Bir gecelik hata. ❤️‍🔥

1308 Kelimeler
Bora 34 yaşındaydı; şirketin en genç CEO’su, dışarıdan bakıldığında her zaman ağırbaşlı, kontrollü, mesafeli biriydi. Ofiste herkes onun soğuk ama adil olduğuna inanırdı. Kararları kesindi, gülümsemesi nadirdi, sesi her zaman sakin ve otoriterdi. Kimse onun içindeki fırtınayı görmemişti – ta ki o geceye kadar. Nilüfer 22’sinde, hayatında ilk defa böyle bir özgürlüğün tadını alıyordu. O baskıcı evden, annenin sürekli “fazla güzel olmamalısın” uyarılarından, abinin “kızım senin yerin burası değil” bakışlarından kaçmış gibi hissediyordu. Parti gecesi ona hem bir kapı açmıştı hem de onu uçuruma yaklaştırmıştı. * Dudaklarını boynuma indirdiğinde bile hareketleri aceleci değildi. Önce dudakları tenime değdi – sıcak, kontrollü bir temas. Sonra hafifçe öptü, nefesini hissettirdi. Dişleri derime değdiğinde bile ısırık ölçülüydü; acıdan çok bir işaret gibi. Başımı geriye attım, inledim – sesim kendi kulağıma bile yabancı geldi. Elbisenin askılarını indirdiğinde elleri sert değildi ama kararlıydı. Kumaşı yavaşça aşağı sıyırdı, omuzlarımı açığa çıkardı, sonra göğüslerimi. Soğuk hava tenime çarptığında meme uçlarım hemen sertleşti. Bora bir an durdu, baktı. Gözlerinde açlık vardı ama yüzü hâlâ o tanıdık sakin ifadeyi koruyordu – sanki her şeyi tartıyor, her şeyi kontrol altında tutuyordu. Eğildi. Bir meme ucumu dudaklarının arasına aldı. Emmeye başladı – önce yumuşak, diliyle daireler çizerek, sonra daha derin, daha ısrarcı. Dişleri hafifçe değdi, çekti. İnledim, sırtım gerildi. Diğer eliyle öbür göğsümü avuçladı; avucu genişti, sıcaktı, parmakları meme ucumu sıktı, okşadı, çekiştirdi. Her dokunuşu hesaplıydı; ne çok sert, ne çok yumuşak. Tam sınırdaydı. Sonra doğruldu. Nefesi düzenliydi ama gözleri kararmıştı. Komodine uzandı, çekmeceyi açtı. Küçük folyo paketi çıkardı, parmaklarıyla dikkatlice açtı. Beyaz toz ışığın altında parladı. Ne olduğunu anladım ama beynim hâlâ sisliydi. “Bu…” diye mırıldandım, sesim titrek. “Sus,” dedi sadece. Sesi alçak, emredici ama yumuşak. Tozu avucuna döktü – az ama yeterli. Eğildi, göğüslerimin üstüne serpti. İnce, düzgün bir çizgi halinde; meme uçlarımın üzerinden aşağıya doğru. Toz tenime yapıştı, serin bir his bıraktı. Burnunu yaklaştırdı. İlk çizgiyi çekti – uzun, derin, kontrollü bir nefes. Gözlerini kapattı, başını hafifçe geriye attı. O anın hazzını sessizce yaşadı; yüzünde tek bir abartılı ifade yoktu, sadece hafif bir titreme dudaklarında. Sonra dudakları tekrar göğsüme indi. Kalan tozu diliyle topladı – yavaş, ıslak, uzun yalamalarla. Emdi, diliyle daireler çizdi, meme ucumu ağzına aldı ve emmeye devam etti. Tozun acılığı dilinde, tenimde karışıyordu ama o hâlâ kendini tutuyordu; her hareketi ölçülü, her dokunuşu bilinçli. Diğer göğsüme geçti. Aynı ritim: burnuyla çekti, diliyle temizledi, emdi, hafifçe ısırdı. Vücudum titriyordu. Bacaklarım kendiliğinden açıldı, kalçalarım yukarı kalktı. İstiyordum – hem korku hem arzuyla. Bora başını kaldırdı. Dudaklarında ince bir beyaz iz kalmıştı; dilini çıkarıp yaladı, gözleri benimkilere kilitlendi. “Rahat ol,” dedi boğuk ama sakin bir sesle. “Bırak kendini. Ben buradayım.” Bora Akhan acele etmiyordu. Hiç etmiyordu. O iri yarı adam, 1.90’ı aşan boyu, geniş omuzları ve kalın kollarıyla yatağın üstünde dev gibi duruyordu. Göğsü hâlâ duştan nemliydi, kasları her nefeste hafifçe gerilip gevşiyordu. Elleri kocamandı; avuç içleri neredeyse bütün göğsümü kaplayacak kadar genişti. Ama hareketleri ağır, kasıtlı, sanki her santimi sahipleniyormuş gibiydi. Göğüslerimin üstüne serptiği beyaz tozu bir kez daha gözden geçirdi – ince, düzgün çizgiler hâlâ duruyordu, meme uçlarımın hemen üzerinden aşağıya doğru iniyordu. Eğildi. Burnu tenime değdiğinde sıcak nefesini hissettim; önce yavaşça, derin bir nefes aldı. Toz burnunun içinden kayarken gözlerini kapattı, başını hafifçe geriye attı. O an yüzünde tek bir abartılı ifade yoktu; sadece dudakları hafif aralandı, çenesi kasıldı, boğazından derin bir inilti yükseldi. Keyfini sessizce, tamamen yaşıyordu. Sonra dudakları indi. Önce bir meme ucumu ağzına aldı. Emdi – yavaş, derin, emişi öyle güçlüydü ki sırtım kendiliğinden kavis yaptı. Dili etrafında daireler çizdi, sonra ucunu dişlerinin arasına aldı ve hafifçe sıktı. Acı keskin bir zevkle karıştı; inledim, sesim titrek çıktı. Diğer eliyle öbür göğsümü kavradı – parmakları kalın, güçlüydü; meme ucumu başparmağıyla işaret parmağı arasına aldı, sıktı, çekiştirdi, yuvarladı. Acıdan gözlerim doldu ama o durmadı. Tam tersine, daha derine indi. Kalan tozu diliyle toplamaya başladı. Uzun, ıslak yalamalarla; dili göğsümün kıvrımından aşağı kayıyor, tozu emiyor, yutuyordu. Her yalamada meme ucum ağzına girip çıkıyordu; emiyor, ısırıyor, çekiyordu. Dişleri tenime battığında hafif bir kan tadı aldığını hissettim sanki – ama o umursamadı. Diğer göğsüme geçti, aynı şeyi yaptı: burnuyla son çizgiyi çekti, sonra diliyle temizledi, emdi, ısırdı. Meme uçlarım şişmiş, kızarmış, zonkluyordu artık; her dokunuş elektrik gibi çarpıyordu. Başım dönüyordu. Hem içtiğim kokteyllerden, hem tozdan, hem de onun ağırlığından. Oda bulanıklaşıyordu, duvarlar eğiliyor gibiydi. Kalbim kulaklarımda atıyordu, nefesim kesik kesikti. Ellerim istemsizce saçlarına gitti; parmaklarım ıslak, siyah tellerine dolandı, onu kendime bastırmaya çalıştım. Ama o bırakmadı. Kontrol hâlâ ondaydı. Bir an doğruldu, bana baktı. Gözleri karanlık, ağır, tehditkârdı. Dudaklarında hâlâ beyaz bir iz vardı; dilini çıkarıp yavaşça yaladı, hepsini temizledi. Sonra elini boğazıma koydu – kocaman avucu çenemin altından boynumu sardı, hafifçe sıktı. Nefesim daraldı ama korku yerine garip bir teslimiyet hissettim. “Sus,” dedi sadece. Sesi alçak, emredici, boğuk. “Daha bitmedi.” Tekrar eğildi. Bu sefer iki göğsümü birden avuçladı, sıktı, birbirine yaklaştırdı. Meme uçlarımı yan yana getirdi, ikisini birden ağzına aldı. Emdi – öyle güçlü ki sırtım yataktan kalktı. Dişleri battı, çekti, diliyle vurdu. İnlemelerim artık kesintisizdi; yüksek, kontrolsüz, neredeyse ağlamaklı. Vücudum titriyordu, bacaklarım kendiliğinden açıldı, kalçalarım yukarı kalktı, ona yalvarır gibi. Başım dönüyordu. Her şey dönüyordu. Oda, ışık, onun kokusu, teninin sıcaklığı… Hepsi birbirine karışmıştı. Sadece onun elleri, dudakları, dişleri vardı. O iri yarı adam göğüslerimin tadına varıyordu – yavaş, ağır, vahşi ama kontrollü. Sanki saatlerce, günlerce durmayacakmış gibi. Elbisemi tamamen çıkardı – acele etmeden, ama kararlı bir şekilde. Kumaşı sıyırıp kenara fırlattı; elbise yatağın ayakucuna düşerken hafif bir ses çıkardı. Çırılçıplak kaldım. Tenim otelin loş ışığında parlıyordu, terden hafif ıslak, titreyerek. Bora Bey bir an durup bana baktı – o iri yarı bedeniyle, geniş omuzları ve kalın kollarıyla tepemde duruyordu. Gözlerinde hâlâ o ağırbaşlı sakinlik vardı ama altında yanan bir şey, kontrol altında tuttuğu bir açlık. Beni ters çevirdi. Kolları o kadar güçlüydü ki direnme şansım bile olmadı; elleriyle belimden tutup çevirdi, yüzüstü yatırdı. Dizlerimin üstüne kalkmamı sağladı, kalçalarımı havaya kaldırdı. Domaltıldım. Yüzüm yastığa gömüldü, nefesim hızlandı. Ne yapmaya çalıştığını tam anlayamıyordum – kafam hâlâ dönüyordu, her şey bulanık ve sıcak. “Sus,” dedi alçak sesle. “Kes sesini.” Sesi emrediciydi, tartışmaya yer bırakmıyordu. Bir elini sırtımın ortasına koydu, avucu geniş ve ağır; beni yatakta sabitledi. Diğer eliyle komodindeki paketi tekrar aldı. Tozun kalanını avucuna döktü – bu sefer daha az, ama dikkatli. Sonra parmaklarını kalçalarımın arasına kaydırdı. Göt deliğime toz döktüğünü hissettim. İnce, serin bir çizgi halinde; deliğimin etrafına, hemen girişine kadar yayıldı. Toz tenime yapıştı, yabancı ve ürpertici bir his. Kalbim deli gibi çarpıyordu. “Bora Bey… ne…” diye mırıldandım, sesim titrek ve korku dolu. “Sus dedim.” Eli sırtımdan kalkmadı, baskısı arttı. “Hareket etme.” Burnunu yaklaştırdı. Derin bir nefes aldı – uzun, kontrollü. Toz burnunun içinden kayarken boğazından hafif bir inilti yükseldi. Gözlerini kapattı, o anın tadını çıkardı. Sonra dudakları indi. Diliyle başladı. Yavaş, ıslak, dairesel hareketlerle tozu topladı. Dilinin ucu deliğimin etrafında gezindi, tozu emdi, yaladı. Her dokunuşta vücudum sarsıldı; şok, utanç, garip bir heyecan karışımı. İnledim – istemeden, boğuk bir ses çıktı boğazımdan. “Sesini kes,” diye tekrarladı, bu sefer daha sert. Eli kalçama indi, sertçe sıktı, parmakları etime gömüldü. Acıdan gözlerim doldu ama durmadı. Dili daha derine kaydı, deliğimi yaladı, emdi, tozun kalanını temizledi. Islak, sıcak, ısrarcı. Vücudum istemsizce gerildi, kalçalarım hafifçe geri itti – korkuyla mı, arzuyla mı, bilmiyordum. Sonra doğruldu. Sertliği sırtıma, kalçalarıma değdi – sıcak, ağır, nabız gibi atan. Bir elini saçlarıma doladı, başımı hafifçe geriye çekti ki yüzüm yastıktan kalksın. “Şimdi uslu dur,” dedi boğuk bir sesle. “Ve bırak kendini.” Diğer eliyle kalçalarımı ayırdı, parmağını deliğime dayadı – önce sadece ucu, sonra yavaşça içeri kaydırdı. Tozun kalıntısı hâlâ oradaydı; serinlik ve ıslaklık karışımı. Parmak hareket ettikçe inledim yine, sesimi bastırmaya çalıştım ama başaramadım. Başım hâlâ dönüyordu. Oda, ışık, onun kokusu, teninin ağırlığı… Her şey birbirine karışmıştı. Sadece onun elleri, dili, emirleri vardı. Ve ben… tamamen teslim olmuştum...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE