RÜYA SORAN
Hastane odasının o keskin kokusu hâlâ burnumdaydı. Başım dönüyordu ama yüreğim daha çok dönüyordu sanki. Birkaç saat önce ölümle yaşamın arasında böyle gidip gelmem… belki de içimde taşıdığım yükten oldu. Yük dedim, yanlış olmasın.
Ben Acar aşiretinin yükü olarak büyütülmedim… Ama hiçbir zaman tam da “kızı” gibi hissetmedim.
Ben Berzan Ağa’nın öz kızı değildim. Annem, ben üç yaşındayken evlenmiş. Berzan Ağa o zaman beni kucağına alıp, “Benim kızımsın,” demiş. Ama bir çocuğun içi bazen annesinin nefesinden bile hızlı anlar gerçeği. Gerçeği çocukken öğrenmişim ama zaten anlamıştım. Çünkü hep bir gariplik vardı. Çok önemsenen çok üstüne titrenen bir çocuktum. Aynı benim Narin’e yaptığım gibi...
Hastaneden çıkıp eve döndüğümde iki çocuğum beni görünce koşarak sarıldılar.
“Anneee! Korktuk!” diye çığlık attı Umut.
Narin de ayaklarıma sarildi, gözleri dolmuş.
O anda içimde bir şey çözüldü. Ben bu eve, bu çocuklara, bu hayata aittim. Umut’un saçlarını okşarken yutkundum;
“Size bir şey söyleyeceğim,”
İkisi de merakla bana baktı;
“Bir kardeşiniz daha olacak.”
Narin’in gözleri kocaman açıldı;
“Gerçek mi anne? Kız mı olsun erkek mi?”
Umut hemen atladı:
“Erkek olsun! Benim gibi olsun!”
Güldüm. İçimde bir sıcaklık… uzun zamandır hissetmediğim bir şey.
Ama salona geçtiğimde o sıcaklık yerini gerilime bıraktı. Şilan Hanım baş köşede oturuyordu. Gözleri kızarmış, elleri birbirine kenetlenmişti. Belli ki konuşmak istiyordu.
Ben karşısındaki koltuğa oturdum;
"Nasıl oldun gelin hanım?"
"Daha iyi olacağım, ama sizin sayenizde değil. Evlatlarım sayesinde, gözünüz aydın Şilan Hanım, bir erkek torununuz daha olacak..."
"Neriman buraya bak!!!"
"Buyurun hanımım..."
"Lokmalar dökülsün, on tane inek beş tane koyun kesilsin. Yemekler yapılsın, ihtiyaç sahiplerine dağıtılsın, erkek torunum olacağını herkes duysun..."
"Tabi hanımım söylerim hemen."
"Rojhat, baban yoldaydı. Ara hele çabuk gelsin, müjdeyi de ver ki uçarak gelsin..."
"Tamam anne..."
Rojhat elinde telefonu odadan dışarıya çıktı. Şilan hanımla ben yalnız kalmıştık. Dayanamadım sordum;
"Anneme akıl veren sizdiniz değil mi? Benim hanımağa olacağımı düşündünüz, ama bir şeyi atladınız. Ben Berzan Ağa’nın öz kızı değilim..."
"Yanılıyorsun gelin hanım. Zinar’dan çok sen Berzan Ağa’nın evladısın. Çünkü zaten sen bir ağa kızısın, unutma Ali Ağa’nında bir aşireti vardı. Evet annene ben sadece fikir sundum. Ama aklımdan sen geçmedin, çünkü sen zaten benim Halefimsin. Hem Soran hem Acar aşiretini idare edemezsin..."
"Ben... ben sizin halefiniz miyim? Neden ki beni sevmezsiniz, pek isteyerek aldığınızda söylenemez..."
"Kimseyi istediğim falan yok, kendi kendine düşünüp de torunumu üzme. Adar Ağa'nın üç karısı vardı, oğlan çocuğu bende olduğu için tapu bendeydi. Koskoca aşiret evin yanaşmasına kaldı dediler. Ama sen benim gibi değilsin, oğlumun nikahlı tek eşisin ve ağa kızısın. Okudun, herşeyi biliyorsun o yüzden sen aslında halef de değilsin hanımağasın. Belki de seni sevmeme sebebim budur, Hevi hanım. Ben odama gidiyorum, Umut’a ve karnında ki oğluna iyi bak..."
Annem dışında biri bana Hevi dedi, o da Şilan hanım. Ben donmuş vaziyette Şilan hanımın söylediklerini düşünürken odaya Rojhat girdi;
"Çocuklar, bugün kardeşleriyle yatmak istiyormuş. Bana yine koltuk kaldı, arkadaş. Karımla barıştık diye sevinirken başıma gelmeyen kalmadı."
"Sence şuan tek sıkıntımız bu mu acaba?"
"Vallahi benim tek derdim, sıkıntım karım ve ailem Rüya. Başka kimseyi takacak durumda değilim. Sende takma artık Berzan Ağa’nın değil ama Ali Ağa’nın kızısın. Eminim ki öz baban, Berzan kadar iyi davranamazdı. Aynı benim Umut ve Narin’e davrandığım gibi. Narin, bize Allahın emaneti o yüzden ona daha iyi bakmamamız lazım gibi hissediyoruz. Eminim Berzan’da benim hissettiklerimi anlamıştır, zamanında..."
"Neden Rüya, Rojhat?"
"Çünkü hala bana onu hatırlatıyor. Sen benim Rüyam olarak kal istiyorum, bilmem anlatabildim mi?"
"Tamam hadi gidelim, şöyle bir çözüm buldum ben uyuyana kadar çocuklarla yatıcam bazaları birleştirelim. Sonra uyuyunca kendi odama gelirim, sende yatağında yatmış olursun nasıl fikir?"
Bir anda bulduğum fikir Rojhat’a mantıklı gelmiş, hatta yüzü aydınlanmıştı. Demek hala unutamamış eskiyi, bazen bazı yaralar kapanmıyor sadece kabuk bağlıyor... Rojhat’ın dediklerini düşündüm ben hiç yarım kalmadım. Kan bağı olmayan bir evde büyümek… kimse benim ne hissettiğimi bilemez diyordum ki Narin geldi aklıma. Çicek kızım benim, Allah tarafından bana gönderilen muhteşem hediyelerden biri...
Yatakları birleştirdikten sonra çocuklarda çok sevinmişti. Yatağa uzanıp çocukları yanıma aldıktan sonra Rojhat yaklaştı, dizlerinin üzerine çöktü ve elimi tuttu. Sessizce benimle konuştu;
“Rüya… bugün hastanede ölüm gibi çöktü üstüme. Sana bir şey olsaydı… Umut’a, Narin’e… bebeğimize… ben ne yapardım?”
“Bu bebeği…” dedim yavaşça.
“İlk başta istemedin, biliyorum. Sen korktun, ben de korkardım. İnsan üçüncü kez anne olacağını duyunca yüreği karışır. Ama bak…”
Eliyle karnıma dokundu;
“Bu çocuk bizim. Bu evin, belki de tüm bu kavganın içinde yeni bir nefes.”
Gözlerimi kapattım, sessizce ağladım.
Rojhat yavaşça saçlarımı okşadı;
“Sen Soran aşiretinin hanımağası olabilirsin unutma. Kan bağı değil, yürek bağı önemli olan. Unutmaman gereken bir şey daha benim karımsın. Dünyayı karşıma alırım senin için.”
Derin bir nefes aldı, gözlerini gözlerime kilitledi;
“Bu evde biri seni üzüyorsa, biri seni kırıyorsa… önce bana hesap verir. Dilan ve Şilan hanımda dahil.”
Başımı omzuna koydum, uzun zamandır kendimi böyle güvende hissetmemiştim. Eli karnımda kaldı, ben de elimle onun elini tuttum;
“Bana söz ver, kendine iyi bakacaksın. Stres yok, kavga yok. Bugün yaşananları unut. Sen ve bu bebek… benim emanetime emanetsiniz.”
Başımı salladım, ama içimde bir şey hâlâ fısıldıyordu:
Ben bu eve ait miyim? Aşiretlere? Bu savaşa?
Ama Rojhat’ın sıcaklığı, karnımdaki hafif kıpırtı… Belki de cevabı yavaşça veriyordu;
“Ben buradayım, elini bırakmam, Rüya.”
Bu söz… belki de tüm gün duyduğum en ağır, en güzel sözdü. Sözde çocuklar uyuyunca kalkacaktım. Ama uyuya kalmışım sanırsam, çünkü gecenin ortasında midem bulanınca kalktığımda hala çocukların odasındaydım ve maalesef Rojhat yerde uyuya kalmıştı. Onu sakince uyandırıp, sessizce odamıza gittik.
Ertesi sabah herşeye sıfırdan başlayalım derken konağın demir kapısı açıldı. Annemin adımlarını tanımamak mümkün değildi… Yavaş, temkinli ve her zaman bir anne sessizliği taşıyan adımlar;
“Selamün aleyküm, Hevi'm hayırlı sabahlar”
“Aleyküm selam, annem hoş geldin.”
Avluda ki koltuklarda oturduk, önce yüzüme uzun uzun baktı. Sanki yıllarca söylemek isteyip de söyleyemediklerini arıyordu gözlerimde;
“Dün çok incindin biliyorum,” dedi yumuşak bir sesle. “Dilan’ın söyledikleri… keşke hiç yaşanmasaydı.”
Başımı sağa çevirdim, gözlerimi kaçırdım. Sesim titredi:
“Anne… herkesin dilinde dolaşan da buydu yıllarca. Bir gün patlayacağı belliydi.”
Annemin gözleri doldu, ellerimi tuttu;
“Hevi… sen benim, umudumdun sen benim geleceğimdin, Berzan’ında en kıymetli Rüya’sı. Seni kucağıma aldığım gün, benim için en kıymetli gündü benim için."
O an içim bir anda boşaldı. Bunca zamandır taşıdığım yük sanki bir çatlak bulmuş gibi yavaşça sızdı dışarı;
“Anne… Ben biliyordum zaten, ama bu şekilde yüzüme vurulması... Bana tek bir şeyin cevabını ver. Gerçekten beni çağırmama sebebin Acar olmamam mıydı? Unuttuğun bir detay var, ben Acar değilim ama bende ağa kızıyım..."
"Sen Acar'sın kızım ve evet kimseye nasip olmayacak bir hayat yaşadın iki ağanın da kızısın..."
“Ama keşke bu kadar güçlü olmasaydım anne… bazen yoruluyorum.”
Annem yüzüme dokundu;
“Yorulursun tabii. Hem iki çocuk annesisin, hem hamilesin, hem de böyle bir yükün ortasında kaldın. Ama bil istiyorum: Yalnız değilsin Hevi. Ne olursa olsun sana sahip çıkarım. Dün ne yaşandıysa yaşandı. Ama ben şimdi eve gidiyorum ve biz yine bir araya geleceğiz. Konakta fırtınalar da kopar, güneş de açar… ama yuvamız aynı.”
Ardından bana sarıldı. O sarılış, içimdeki tüm kırık yerleri biraz olsun tuttu, yapıştırdı sanki.