İlk Karşılaşma

2146 Kelimeler
Güneş Fatih’in yokuşlu sokaklarının üzerinden yavaş yavaş çekilmeye başlamıştı. Gökyüzü nar çiçeği renginde, hafif serin bir rüzgâr sokakların arasından süzülüyordu. Yusuf, camiden çıkıp sokağın başına geldiğinde gözlerine inanamadı. Sanki Ramazan değil de bayram sabahıydı. Sokaklar rengârenk süslenmişti. Evlere iplerle bağlanan bayraklar, kandil ışıklarını andıran lambalar, cami minaresinden sarkan yeşil beyaz örtüler… hepsi mahallelinin el birliğiyle yapılmıştı. Masalar dizilmişti sokak boyunca. Üzerlerine beyaz örtüler serilmiş, her birine sırayla tabaklar, bardaklar, çatallar yerleştirilmiş. Pide kokusu sokak boyunca yayılmış, taze nane ve zeytinyağının karıştığı zeytin tabakları çoktan masalarda yerini almıştı. Ama asıl güzellik, insanların ellerindeydi. Kadınlar evlerinden taşıdıkları sıcak yemek kaplarını birbirlerine seslenerek taşıyor, kimisi “Benimki dolma, seninki pilav mı?” diye sorarken, diğeri “Kız, biraz da yoğurt al gel şuraya” diye laf atıyordu. Erkekler ellerinde tabureler, bir yerden diğerine koşuşturuyor, çocuklar ise ayaklarında terliklerle neşe içinde sokakta oyunlar oynuyordu. Biri ip atlıyor, diğeri top peşinde... Arada annesinin eteğine yapışıp yaramazlık yapmak isteyen bile vardı. Yusuf, bu kalabalığın içinden geçerken herkes onu fark etti. — Hocam hoş geldin! — Helal olsun sana, bak ne güzel bir ortam kuruldu! — Daha dün geldin mahalleye, birliği getirdin vallahi! Yusuf hepsine tek tek selam verdi, birkaç sandalyeyi yerleştirmeye yardım etti, çocuklarla şakalaştı. Küçük bir çocuk elindeki plastik tabakları düşürünce eğilip onunla birlikte topladı. Sonra yaşlı bir teyze elini tuttu: — Sen bu mahallenin duası oldun evladım. Ne güzel ettin bu sofrayı. Gözleri doldu Yusuf’un. İnsan bazen bir sofra kurar, o sofrayla kalplere ulaşır. Gün batımına çok az kalmıştı. Mahalle, iftar saatine hazırlanırken her evden ezan bekleniyor, herkes son hazırlıkları tamamlıyordu. Bir kadın köşede baklava dilimliyordu, başka biri limonata kasesini karıştırıyordu. Ruh, huzur, neşe… hepsi bir sofranın etrafında birleşmişti. Ve bu sofranın adıydı: Ramazan. Kalabalık gülüşüyor, çocuklar sesleniyor, yemekler taşınıyordu. Herkes sofra telaşındayken Yusuf bir an durdu. Cebinden telefonunu çıkardı. Ekranı kaydırdı. Hiçbir şey. Ne bir arama, ne bir mesaj. Sare’den hâlâ ses yoktu. Oysa dün gece iftar davetini yaparken gözlerinde bir ışık görmüştü Yusuf. O sessiz gülümsemenin içinde gizli bir söz, bir kabul vardı sanki. Ama şimdi… Sessizlik. İçinde belirsiz bir boşluk oluştu. “Acaba gelemeyeceğini mi düşündü? Yoksa artık gelmek istemiyor mu? Ya da bir sıkıntısı mı var?” Kalbi, bir cevap arıyordu. Parmağı istemsizce ekranı tekrar kaydırdı. Eli, bir an arama tuşuna gitti. Tam bastığı anda… — Yusuf, oğlum! Annesi seslendi. — Gel yavrum, yemek öncesi bir iki kelam et. Mahalle senden birkaç güzel söz bekliyor. Yusuf telefonu yavaşça cebine koydu. Gözleri bir kez daha sokak boyunca ilerledi. Ama Sare yoktu. Yavaş adımlarla masaların başına geldi. Herkes onu bekliyordu. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar… Sofraların ucunda dualar, ellerde hurmalar. Yüzlerde umut, gözlerde huzur. Yusuf derin bir nefes aldı. Cübbesinin önünü düzeltti. Kalabalığa baktı. Sonra konuşmaya başladı. Sesi yumuşak ama anlamla doluydu: “Değerli kardeşlerim… Bugün, Ramazan’ın ilk iftarındayız. Bu sofralarda sadece yemek yok. Bu sofralarda umut var, birlik var, dua var. Oruç tutmak sadece aç kalmak değildir. Oruç, nefsimizi terbiye etmek, yoksulun hâlini anlamak, açlıkla imtihan edilenlerin yanında olmaktır. Her lokma, bir teşekkürdür Rabbimize. Ve her yudum su, bize verilen nimetin ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatır. İşte biz bu sofralarda sadece karnımızı doyurmuyoruz… Kalplerimizi de doyuruyoruz. Birlikte olmanın ne demek olduğunu hatırlıyoruz. Allah bu birlikteliğimizi daim eylesin. Dua edelim, bu Ramazan sofralarımız gibi kalplerimiz de bereketlensin.” Kalabalıktan “Amin” sesleri yükseldi. Tam o sırada camiden ezan sesi yankılandı: “Allahu Ekber, Allahu Ekber…” Herkes ellerini açtı. Dillerde dua, gözlerde minnettarlık. Sonra yavaş yavaş hurmalar alındı, su bardaklarına uzanıldı. İlk lokma… Oruçlar açıldı. Ama Yusuf’un içindeki oruç hâlâ devam ediyordu. Sare gelmemişti. Ve bazı bekleyişler, aç kalmaktan daha çok acıtırdı insanı. Akşam ışığı perde arasından Sare’nin odasına usulca süzülüyordu. Ama içeride ne bir huzur, ne de bir sakinlik vardı. O gece doğru düzgün uyumamıştı. Yusuf’un sesi hâlâ kulaklarındaydı. Cami, manzara, o sessiz yürüyüş… Kalbinde yumuşak bir iz bırakmıştı. Saatin epey geç olduğunu fark edip hemen hazırlanmak ve iftar davetine katılmak için evden çıkmayı planladı. Ama işler istediği gibi gitmedi. O odasında hiçbir şeyden habersiz hazırlanırken bütün gün onunla konuşmayı bekleyen babası Metin Bey bir hışımla odasına girdi. Kapı sertçe çalındığında o iz, bir anda yerle bir oldu ve bir gece önce yaşadığı tüm güzel duygular biranda hafızasında yerini başka bir olaya bıraktı. — Sare! Bütün gün odandan çıkmanı bekledim fakat sen bir türlü yanımıza gelmedin. Konuşmamız lazım! Hemen salona gel! Babası Metin Bey’in sesi öfke doluydu. Derin ve tehditkâr. Sare yutkundu. Üzerine hırkasını alıp koridora çıktı. Salona girdiğinde babası pencerenin önünde ayakta duruyordu. Masada gazete kupürleri, ajanda, telefon… Ve gözlerinde tanıdığı ama her seferinde kalbini acıtan o soğuk bakış. --- Dün gece neredeydin? Sare biran cevap veremedi ve sessiz kaldı, daha sonra ise kem küm etti. Fakat babası durumu anlayıp tekrar konuşmaya başladı. ---Dün gece üzerinde o kıyafetlerle nereden geldin? Bu ne hal kızım? Nereye kadar gidecek bu saçmalık? Seni artık tanıyamıyorum. Sen hedefleri olan idealist bir kadındın şimdi bakıyorum da bambaşka biri olmaya başlıyorsun ve bu benim hiç hoşuma gitmiyor. Sare bir an sessiz kaldı. — Sadece bir kerelik bir şeydi… — O çocukla mıydın? diye kesti sözünü babası. Yusuf denilen imam çocuğuyla mıydı? Sare başını eğdi. — O benim arkadaşım. Sadece... — Hayır! diye bağırdı Metin Bey. O senin arkadaşın değil! O senin aklını karıştırıyor! Sana ait olmayan bir dünyanın içine çekiyor seni! Başörtüsü mü? Cami mi? Ne oluyor sana Sare?! Sen benim kızımsın, bir gazetecinin, bir aydının kızı! Topluma yön veren, düşünen bir adamın! Sen gidip mahallenin imamıyla sağda solda buluşup fikir karmaşası yaşıyorsun. Seni tanıyorum Sare, seni tanıyorum. Bakışını, duruşunu, düşünce ve fikirlerini... Sen bu değilsin. Baştan beri hiç merakın olmadı böyle şeylere, şuan kendi hayat tarzından farklı bir toplumla bir arada olunca sıkılmış olduğun dünyadan uzaklaşıp yeni bir arayışa giriyorsun ama eskiden olduğu gibi yine sıkılıp vazgeçeceksin. Senin için bu durumu tanımlarsak sadece bir heyecan. Aksini iddia bile edemezsin. Bunun örneklerini bir çok kez yaşadık. Sare gözlerini kaldırdı. — Baba, o sadece biri… beni yargılamayan, beni olduğum gibi gören biri. Ve ben onun yolunu küçümsemiyorum. Neden sen benim seçimlerimi bu kadar küçümsüyorsun? — Çünkü bu bir seçim değil! diye bağırdı tekrar. Bu zayıflık! Etkilenme! Ve eğer bu böyle devam ederse, bilesin ki ben bu konuyu kamuoyuna taşırım! Adım gibi biliyorum, bu işin alt metni daha büyük! Bir imamla seküler bir kızın ilişkisi! Bunu haber yaparım Sare! Bir baba olarak değil, bir gazeteci olarak ifşa ederim bu çarpıklığı! İnsanların görmesi gerek, bu yozlaşmayı, bu sinsi yayılmayı! Bunu senin için olmasa bile o çocuk için yaparım. Sare olduğu yerde dondu kaldı. Babası onu sadece bir başlık, bir yazı, bir haber malzemesi olarak mı görüyordu artık? — Sen benim içimi, kalbimi, yaşadığım duyguyu değil, manşetleri düşünüyorsun dedi titreyen bir sesle. Ben senin kızınım baba. Ben bir haber değilim. Metin Bey yüzünü buruşturdu. — Benim kızım olmanın ne demek olduğunu unutmuşsun sen. Unutma, ben susarsam herkes susar. Ama konuşursam herkes duyar. Konu sen olsan bile doğru olduğunu düşündüğüm ne varsa savunurum. Kimseye haksızlık yapılmasına izin vermem. Ve ayrıca benim kızım gibi davranmadığın sürece göreceğin muamele bu olacak, tıpkı eski heyecanlarında olduğu gibi... Şimdi üzerindekileri çıkarıyorsun ve odana geçip bu konuştuklarımızı düşünüyorsun. ---Ben kaç yaşımdayım beni böyle odalara kapatıp özgürlüğümü kısıtlayamazsın. ---Senin özgürlüğün başkasının ya da kendi hayatına zarar vermeye başlamışsa ebeveynin olarak bunu yapmaya hakkım var. Bana eski defterleri açtırma. Şimdi odana git ve düşün. Sare'nin gözleri doldu. Sessizce odasına döndü. Kapıyı kapattı, arkasına yaşlandı. Yavaşça yere çöktü. Gözlerinden yaşlar süzülürken, Yusuf’un o gece söylediği söz yankılandı zihninde: "Bazen dua ederken adını anmam... ama kalbimde taşıyorum seni." Ama şimdi... kalbindeki dua ile ailesinin gerçeği arasındaki uçurum, hiç olmadığı kadar büyüktü. Sare aynaya son kez baktı. İçinde hâlâ babasıyla yaşadığı o sert tartışmanın yankısı vardı. Gözleri hâlâ kızarık, yüreği hâlâ ağırdı. Ama o ağırlığın altında ezilmeyi değil, ayağa kalkmayı seçti. Çünkü hep böyle yapmıştı. Ne yapıp edip çıktı evden. Yavaş, temkinli ama kararlı adımlarla Fatih’e doğru yola koyuldu. Caminin ışıkları artık sönmüştü, sokak sessizdi. İftar sonrası kalabalık dağılmış, mahalle derin bir sükûnete bürünmüştü. Yusuf o sırada camiden çıkmış, yavaş adımlarla eve dönüyordu. Gökyüzü yıldızlarla doluydu ama onun bakışları yola odaklıydı. Derin düşünceler içinde yürürken bir siluet dikkatini çekti. Kaldırımın kenarında, elinde çantası, gözlerinde tanıdık bir hüzünle Sare duruyordu. Yusuf olduğu yerde kaldı. Kalbi hızla atmaya başladı. — Sare? Sare birkaç adım attı. — Geç kaldım, biliyorum. Ama... gelmemek elimde değildi. Yusuf çevresine hızlıca baktı. Mahalleli görebilirdi. Bu tür şeyler yanlış anlaşılırdı. Usulca başını salladı. — Gel, şu arka sokağa geçelim. Burası çok açık. Birlikte cami arkasındaki dar sokağa geçtiler. Sokak sessizdi, taş duvarlar nem kokuyordu. Rüzgâr, ara ara eski bir pencerede hafif bir uğultu bırakıyordu. Sare başını önüne eğdi. — Sana söz verdiğim halde gelmedim. Biliyorum bu kötü ama öyle olması gerekiyordu. Her şey… çok karışık Yusuf. Keşke anlatabilsem. Yusuf, gözlerinde biriken yükü fark etti ama üzerine gitmedi. — Anlatmak zorunda değilsin. Geldin ya, o yeter. O an, sokaktan hafif ayak sesleri duyuldu. Koşar adımlarla biri yaklaşıyordu. Sokağın ucundan, siyah feracesi uçuşarak ağlayan bir kız geçti. Başörtüsü dağılmış, yüzü keder içinde. Kız, tam yanlarından geçerken bir an durdu. Gözleri Sare’nin gözleriyle buluştu. Buralardan olmadığı belli olan ve hoca efendi ile bu saatte konuşan Sare dikkatini çekti. Sonra Yusuf’a baktı. Sare’nin içinde tuhaf bir ürperti oluştu. Kız birkaç saniye öylece baktı. Ne bir söz, ne bir hareket… sadece gözleriyle bir şey söylüyor gibiydi. Sonra koşmaya devam etti. Arkalarında yitip gitti sokakta. Ardından yalnızca kalbin kıyısında yankılanan bir sessizlik kaldı. Sare ürperdi. — Kimdi o? Yusuf gözlerini hâlâ kızın gittiği yöne dikmişti. — Mihran. Mahallenin kızı. Çok efendi, çok sessizdir. Ne oldu acaba… böyle koşarak, ağlayarak... Tam o sırada sokağın ilerisinden bağrışmalar, hızlı ayak sesleri ve bir kapının sertçe kapanma sesi geldi. Yusuf, sesi duyunca kaşlarını çattı. — Burada kalmayalım. Gel, başka bir yere geçelim. Burası tekin değil şu an. İkisi de sokağın gölgelerinde kaybolan kıza ve ardında bıraktığı sessizliğe bakarken, içten içe başka bir hikâyenin başladığını hissediyordu. Henüz adı konmamış, ama kalbe dokunan bir hikâye… Sokaklar hâlâ sakindi. Yusuf ve Sare cami arkasındaki dar sokaktan çıkarak mahalle içinde yavaş adımlarla yürümeye başlamışlardı. Havanın serinliği, duvarlardan yansıyan sessizlik, konuşmadıkları duygular kadar yoğundu. İkisinin de içinde soru işaretleri, cevap bekleyen sessizlikler vardı. Yusuf’un aklı hâlâ az önce koşarak geçen Mihran’da takılıydı, Sare’nin ise kalbinde Yusuf’un uzaklaşmaya çalışan bakışları… Yusuf ona neden gelmediğini sorsa belki anlatacaktı ama sormadı. Yaşadığı üzüntüyü tek başına omuzlarına ve yüreğine yükledi. Tam o sırada, sokak ileriden gelen bağrışmalarla yankılandı. — Mihran! Nerdesin yavrum? — Kız buralarda olmalı! Koşun, arka sokağa da bakın! — Sen öbür tarafı kontrol et! Birden bire birkaç kişi telaşla sokağa daldı. Yüzlerinde panik, gözlerinde korku vardı. Yaşlı bir kadın yere çömelip etrafa bakınıyordu. Genç bir adam, Yusuf’un olduğu yöne koşarak geldi. Bu Mihran’ın kuzeniydi. Yaşlı kadın ise amcasının eşi. — Hocam! Hocam, siz buralardaydınız… Mihran’ı gördünüz mü? Az önce buradaymış. Ağlıyormuş. Nereye gitti, bir şey dedi mi? Yusuf neye uğradığını şaşırdı, ama daha cevap veremeden adam yeniden koşmaya başladı. — Buralarda bir yerlerde! Hadi, acele edin! Etrafta daha çok insan beliriyordu. Kalabalık artıyor, sesler çoğalıyor, panik büyüyordu. Sare olan bitene bir anlam verememişti. Yusuf, gözleri etrafta gezinirken birden yüzünü Sare’ye çevirdi. — Özür dilerim. Şimdi gitmem lazım. Sare durdu. — Ama ne oldu? Yusuf, kim bu kız? Bir şey mi oldu?! Yusuf tek kelime etmedi. Gözleri bir an Sare’nin gözlerinde durdu sonra başını eğdi. Yavaş ama kararlı adımlarla sokaktan uzaklaşmaya başladı. Kalabalığın içine karıştı, kısa sürede gözden kayboldu. Sare, sokağın köşesinde kaldı. Elinde cevaplanmamış sorular, kalbinde sıkışmış bir merak vardı. Sokağın köşesinden hâlâ Mihran’ın ismi yankılanıyordu. Ama Yusuf’tan artık ses yoktu. O gece Sare, evin yolunu sessizce tuttu. Yusuf’sa, cevap aradığı bir başka hikâyenin içine çoktan adım atmıştı Ev sessizdi. Gece, saatleri ağır ağır sürüklüyordu. Fadime Hanım sedire oturmuş, tespih çekiyordu. Başını pencereye çevirmiş, kulağını sokaktan gelen en küçük sese bile vermişti. Oğlunun iftar sonrası geleceğini düşünmüş, ama saatler geçmesine rağmen Yusuf hâlâ ortalıkta yoktu. Rabia içeri girip annesinin yanına oturdu. — Anne, bu saatte ne işi olur ki Yusuf abimin? Camide de yok artık, değil mi? — Bilmem kızım… Ama içime bir şey doğdu. Kalbim tedirgin. Tam o sırada kapı, beklenmedik bir şekilde hızlı ve sertçe çalındı. Tak tak tak! Tak tak tak! Ses, borç isteyen biri gibi aceleci, alacaklı gibi sertti. Ev halkı bir an dondu. Rabia yerinden sıçradı. Fadime Hanım ayağa kalktı ama Salih Hoca bir adım öne atılıp elini kaldırdı. — Ben açarım. Siz durun. Kapıya doğru yürürken yavaşça nefes aldı. Bu saatte gelen kim olabilirdi? Kapıyı araladı. Ve bir anda dünya durdu. Kapının önünde Yusuf duruyordu. Yüzü solgun, alnında ter… Kucağında ise baygın halde yatan, siyah feracesiyle sarmalanmış genç bir kız… Mihran. Salih Hoca’nın gözleri büyüdü. — Yusuf… bu… ne bu hâl? Fadime Hanım hemen kapıya koştu. Mihran’ı görünce eli ağzına gitti, bir şey söyleyemedi. Rabia birkaç adım arkadan geldi. Gözleri şoka uğramış gibiydi. Kimse bir kelime bile edemedi. Sadece birbirlerine baktılar. Yusuf derin bir nefes aldı. — İçeri alalım. Anlatacağım… ama önce yardım edin. Gece, artık başka bir yere dönmüştü. Ve bu kapının eşiğinden içeri giren sadece baygın bir kız değildi. Ailenin kaderine dokunan, Yusuf’un yolunu değiştirecek bir sır, bir bağ, bir imtihan da içeri girmişti.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE