Ateşli patron.
Şirketin 100. yıl balosuna katılmak istemesem de mecburdum. Patronun stajyer asistanı olarak orada olmam şarttı.
Düz lacivert, omuzları düşük, diz üstü bir elbise seçmiştim; altına da aynı renk topuklular.
Ben alt sınıf bir mahallede doğup büyümüş, baskıcı bir ailede yetişmiş bir kızım. Abim, babam ve hele annem… Annem babamdan bile daha sert, daha darlayıcı. Bu yüzden bu elbise bana fazla mı gelir diye uzun uzun düşünmüştüm. Mağazada denediğimde ayağımda topuklu yoktu, bu yüzden bu kadar kısa gelmemişti ama şimdi kararsızdım.
Kış olduğu için uzun paltomu üstüme geçirecektim. Belki beni biraz “kurtarır” diye umuyordum. Hafif, abartısız bir makyaj yaptım. Saçlarımı dalgalandırıp dağınık bir topuz topladım. Küçük çantama telefonumu ve cüzdanımı koydum, paltomu odamda giydim ve ancak o zaman odadan çıktım.
Salona geçtiğimde annem koltukta oturuyordu. Babamla abim işteydi, henüz gelmemişlerdi.
“Anne, ben çıkıyorum,” dedim.
Göz ucuyla beni süzdü.
“Kız, sen biraz fazla güzel olmamış mısın?” diye laf attı.
“Yok anne ya, her zamanki halim. Gitmek istemiyorum ama zorundayım, biliyorsun. Hem işe yeni girdim, ilk günden göze batmayayım dedim.”
“İyi bakalım. Saat on ikiden önce evde ol. Bizim mahalleden Kemal gelip seni alacak, götürecek, sonra da eve getirecek.”
“Anne ne yaptın ya? Saat sekiz oldu, parti onda başlıyor. Nasıl döneyim on ikide?”
“Ben anlamam!” diye bağırdı. “Çok konuşma, çakarım bir tane ağzına!”
“Tamam anne, dönerim ama sonra ‘neden kovuldun’ deme bana.”
Tribimi atıp evden çıktım. Dolmuşa bindim, şehir merkezinde indim. Oradan kısa bir mesafe olduğu için taksiye geçtim. Öyle şık bir mekâna dolmuşla gidilmezdi elbet.
Partiye girmeden önce paltomu vestiyere bıraktım, aynada son bir kez kendime baktım, rujumu tazeledim ve içeri girdim.
Ortam inanılmazdı. İlk defa böyle bir ortama giriyordum.
Kristal avizeler tavandan sarkıyor, ışıklar her yere yansıyordu. Masalarda şık tabaklar, garsonlar tepsi tepsi kokteyl taşıyor, fonda hafif bir caz çalıyordu. İnsanlar gülüyor, sohbet ediyor, birbirlerinin omuzlarına dokunuyorlardı – sanki hepsi yıllardır tanışıyormuş gibi rahat.
Bir süre öylece durdum, duvar kenarında. Kimseyle göz göze gelmemeye çalışıyordum. Tam “belki tuvalete gidip bir süre saklanırım” diye düşünürken yanımda biri belirdi.
“Merhaba! Sen yeni stajyer değil misin? Nilüfer?”
Döndüm. Karşımda 30’lu yaşlarında, sarışın, enerjik bir kadın vardı. Üzerinde parlak yeşil bir elbise, elinde iki kadeh kokteyl.
“Evet… Benim. Merhaba.”
“Ben Ayşe, pazarlama departmanından. Gel gel, yalnız durma burada! İlk baloda herkes böyle şaşkın olur, alışacaksın.”
Koluma girdi, beni masalarına doğru sürükledi. Masada 5-6 kişi daha vardı; hepsi güleryüzlü, hepsi benden birkaç yaş büyük. Bana yer açtılar, hemen bir kadeh uzattılar.
“Al bakalım, bu mojito. Hafif, korkma.”
“Ben pek içmem aslında…” diye mırıldandım.
“Aaa hadi ya! Bir kadehten bir şey olmaz. Şirketin 100. yılı, kutluyoruz işte!”
Güldüler. Ben de gülümsedim, utandım ama reddetmek ayıp olur diye aldım. İlk yudumda nane ve limon ferahlığı geldi, fena değildi. Biraz rahatladım.
Sonra biri “Şimdi sıra sende!” dedi, başka bir kadeh uzattı – bu sefer pembe bir şey, “cosmopolitan” dediler. İçtim. Ardından bir başkası “Bunu da dene, bu çok eğlenceli!” diye mavi bir kokteyl getirdi. İçtim.
Konuşmaya başladık. İşten, patronun huysuzluğundan, ofisteki dedikodulardan… Güldükçe güldük. Onların kahkahaları bulaşıcıydı. Ben de katılmaya başladım. İlk defa bu kadar rahat gülüyordum sanki. Annemin “fazla güzel olmuşsun” lafı, Kemal’in gelip beni alacak olması, saat on iki baskısı… Hepsi biraz uzaklaştı.
Bir ara masadan kalktık, dans pistinin kenarına gittik. Ayşe koluma girdi yine:
“Hadi Nilüfer, bir tur atalım!”
Müzik hızlandı. Ben topuklularımla dengemi zor tutuyordum ama güya dans ediyorduk. Kafam hafif dönüyordu. Kahkahalarımız yükseldi. Bir ara biri “Nilüfer resmen uçuyor!” dedi, herkes koptu.
O sırada telefonum titredi cebimde. Çıkardım, ekranda annemin mesajı:
“Kemal yolda. 23:45’te kapıda olacak. Geç kalma yoksa görürsün!”
Saat: 23:38.
Mideme bir yumruk oturdu. Ama etrafımdakiler hâlâ gülüyor, birileri omzuma vurup “Hadi bir shot daha!” diyordu. Başım dönüyordu, yüzüm kızarmıştı, gülmekten karnıma ağrılar girmişti.
“Ben… ben biraz hava alayım,” dedim kekeler gibi.
Ayşe güldü: “Sarhoş mu oldunyoksa? Çok tatlısın ya!”
Hepsi tekrar kahkaha attı. Ben de ister istemez güldüm ama içimde panik büyüyordu. Kemal kapıya gelmişti belki. Annem ararsa… Ya kovulursam gerçekten?
Pistten uzaklaşıp bir köşeye çekildim. Aynaya baktım: Yanaklarım al al, gözlerim parlıyor, saçlarım dağılmıştı. Elbisem hâlâ çok mini geliyordu ama artık umurumda değildi.
Pistte döne döne bir yere kadar gittim ve birinin kucağına düştüm. Sonrasını hatırlamıyorum.
Uyandığımda bir odadaydım. Lüks bir otel odasına benziyordu; geniş, yumuşak ışık sızan perdeler, krem tonlarında duvarlar, dev bir yatak ve yerde halı. Kafam hâlâ loş ve ağırdı, ağzım kurumuş, midesi bulanır gibi. Sadece ayakkabılarım çıkarılmış, yatağın kenarına düzgünce konulmuştu. Elbisem hâlâ üzerimdeydi – buruşuk, ama yırtılmamış, fermuarı hâlâ kapalı.
“Ahh… kafam…” diye inledim, doğrulmaya çalışırken yastığa yaslandım. Her şey bulanık dönüyordu. Neredeydim ben? Saat kaçtı? Annem… Kemal… Parti…
Tam o sırada banyodan su sesi kesildi ve kapı açıldı.
Çıkan adamı görünce nefesim kesildi.
Patronumuz Bora Akhan’dı.
Belinde beyaz bir havlu sarılı, saçları ıslak, damlalar omuzlarından aşağı süzülüyordu. Göğsü geniş, kolları belirgin – spor yaptığı belliydi. Yüzünde sakin, neredeyse ifadesiz bir ifade vardı ama gözleri doğrudan bana kilitlenmişti.
Ağzım açık kaldı. Kelimeler boğazımda düğümlendi. Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemedim. Sadece bakakaldım.
Bora bir an durdu, sonra hafifçe kaşını kaldırdı.
Gözleri kararmış gibi bakıyordu bana – o sakin, kontrollü patron ifadesi gitmiş, yerine bambaşka bir şey gelmişti.
“Nihayet uyandın,” dedi, sesi bu sefer daha alçak, daha boğuk.
Yatağın kenarına oturdu. Çok yakındı. Kokusu – duş jeli, hafif kolonya ve o erkeksi, sıcak ten kokusu – başımı daha da döndürdü. Nefesim hızlandı, kalbim kulaklarımda atıyordu.
“Ben… şey…” diye kekeledim ama kelimeler boğazımda kaldı.
Elini yavaşça kaldırdı, parmak uçlarıyla çenemi tutup yüzümü kendine çevirdi. Göz göze geldik. O gri-yeşil gözlerde bir anlık tereddüt gördüm, sonra kayboldu. Eğildi.
Dudakları benimkilere yapıştı.
İlk anda donup kaldım. Şok, utanç, korku… hepsi bir anda geçti. Ama sonra… o sıcaklık, o baskı, o tad… Kendimi bırakıverdim.
Ellerim istemsizce göğsüne gitti. Kasları sert, sıcak, ıslak. Parmaklarım teninde kaydı, omuzlarına, boynuna doğru. Öpüşü derinleşti; dili dudaklarımı araladı, içime girdi. İnledim – istemeden, ama gerçekten inledim.
Bora bir elini enseme koydu, diğerini belime doladı, beni kendine çekti. Havlu kayıyordu ama umurunda değildi. Ben de umursamıyordum artık. Kafamdaki bütün sesler – annem, Kemal, iş, utanç – sustu. Sadece onun nefesi, onun eli, onun dudakları vardı.
Kendimi onun cazibesine, yakışıklılığına, o kaslı vücuduna tamamen kaptırdım...