Yusuf cami avlusunda Sare’yi gördüğü an, zaman sanki iki nefes arasında durdu. Kalabalık, sesler, tebrikler… Hepsi silindi bir anlığına. Gözleri sadece onun üzerindeydi. Sare taş bir sütunun ardında durmuş, ellerini önünde birleştirmişti. Göz göze geldiklerinde Yusuf ona belli belirsiz bir baş hareketiyle işaret etti. Kalabalık dağılırken Sare birkaç saniye tereddüt etti, sonra ağır adımlarla onun peşine düştü.
Yusuf, arka sokaklardan yürüyerek Fatih'in içlerine doğru ilerledi. Sessizlerdi. Sadece ayak sesleri, bazen hafif bir araba sesi… nihayet şehre yukarıdan bakan eski taş duvarlı bir noktaya geldiler. Eski İstanbul ayaklarının altındaydı. Minarelerin gölgeleri, ışıkla örülü sokaklar, cami kubbeleri ve uzaklarda Boğaz’ın geceye karışan serinliği…
Yusuf dönüp Sare’ye bakınca gözleri irileşti. Sare’nin başında sade bir örtü vardı. Ne gösterişli ne biçimsiz. İnce, duru, sade bir duruş gibiydi. Bir süre konuşamadı. Gözleri Sare’ye takılı kaldı.
— Sen… başını örtmüşsün.
Sare hafifçe gülümsedi.
— Sadece bu gece için.
— Ve camideydin.
Sare başını salladı.
— Kadınların tarafında, annen ve kardeşinle birlikteydim. Onlar beni görmediler, uzaktaydım. Ama ben onları gördüm. Biraz çekindim önce… ama seni ilk defa mihrapta görmek o anı kaçırmak istemedim. Sonra baktım ki... orada olmam gerektiğini hissettim. Namaz da kıldım. Belki eksik, belki kusurlu ama içten. Tıpkı senin anlattığın gibi. Ve bunu yaparken içime bir huzur doldu. Sanki farklı bir dünyada ruhum yeniden bedenime üflenmişti. Sen Arapça dua okurken anlamını bilmesem de kalbimde ne demek istediğini hissettim.
Yusuf şaşkındı. Gözleri bir noktaya sabitlenmişti, ama aklı Sare’nin sözlerinde dolaşıyordu.
— Hiç beklemiyordum, dedi fısıltıyla. Yani… senin bu gece orada olmanı. Böyle olmanı. Bu kadar yakın.
Sare usulca şehre baktı.
— Biz farklıyız Yusuf. Hayatlarımız, alışkanlıklarımız, inanç şeklimiz. Ama bu farklılık, seni uzaktan izlememe engel değil. İlk görevindi. Yalnız olmanı istemedim.
Yusuf başını eğdi.
— Bu gece mihrapta dururken kalbimden geçen en büyük eksiklik sendin. Ama oradaymışsın meğer. Ve şimdi burada, karşımda… benim inandığım şekilde.
Sessizlik çöktü. Rüzgar usulca Sare’nin başörtüsünü savurdu. Yusuf, ellerini cübbesinin ceplerine soktu. Söylemek istediği çok şey vardı, ama her kelime fazla gibi geliyordu.
Sare gözlerini Yusuf’a çevirdi.
— Bu sadece bir geceydi. Ama bir şey hissettirdi bana. Senin yolun, kolay bir yol değil Yusuf. Ve ben senin yoluna zarar vermekten korkarım. Ama senin varlığın, benim içimde sessiz bir dengeye dönüştü. Bazı şeyleri sorgulamaya başladım.
Yusuf derin bir nefes aldı.
— Ben her gece dua ederim. Bazı duaları dillendirmem. Ama kalbimde yankısı olur. Bu gece sen o yankının içindeydin Sare.
Sare hafifçe başını eğdi. Gözleri dolu doluydu ama gülümsemeyi ihmal etmedi.
İstanbul sessizdi. İkisi de çok şey söylemek istiyor ama susuyordu. Belki de bu gecenin güzelliği, hiçbir şeyin net olmamasındaydı. Ve o anda Yusuf, ilk kez şunu hissetti: Bazı insanlar bir duaya dönüşür ve o dua, ne zaman kabul olur bilinmez ama kalpte hep aynı kalır.
İstanbul geceye gömülmüş, sokaklar yavaş yavaş sessizliğe bürünmüştü. Yusuf ile Sare, Fatih’in taş sokaklarında yan yana yürüyordu. Aralarında birkaç karışlık mesafe vardı ama o mesafe, ikisinin de yüreğinde çok daha büyük bir boşluğu temsil ediyordu. Ayak sesleri yankılanıyordu kaldırım taşlarında. Rüzgar usulca geçiyordu yanlarından. Sokak lambalarının sarı ışıkları aralıklarla üzerlerine vuruyor, gölgeleri birbirine karışıyordu. Kimse konuşmuyordu. Ama ikisi de içinden çok şey söylüyordu. Yusuf'un zihninde Sare’nin başörtüsü, camideki varlığı, sesi, bakışı... hepsi peş peşe çarpıyordu kalbine.
“Bu kız... bana bu kadar yaklaşmışken, nasıl uzak durabilirim?”
Ama hemen ardından gelen düşünce daha ağırdı.
“Ya bu yakınlık ona zarar verirse? Ya kalbini kırarsam, ya yaramı onun avuçlarına bırakıp gidersem?”
Sare’nin içinde de benzer fırtınalar dönüyordu. Yusuf’un konuşmaları, o mihraptaki duruşu, Kur’an okurken sesindeki titremeler… hepsi içine işlemişti.
“Bu çocuk başka. Ama o kadar başka ki… belki benim olduğum yerden bakınca fazla uzak.”
Yine de yürüyordu onunla. Sessiz ama kalpten. Bir an Yusuf başını kaldırdı, boğazını temizledi.
— Yarın akşam, iftar için mahallede büyük bir sofra kurulacak. Sokak iftarı olacak. Tüm mahalleli davetli. Belki sen de… gelmek istersin.
Sare hafifçe gülümsedi.
— Cemaat arasında konuşuluyordu. Daha göreve gelir gelmez böyle bir organizasyon... İnsanlar “imam efendi şimdiden gönülleri kazandı” diyorlar.
Yusuf bakışlarını yere indirdi.
— İnsanlara dokunmak istedim. Ramazan zaten bunun için değil mi?
— Dokunuyorsun Yusuf. Farkında bile olmadan.
Yine sustular. Yine yürekleri konuştu, dilleri değil. Taksi durağı görünmüştü artık. Yolun sonuna gelmişlerdi. Zaten bu yürüyüş, sadece bir gidiş değil, aynı zamanda bir kaçınmaydı. İkisi de biliyordu: Bir şey söylemek, her şeyi değiştirebilir. Ve bazen, bir şeylerin değişmesi, en büyük kırılmaydı.
Sare taksiye yaklaştı. Kapıyı açmadan önce Yusuf’a döndü.
— İyi geceler Yusuf. Güzel bir geceydi. İçin rahat olsun senin yolun temiz.
Yusuf başını hafifçe eğdi.
— İyi geceler Sare. Dikkat et kendine.
Sare taksiye bindi. Camdan son kez Yusuf’a baktı. Göz göze geldiler. Kısa, ama derin bir an. Sonra araba yavaşça uzaklaştı. Yusuf tek başına kaldı kaldırımda. Elini cübbesinin cebine soktu, başını hafifçe göğe kaldırdı.
“Bir dua daha sustu bu gece… ama kalpte hâlâ yankılanıyor.”
Yusuf, sokağın serinliğinden eve adımını attığında saat gece yarısını geçmişti. Ev sessizdi. Koridordan geçip salona yöneldi. Işıkların çoğu kapalıydı ama mutfaktan hafif bir ışık sızlıyordu. Sessiz adımlarla mutfağa yaklaştığında gördü onu. Annesi, küçük mutfak sedirinde oturmuş, elleri dizlerinde, başı hafif öne eğilmiş, dudakları kıpır kıpır dua okuyordu. Önündeki fincanda soğumuş bir çay vardı. Işık, yüzüne yumuşak bir huzur vermişti. Ama gözlerinde başka bir şey de vardı: Bir anne yorgunluğu. Bir anne sezgisi.
Yusuf birkaç saniye kapı eşiğinde durdu, izledi onu. Sonra hafifçe seslendi:
— Anne… uyumadın mı hâlâ?
Fadime Hanım başını kaldırdı. Gülümsemedi ama yüzü yumuşaktı.
— Yatamadım. Biraz içim doluydu. Dua ediyordum.
Yusuf içeri girdi, annesinin karşısına oturdu. Gözleri annesinin gözlerinde bir cevap aradı ama sormadı.
Fadime Hanım, o ana kadar Yusuf’a tek kelime sormadı. Ne nerede olduğunu, ne kiminle görüştüğünü… Ama bir annenin sormasına gerek yoktu zaten. Annenin kalbi bazen sorudan daha yüksek konuşurdu. Bir süre sessizlik oldu. Sonra annesi yavaşça konuşmaya başladı:
— Bu gece seni dinlerken içim öyle doldu ki Yusuf. Her kelimenin kalpten geldiği belliydi. Mihrapta duruşun, sesin, Kur’an’la kurduğun bağ… hepsi Rabbimin sana verdiği bir lütuf. Ve yarın akşam düzenlediğin o iftar... Daha göreve yeni başlamışsın ama insanlar seninle gurur duyuyor. Demek ki doğru yoldasın evladım.
Yusuf başını eğdi. Teşekkür etmek istedi ama sesi çıkmadı. Fadime Hanım gözlerini oğlunun üzerine dikti. Sesi ne yargılayıcıydı ne kırıcı. Ama içindekini saklamayan bir netlik vardı:
— Ama Yusuf… hayatta sadece başarı yetmez. O başarıyı sürdürebilmek için yolundaki engelleri iyi tanımalısın. Bazen karşımıza çıkan her şey iyi niyetli olmayabilir. Bazen kalbimize yakın duran şeyler bile bizi yolumuzdan uzaklaştırabilir. Bu yüzden yürüdüğün yol kadar, o yolda kimlerle yürüdüğün de önemlidir.
Yusuf annesinin ne demek istediğini bir anda anladı. Kalbi hafifçe sıkıştı. Sare’nin gözleri geldi aklına. Başörtüsüyle durduğu o cami köşesi. Ve biraz önceki vedaları. İçini hem sıcak hem buruk bir his kapladı. Annesi hiçbir şeyi açık açık söylemedi. Ama Yusuf’un gözlerine baktığında cevabını çoktan almıştı. Yusuf ise sadece başını eğdi. Bir kelime bile edemedi. Çünkü bazen insan, en derin soruya bile cevap veremezdi. Özellikle cevabı kalbindeyse ama dili susuyorsa…
Fadime Hanım hafifçe yerinden kalktı.
— Sabah erken kalkacaksın. Dinlen biraz.
Yusuf başını salladı.
Annesi odasına giderken, Yusuf mutfakta tek başına kaldı. Duvardaki saat tıkırdamaya devam ediyordu. Zaman ilerliyordu ama Yusuf’un içinde, gece hâlâ aynı yerdeydi.
Sare taksiden indiğinde saat gece yarısını çoktan geçmişti. İstanbul’un serin gece havası üzerine sinmişti. Yavaş adımlarla evin kapısını açtı, anahtarı usulca çevirdi. İçeri adım attığında loş bir ışık salona süzülüyordu. Ayakkabılarını çıkardı, montunu askıya astı, sessizce koridora yöneldi. Ama fark etmediği bir şey vardı: Salonun köşesindeki koltukta oturan babası, Metin Bey, hâlâ uyanıktı. Kızının kapıdan içeri girdiği andan itibaren onu göz ucuyla izliyordu. Sare’nin üzerindeki uzun, sade ama alışılmadık kıyafet dikkatinden kaçmamıştı. Başındaki örtü gevşemişti ama hâlâ vardı. Ayakkabıları ince topuksuz, gözlerinde derin bir sessizlik…
Metin Bey, bir süre kıpırdamadan durdu. Kızının usulca koridordan geçip odasına gidişini izledi. Kapı kapandı. O an içindeki sabır taşı çatladı. Kaşları çatık, yüzü karanlıktı. Sessizce yerinden kalktı, odasına yöneldi. Yatakta yatan eşi Nevin Hanım, kapının açılmasıyla doğruldu.
— Metin, bir şey mi oldu?
Metin Bey kapıyı kapatıp perdeyi araladı. Dışarıya kısa bir bakış attı, sonra öfkesini zor bastırarak konuştu:
— Bu böyle devam edemez Nevin. Göz göre göre kızımız elden gidiyor.
— Yine ne oldu?
— Ne mi oldu? Saat kaç olmuş, kız hâlâ dışarıda. Üstü başı… tavırları… Ve o başörtüsü! Sen kızını en son ne zaman başörtülü gördün? Ben gördüm bu gece! Ama kendisi gibi değil, başkası gibi görünüyordu. Tahmin et bakalım kimin gibi? O imam çocuğu Yusuf gibi!
Nevin Hanım derin bir iç çekti, gözlerini kaçırdı.
— Sare kendi kararlarını veriyor artık, biz sadece...
— Hayır! diye sertçe kesti sözünü Metin Bey.
— Bu "kendi kararı" değil. Bu, açık açık yönlendirilme. O çocuk kızımızı etkiliyor. Onun gibi biri olmak için çabalıyor! Bunu sen görmüyor musun? Onun bizim kızımız sayesinde ufku açılması gerekirken bizim ki giderek ona benziyor. Bugün camiye gitti yarın kim bilir ne olur, şimdi bir kerelik örtündü ileride alışkanlık yapabilir. Ben kızımı tanıyorum bu onun tarzı değil. İstediği hayat bu değil. Bu gidiş iyi değil!
Nevin Hanım sesi çıkmadan yorganı düzeltmeye çalıştı. Metin Bey odada dolanmaya başladı, elleri arkasında kenetliydi.
— Yarın sabah Sare’yle konuşacağım. Bu iş böyle yürümez. O Yusuf denilen çocuk bizim hayat tarzımızla, değer yargılarımızla uzaktan yakından ilgisi yok. Sare bizim gibi yetişti. Böyle şeylerin peşinden gitmemeli. Göz göre göre kızımı başka bir dünyanın içine çektirmem. Bu işe bir dur demenin zamanı geldi.
Nevin Hanım gözlerini kapadı. O an, eşinin kızına karşı ne söyleyeceğini tahmin edebiliyordu. Ve bunun bir kırılma olacağını hissediyordu. Gece biraz daha derinleşti. Ama evdeki hava ağırlaştı. Bir sessizlik daha vardı o odada yaklaşan bir fırtınanın sessizliği.
Yusuf, yatağına hiç girmemişti. Camın kenarında oturmuş, geceyi izleyerek sabahı beklemişti. Gözlerinde uykusuzluğun ağırlığı değil, düşüncelerin gölgesi vardı. Sare’nin bakışı, annesinin sessiz nasihati, kendi içindeki karmaşa… Hepsi, gece boyunca zihninde dönüp durmuştu. Saat henüz sabah ezanına çok vardı. Ama Yusuf cübbesini giydi, sarığını sardı ve abdestini aldı. Evde herkes uyuyordu. Sessizce çıktı, sokak lambalarının solgun ışığında camiye doğru yürüdü. Fatih’in taş sokakları sabahın sessizliğine bürünmüştü. Ay hâlâ gökyüzünde, yıldızlar hâlâ parlıyordu. Cami avlusuna girdiğinde içeriye yavaşça adım attı. Her taş, her sütun Yusuf’a dua eden bir dil gibi geliyordu. Mihraba doğru ilerledi.
Boştu cami… sadece o ve Yaradan.
Yusuf huşu içinde iki rekat teheccüd namazı kıldı. Secdede uzun kaldı. Ellerini açtığında gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
“Rabbim… kalbime doğru olanı ilham et. Kendim için değil, senin rızan için yaşayayım. Ve kalbimde filizlenen duyguları, sadece senin izninle büyüteyim…”
Namazdan sonra bir süre kıbleye dönük oturdu. Göğsünde bir hafiflik, ama zihninde hâlâ susmayan bir fısıltı vardı. Ezan vaktine az kalmıştı ki, cemaatten yaşlı birkaç adam camiye girmeye başladı. Onlar da Yusuf’u orada görünce şaşkınlıkla birbirlerine baktılar.
— Bak hele bak yeni imam daha ezan okunmadan camide. Teheccüd bile kılmış belli ki.
— Helal olsun, Salih Hoca'nın oğlu dediklerinden belliymiş. Ama bu başka, bu başka bir gönül işi.
Namaz kılındıktan sonra birkaç cemaat Yusuf’un yanına geldi. Bazısı elini sıktı, bazısı sırtını sıvazladı.
— Evladım, senin gibi gençlere hasret kaldık. Allah sayılarını artırsın.
— Dün geceki vaazın, Kur’an okuyuşun… hâlâ kulaklarımızda. Bu sabah da buradasın. Allah yolunu açık etsin.
Yusuf mütevazı bir tebessümle karşılık verdi.
— Allah razı olsun. Destek sizden, dua sizden. Biz de elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz.
Bir süre caminin avlusunda halkla sohbet etti. Yaşlı bir amca, Ramazan geleneklerinden bahsetti, bir diğeri yıllar önceki teravihleri anlattı. Sonra Yusuf ayağa kalktı.
— Bu akşam sokak iftarımız var biliyorsunuz. Hep birlikte sofralar kuracağız. Yemek dağıtımı, masa-sandalye dizimi… hepimiz el ele verirsek güzel olur. Ben şimdi eve gidip üzerimi değiştirip geleceğim. Sonra tüm gün birlikte çalışırız inşallah.
Cemaat memnuniyetle başlarını salladı.
— Allah senden razı olsun hocam. Ne güzel söyledin.
Yusuf, cübbesinin eteğini hafifçe toplayarak yola koyuldu. Sokaklar yavaş yavaş uyanıyordu. Ama Yusuf’un içindeki uyanış, çok daha önce başlamıştı. O gün sadece bir iftar sofrası değil, Aynı zamanda Yusuf’un içinde bazı kararların filizlendiği bir gün olacaktı.