VAHŞİ KOLPA

2168 Kelimeler
Tartessa’ya ayak bastığım anda, ciğerlerime dolan o ağır koku kalbimi sıkıştırdı; nefes almak zor, her adım bir yük gibi hissettirdi. Zarneth Voralan Eskür’ün ailesiyle kaldığı saray, şehrin tam merkezindeydi. Dışarıdaki kıtlık ve nükleer savaşın izleri sanki bu ihtişamlı yapıyı hiç etkilememiş gibiydi. Saray, soğuk bir ihtişam ve sessiz bir tehdit yayıyordu; her köşesi düzenli, her obje bir güç sembolüydü. Yatak odasına adım attığımda, beyaz dantel perdeler rüzgarla uçuşuyor, ışık tahta döşemenin üzerine düşerek altın sarısı bir parıltı yaratıyordu. Zeminde beyaz düzenle dizilmiş döşeme tahtaları, büyük kürklü halıyla birleşerek odanın soğuk ihtişamını yumuşatıyordu. Duvarın yarısını kaplayan gırdap, odanın tarihini ve zenginliğini fısıldıyordu. Odanın içinde üç kapı vardı: biri ebeveyn banyosuna, diğeri Zarneth’in kişisel ofisine açılıyor, iki büyük kapı ise çıkışa götürüyordu. Büyük boy karyolenin üzerinden oturmuştum; omuzlarımı gerip ayağımı stresle aşağı yukarı salladım. Elimi saçlarıma götürüp derin bir iç çekişle Rosie ve uşağa baktım. Ayağa kalktım, sesim zarif ama öfke dolu: “Şu hale bak… babam resmen beni o adama sattı.” Sözlerim havada asılı kaldı, sarayın ihtişamı arasında içimde bir fırtına kopuyordu. Rosie ve uşak, çaresizce birbirine baktı. Rosie hızla yanıma yaklaştı, gözleri endişeyle doluydu. Yüzüme bakarak sessiz ama kararlı bir sesle söyledi: “Efendim… bence babanız sizi korumak için verdi o adama. Dünya, İlker çağdan çıkar çıkmaz sizi geri alacaktır. İmzanın ne önemi var ki?” Derin bir iç çekişle elimi yüzüme götürdüm; parmaklarım soğukta titriyor gibiydi. Uşak da, çekingen bir sesle katıldı: “Evet efendim… eminim babanız sizi kurtaracaktır. Bu bir plan, ola bilir.” Derin bir nefes alarak elimi yüzümden çektim. İçimde bir öfke ve hayal kırıklığı dalgası yükseldi. Hızla ayağa kalktım; yüzüm buz gibi, ifadem taş gibi sertleşmişti. Parmaklarımı yumruk yaparken, sesi titretmeden ama keskin bir öfkeyle patlattım: “Ben sizi zor aldım, o altı askere adeta yalvardım! Siz saçma sapan plan falan diyorsunuz… Bu ne biçim plan?” Odada sessizlik yankılandı. Derin bir nefes aldım, parmaklarım hâlâ sıkıca yumruklanmış, gözlerim dolu doluydu. Sözlerim keskin bir bıçak gibi havada asılı kaldı: “Babam, eğer beni bu adama verdiyse…, asla affetmiyorum!” Rosie ve uşak, birbirine bakıp sessizce titredi; odadaki ağır hava, öfkemin ve çaresizliğimin gölgesinde daha da yoğunlaştı. Kapı hızla açıldı; genç bir kız içeri girdi. Saçları turuncu tonlarda, üstünde beyaz dantel bandana vardı. Soluk mavi önlüğü, beyaz düz hizmetçi elbisesinin üzerine giyilmiş, ayağında beyaz babet ayakkabılar vardı. Yüzüne baktım; başımı yavaşça çevirdim ve gözlerimle onu süzdüm. “Aile yemeğine geç kaldın ve uşağın ile hizmetçin artık bu evde çalışacak,” dedi. Ses tonunun dış görünüşüyle çelişen bir sertlik vardı; genç, zarif bir hizmetçi olmasına rağmen kelimeler adeta çarpıtılarak çıkıyordu. Gözlerimle imrenerek Sara’ya doğru yürüdüm. Elbisede işlenmiş ismini fark ettim; ince bir dantel şeridiyle yazılmıştı. “Benimle düzgün konuş… ve onlar sadece benim hizmetimde olacak,” dedim, sesim keskin bir tondu. Sara bana baktı, gözlerinin içi titriyordu; anında sırtını döndü, odadan çıktı ve kapıyı sertçe çarptı. O an odada sessizlik yankılandı; kapının çarpma sesi, evin ihtişamlı ama aynı zamanda soğuk atmosferinde bir çığlık gibi asılı kaldı. Yemek odasına doğru yürüdüm; adımlarımın tıkırtısı geniş koridorlarda yankılandı. Sarayın her köşesi, titizlikle korunmuş bir ihtişamın izlerini taşıyordu. Duvarlarda krem ve bej tonları hâkimdi; ışık, sarayın yüksek tavanlarından yansıyarak zemindeki cilalı mermerleri ve parlak ahşap döşemeleri altın sarısına boyuyordu. Koridorun kenarlarında dizilmiş büyük vazolar, zarif çiçek aranjmanlarıyla doluydu; yaprakların her kıvrımı, sarayın düzenli ama soğuk ruhunu yansıtıyordu. Geniş pencerelerden gelen gün ışığı, uzun perdelerin arasından süzülerek odaya dramatik bir aydınlık katıyordu; perdeler rüzgarla hafifçe dalgalanıyor, gölgeler zeminde adeta dans ediyordu. Adımlarımın ritmiyle, kendi nefesimi duyabiliyordum; her nefes, sarayın sessiz ihtişamında yankılanıyordu. Yanımdan geçen tablolar, tarihi anları ve aile üyelerinin sert bakışlarını yansıtıyordu; gözlerimi onlardan kaçırıyor, titiz döşenmiş halılar ve altın varaklı mobilyalara odaklanıyordum. Yemek odasına yaklaştıkça, ahşap masanın üzerindeki parlak servisler ve kristal kadehler gözüme çarptı. Işığın yansımasıyla her bir kristal, odada küçük yıldızlar gibi parlıyordu. Sandalyeler düzenli dizilmiş, masanın uzunluğu görkemli bir ciddiyet yayıyordu; bu oda, sadece yemek yemek için değil, aynı zamanda güç ve prestijin simgesi olarak hazırlanmış gibiydi. Derin bir nefes aldım; göğsümde bir gerginlik, adımlarımda ise kararlılık vardı. Her bir detay, sarayın soğuk ama büyüleyici ihtişamını gözler önüne seriyor, beni hem korkutuyor hem de meraklandırıyordu. Odaya girer girmez tüm gözler üzerime çevrildi. Evet, evin yeni gelini olarak akşam yemeğine geç kalmam, onların moralini bozmuş olabilirdi; ama bu, benim umruma bile değildi. Gözlerimle masayı hızla taradım. Karşımdaki aile, karanlık ve soğuk bir ciddiyet yayıyordu; her bakış, yabancı bir tehdit gibi üzerime düşüyordu. Özgüvenli adımlarım yavaşladı, ağır ağır yutkundum; içeride karşılaşacağım karabalık bir tabloyu henüz tam olarak göremiyordum. Hızla Zarneth’i buldum. Başını yavaşça yana eğmiş, gözlerini kısarak bana dikmişti. Kaslı kollarını göğsünde sıkıca birleştirmiş, sandalyeye yaslanmış, rahat ama tehlikeli bir duruş sergiliyordu. Siyah gömleği, geniş omuzlarını daha da vurguluyor, karanlık tonlarda askeri desenli kargo pantolonu ve kalın tabanlı botlarıyla varlığı adeta odanın ağırlığını artırıyordu. Siyah saçları dağınık, soluk teni ölü bir hâli andırıyordu. Yanındaki sandalye boştu; boşluk, onun varlığının tehditkar etkisini daha da belirgin kılıyordu. O an odada bir sessizlik çöktü; nefesler, bakışlar ve adımlar bir gerilim hattında birleşti. Her detay, her hareket, sinematik bir gerilim filmi sahnesi gibi ağır ağır akıyordu; Zarneth’in bakışlarıyla benimkiler çarpışıyor, kelimeler olmadan bir meydan okuma başlıyordu. Tek boş sandalye, Zarneth’in yanındaydı. Boş sandalyeye oturdum; o an ne yapacağımı bilmiyordum. Tüm bakışların üzerimde olduğunu hissetmek, göğsümde ağır bir baskı yaratıyordu. Tam o sırada, Zarneth’in babasının boğazını temizleme sesi odadaki sessizliği paramparça etti; tıpkı bir uyarı gibi, havayı keskin ve soğuk bir gerilime dönüştürdü. Masada, Zarneth’in anne ve babası her iki ucunda oturuyordu. Annesi Alvira, siyah kısa saçları ve soluk teniyle yaşını saklamaya çalışıyor gibiydi; yüzü ve boynu kırışmış, üzerinde sade bir beyaz elbise, üzerine ise siyah düz bir kaban giymişti. Gözleri bana dikilmişti; bakışlarında, kelimelere sığmayacak kadar yoğun bir nefret ve küçümseme vardı. Babası Tolmai ise geri dar kafalı, güçlü ve sert hatlara sahip bir adamdı. Beyaz saçları ve gür sakalı, sararmış uçlarıyla yılların ağırlığını taşırken gri ekose desenli gömleği ve siyah pantolonu ciddi bir disiplin havası yayıyordu. Yüzündeki kırışıklıklar, göz çevresindeki çizgiler, sadece yaşını değil, hesaplanmış bir öfkeyi ve sertliği de yansıtıyordu. Her bakışı, odadaki havayı daha da ağır ve tehditkâr kılıyordu. O anda oturmuş olmanın verdiği güvensizlik ile Zarneth’in yanında bulunmanın verdiği güven arasında sıkışmıştım; odadaki tüm detaylar, nefeslerin, bakışların ve sessizliğin yarattığı gerilimle birleşerek kalbimi sıkıştırıyordu. Gözlerim hızla tam karşımda oturan küçük bir bebeğe takıldı. Henüz iki yaşındaydı; tombul yanakları, açık sarı saçları ve tombul elleriyle çatalı sertçe masaya vuruyordu. Her vuruş, odadaki sessizliği deliyor, kulaklarımda çınlayan bir yankı bırakıyordu. “İsmin ne?” O an odadaki tüm sesler sığ bir sessizliğe büründü; sadece çocuğun sert tıklamaları ve kendi kalbimin hızlı atışı vardı. Gözlerimi tamamen o gürültüye diktim; her masaya vuruş, bir tür uyarı gibi yankılanıyordu. “İsminiz neydi?” Biri omzuma dokundu; servis yapan hizmetçiydi, yüzünde endişe ve acil bir beklenti vardı. Derin bir nefes aldım, sakin ve kararlı bir sesle cevap verdim: “Mera.” O tek kelime, odada yankılandı; kısa bir sessizlik çöktü, ardından herkesin bakışları bana kilitlendi. Çocuğun masaya vurduğu çatalın sesi, hâlâ kulaklarımda çınlarken, içimde karışık bir korku ve merak dalgası yükseldi. Bebeğin annesi, ince dudaklarını kurnazca sırıtıyordu; bakışı keskin ve hesaplıydı. “Mera bende Liora,” dedi, sesindeki soğukluk ve alaycılık, odadaki hava kadar yoğun bir gerilim yaratıyordu. Liora’nın üç çocuğu vardı. Maya, on bir yaşındaydı; beyaz bol bir kazak giymiş, sarı saçları düzgünce toplanmış, siyah dizlerine kadar uzanan etek giymişti. Ellerini masaya koymuş, gözleri merak ve temkinle bana kilitlenmişti. Küçük bir yıldırım gibi bakışları vardı; hem korku hem de dikkatli bir merak karışımı. Finn, altı yaşındaydı; açık sarı saçlı, tombul yüzlü ve masum görünüyordu. Beyaz gömlek ve bej renkli pantolon giymiş, boynunda papyonu asılı duruyordu. Yaramaz bakışlarının ardında babasından çekindiği için sessizliği vardı, ama gizli bir isyan kıvılcımı her hareketinde okunuyordu. Ve Tina… henüz iki yaşındaydı, annenin kucağındaydı. Minik elleri masaya uzanıyor, annesinin dikkatli bakışının gölgesinde etrafa merak dolu gözlerle bakıyordu. Babaları Leo, Zarneth’in ağabeyi, odanın karşısında orta yaşlı ve ağırbaşlı duruyordu. Yüzü sert ve dikkatliydi, her hareketi hesaplı, her bakışı bir uyarı gibiydi. Kalın çerçeveli dereceli gözlüğünün ardındaki bakışları, odadaki en sessiz tehdidi taşıyordu. Açık kahverengi takım elbisesiyle oturuyor, odadaki tüm detayları ölçüyor, sessiz ama etkili bir otorite yayıyordu. Oda öyle bir sessizliğe bürünmüştü ki, nefes almak bile bir yük gibi geliyordu Tam yanımızda bir çift daha oturmuştu; Zarneth’la aralarındaki yaş farkı iki yıldı. kardeşi Luca, ciddi ve keskin bakışlarını masadaki herkese dikmişti. Üzerinde siyah smokin yelek, içine özenle giyilmiş beyaz gömlek ve siyah, geniş kesim pantolon vardı. Her hareketi ve duruşu, sessiz bir disiplin ve soğukkanlılık yayıyordu; bakışlarıyla masadaki her detayı kontrol ediyor, sessiz bir otorite oluşturuyordu. Yanındaki karısı Mira gençti ama gözlerinde keskin bir nefret vardı. Tüm dikkati Liora ve çocuklarının üzerinde, bakışları adeta sessiz bir tehdit gibi dolaşıyordu. Açık kahverengi saçlarını yukarıdan sıkıca toplamıştı; saten, dizlerinin üzerine uzanan siyah etek ve dar gömlek, hem zarafetini hem de soğukkanlılığını vurguluyordu. Mira’nın varlığı, odadaki gerginliği iki katına çıkarıyor, nefes almayı bile zorlaştırıyordu. Onların hemen yanında, “dul” olarak bilinen Eudora oturuyordu. Topal olarak doğmuş, kocasını şehit vermiş ve bir daha evlenmemişti. Kilolu ve esmer tenliydi; düz saçlarını sıkıca toplamış, derin bakışlarıyla odadaki herkesin üstünden geçer gibi süzüyordu. Gözlerinde hem kayıp, hem acı, hem de sarsılmaz bir sertlik vardı; masadaki sessiz ama etkili otoriteyi temsil ediyordu. Deri iç çekerek elimi çatal ve bıçağa doğru uzattım, parmaklarımı sıkıca sardım; metalin soğuk sertliği avuçlarımda yankılandı. Masanın üzerindeki kristal bardaklar ve porselen tabaklar, odadaki ağır, kasvetli havayı daha da belirgin kılıyordu. Aile üyelerinin bakışları, sessiz ama keskin bir savaş alanı gibiydi; her yüz, kendi planını, her duruş, kendi entrikasını yansıtıyordu. Gözlerim masadaki her hareketi tarıyor, hangi bakışın dost, hangi bakışın düşman olduğunu ayırt etmeye çalışıyordu. Derin bir nefes aldım, metalin soğukluğu ve odadaki gergin hava arasında kalbim ritmini hızlandırıyordu. Bu aile, sadece kasvetli değil, her an bir patlamaya hazır bir bomba gibi hissettiriyordu; her küçük jest, her sessizlik, büyük bir entrikanın habercisiydi. Başımı yavaşça kaldırdım, masadaki tüm bakışların üzerimde toplandığını hissettim. Zarneth’in annesi, sert bir tonda boğazını temizleyip parmağını masaya vurdu: “Zarneth, bunu gördün mü? Özür bile dilemiyor. Geç kaldı yemeğe, karın!” Babası Tolmai ise sessizce, gerginliği dışarıda bırakmaya çalışarak yemeğini yemeye başladı; gözleri ara sıra masadaki gerginliği süzüyordu. Zarneth’in kardeşleri ve eşleri, benim geç kalışımı mazur göstermek için kendi aralarında sessizce konuşuyor, fakat ortamın gerilimini dağıtmaya yetemiyordu. Başımı daha dik kaldırdım ve bakışlarımı tüm masaya yaydım. Sesim sakin ama keskin çıktı: “Okulda değiliz.” O söz, masadaki sessizliği kırdı; herkes aniden dikildi, gözlerimle karşı karşıya geldiğimde Zarneth’in kaslı kollarını birleştirip rahatıyla sandalyeye yaslanışı, annesinin öfkesi ve babasının soğukkanlı gözlemciliği arasındaki gerilim, odada adeta yoğun bir sis gibi dolaşıyordu. Annesi elini sıkıca yumrukladı, farklı bir yaklaşım denemeye karar verdi. Sesinde hem öfke hem de hesap sorma arzusu vardı: “Oğlumun sorunu ne biliyor musun? Görgüsüz ve saygısız bir kadınla evlendi.” Sözlerini bitirirken, benden bir tepki alacağını düşünerek kurnazca sırıtıyordu. “Öyle değil mi oğlum?” Ben başımı hafifçe yana çevirdim, gözlerim masadakileri taradı ve soğukkanlı bir şekilde cevap verdim: “Bu durum kocanız için de geçerli.” O an, odadaki hava aniden ağırlaştı; sessizlik o kadar derinleşti ki, çatalın masaya hafifçe düşme sesi bile yankılandı. Zarneth’in babası, çatalını havada donmuş şekilde tutarken, gözleri şok ve şaşkınlıkla büyümüştü. Annesinin yüzü ise öfke ve utançtan kıpkırmızı olmuş, sıkıca yumruklanmış elleri masanın üzerinde titriyordu. O odadaki zaman adeta durdu; herkes nefesini tutmuş, bu sessiz savaşın nasıl sonuçlanacağını bekliyordu. Zarneth yüzüme doğru baktı, diğerleri de gözlerini benden ayırmamıştı. Soğuk ve keskin bakışı, odadaki sessizliği daha da yoğunlaştırıyordu. İçimdeki öfkeyi bastırarak sandalyeme yaslandım, sırtımı dik tuttum. “Ne var bunda?” dedim sessiz ama kendinden emin bir tonda. “Bu kadın benden önce doğdu diye bana laf söyleyemez.” Herkes hâlâ bana bakıyordu, odadaki hava neredeyse keskin bir bıçak gibi gergindi. Zarneth iki kaşını birden kaldırdı, parmakları ritmik bir şekilde masaya değdi; ritim, öfke ve sabırsızlığın sessiz bir yankısı gibiydi. “Yaş değil de, kaynana olduğu için, değil mi?” diye mırıldandı, sesi derin ve alaycı bir tonda odada yankılandı. Zarneth’in yüzüne bakarak soğukkanlı bir şekilde cevap verdim: “Ve sonuç yine aynı.” Annesi öfkeyle dudaklarını büzdü, sesi tizleşti: “Hemen benden özür dilesin, hemen!” Ben de gözlerimi ona dikerek, sessiz bir kararlılıkla ve buz gibi bir tonla söyledim: “Asla.” Odadaki hava daha da yoğunlaştı; her nefes sanki zamanın durmasına neden oluyordu. Dul hala Eudora’nın sesi odada yankılandı: “Terbiyesizlik yapma! Özür dile, seni bekledik! Bir de biraz daha klas davran!” Hızla ayağa kalktım, başımı dik tuttum ve herkese keskin bir bakış fırlattım: “Özür dilemem, ben çocuk değilim.” O anda Liora araya girdi, bebeğini kucağında sallayarak: “Çocuk gibi davranıyorsun! Anneme saygısızlık yapamazsın!” Gözlerim sonuna kadar açılmıştı, masayı sıkıca tuttum. Yanlış bir şey yaptığımı hissediyordum ama ortamın kurallarını anlamak neredeyse imkansızdı. Herkesin bakışları üzerimdeydi; kalbim hızlıca çarpıyordu. Mira, Liora’ya ters ters baktı ama hiçbir şey söylemedi. Gözlerinde bir hüzün ve sessiz bir öfke vardı; Luca, yani kocası, yüzüne dahi bakmamıştı. Liora kurnazca sırıtıyordu: “Şu, kısır gibi konuşuyorsun.” O sözler odadaki gerilimi daha da tırmandırdı. Mira’nın gözlerindeki doluluk ve sessiz öfke, küçük bir fırtına gibi bütün masanın havasını değiştirmişti. Ben de nefesimi derinleştirip, soğukkanlı kalmaya çalışarak bu entrikalarla dolu ortamın içinde yerimi korumaya çalışıyordum...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE