Hayatımız bir denge üzerine kuruluydu. Her şeyin birbirleriyle bağlantılı olmalıdır. Her şey belirlenen düzene göre ilerlemelidir. Elbette istisnalar vardır. Gelişen teknolojiyle beraber hayat düzeni artık buna ayak uydurmaya başladı. Eski hastalıklara çare bulan tıp ve teknoloji dünyası, teknolojiyle beraber ortaya çıkan yeni hastalıklar için de çabalamaya başlamıştı. Önceden doğumda ölen kadınları, çocuk yaşta hastalıklardan ölenlerin sayısı yeni gelişmelerle birlikte kontrol altına alınmaya başlandı. Bulunan her yeni icat ve buluş ile birlikte düzen değişti. Ancak denge hiçbir zaman bozulmadı.
Geçmişe göre insanların yaşam süreleri uzasa da eninde sonunda ölmeye mahkumdular. Çünkü her canlı bir gün ölmek için doğar. Doğanın dengesini bu kanun korumaktadır. Bazı kelebeklerin ömürleri iki gün iken bazı kelebeklerin ömürleri ise daha uzundur. Denge ve düzen hayatımızın her anında bizimledir.
Ben bu düzen içinde bir istisna olabilirim ya da bu istisnayı kendim yaratabilirim.
“Şirket ile ilgili bir gelişme var mı?”
Babam kahvesinden son bir yudum alıp masaya bıraktı. “Eski birkaç arkadaşa ulaşmaya çalıştım ama şu anda kimseyle irtibata geçemedim. Ancak daha erken. Kolay bir şekilde bulamayacağımı biliyordum zaten.”
“Sence şirket hala aktif midir? Ülgen Atılgan’ın deneyleri hakkında araştırmalara devam ediyorlar mıdır?”
“Emin değilim Beren. Deden şirketi senin oradan çıkartmanın bir yolunu bulmak için kurmuştu. Seni oradan çıkarttı. Şirketin geleceği hakkında konuşma fırsatımız olmadan arada ki bağlantıyı kopardık. Eğer şirket şu anda aktif değilse bile geçen gün çıkan haberleri gördüklerine eminim. Ülgen Atılgan’ın yeni tesisi dikkatleri üzerine çekti. Bir çok insan orada neler döndüğünü bilmiyor. Çoğunluğun bildiği teknolojik çalışmalar ve hastalıklar üzerinde çalışmalar yapıldığı.”
Alaycı bir gülüş dudaklarımdan kaçtı. “Aslına bakarsan pek de yalan sayılmaz. Yeni teknolojilerin ve tedavilerin araştırıldığı doğru. Sadece nasıl yapıldığına dair kimsenin bir bilgisi yok.”
Babam arkasına doğru yaslandı. “Hatırlıyor musun? Geçen yıl Ülgen Atılgan’ın ilaç şirketinin hayvanlar üzerinde deney yaptığına dair bir çok hayvan sever şikayetçi olmuştu. Bakanlık konu hakkında araştırma yapmış ve bir şey bulamamıştı. Kim bilir, yapılan bu araştırma önce ki tesisin kurulduğu zaman olsaydı neler çıkardı ortaya.”
“Kendi türünün geleceği için başka türlere işkence etmek sadece biz de var sanırım.”
“Bilinçli her insan bunun yanlış olduğunu bilir Beren. Bir de şu yönden bak. Şu anda 8 yılı ilerisindeyiz. Eminim insanlar daha bilinçli ve farkındalıkları artmıştır. Ülgen Atılgan yeni tesisi açtığında bir çok insanın bunun üzerinde duracağına eminim. Tesisin içinde dönenler merak konusu olacaktır.”
“Ülgen Atılgan bunu izin vermez. Kendisine soru sorulmasını istemez.”
Bir çok röportajını analiz etmiştim. Soruların hepsi önceden seçilmiş ve başka bir yönde soru sorulmasına izin verilmemişti. Her röportaj neredeyse birbirinin aynısıydı. Kontrolcü biriydi.
“Merak etme bir şekilde dedenle ve ya şirketle iletişime geçeceğim. O zaman en azından sorularımıza cevap bulabiliriz.”
Babamla yaptığımız kısa sohbet biraz olsun rahatlatmıştı beni. Onunla konuştuktan çözemeyeceğim hiçbir şey yokmuş gibi hissedebiliyordum. İleri de beni bekleyen bir karşılaşma vardı. Ve ben ona hazırlanmalıydım.
Cuma gününün sabahında gece yine uyuyamadığımdan kendimi ormanda bulmuştum. Ağaçların arasından yürürken bundan sonra kendime nasıl bir yol çizmem gerektiğini düşünüyordum. Cevap bulması gereken bir çok soru vardı. Bunların çoğuna dedemin kurmuş olduğu ‘şirket’ cevap verebilirdi. Ancak şu anda şirketle iletişime geçmenin bir yolunu bulamamıştık.
Hava daha aydınlanmaya başlamamıştı. Şafağa bir saat olmalıydı. Kulaklığım takılı bir şekilde toprak yolda yürüyordum. Bir anlık birinin bana seslendiğini duydum.
“Beren.”
Duraksadım ve etrafıma bakındım. Kulaklarımı dolduran müzik sesine rağmen bu sesi nasıl duyabilmiştim. Öyle bir sesti ki dibimden geldiğine yemin edebilirdim. Kısa bir duraksamanın ardından yeniden yürümeye başladım ama bu sefer gözlerim yerde değil ağaçların arasında dolanıyordu. Dünü anımsadım. Ev de bodrum katta koridorda yürürken de aynı sesin bana seslendiğini duymuştum. Kimin sesiydi bu. Beynim bana nasıl bir oyun oynuyordu.
“Beren.”
Yine aynı sesi duyduğumda duraksadım. Bu ses bu ses bana bir şeyler hatırlatıyordu. Daha önce duymadığıma emindim ama bana hissettirdiği sevgi o kadar güçlüydü. Kimdi bu sesi sahibi kimdi beni bu kadar etkileyen.
Etrafıma baktım yeniden ağaçların arasından beyaz bir bulutun süzüldüğünü gördüm. Bulutu takip ettim. Gittiğim yolda ağaç dalları sıklaşıyordu. Beyaz bulutun hala ağaçların arasında süzüldüğünü görebiliyordum. Hızlı hareket ettiği için bulutun peşinden koşmaya başladım. Ağaçların arasından geçtiğim sırada ayağım takıldı. Ellerimin üzerinde düştüm. Yerde ki dallar elime batmıştı. Ancak elim sargılı olduğu için pek etki etmemişti. Yerden kalkarken dizlerimde ki tozu silkeledim. Başımı kaldırdığımda beyaz bulutu kaybetmiştim. Gördüğüm beyaz bulut bir insan silüeti şeklindeydi. Onu kaybettiğime üzülmüştüm. Onu görüp bana verdiği hissin sebebini anlayabilmeyi ummuştum. Belki yeniden görürdüm.
Ormanın girişine geldiğimde iki kişinin ormana yeni girdiğini görmüştüm. Sanırım sevgililerdi. Üstlerinde spor kıyafetleri ve ellerinde termosları vardı. Sevgiliyle yapılacak aktiviteler arasında gün doğumunda yürüyüşü tercih etmeleri çok güzeldi. Banklardan birine uzandım. Gözlerimi gökyüzüne diktim. Yeni aydınlanmaya başlamış havanın maviliğine baktım. Gökyüzünde beyaz bir bulut gördüğümde gülümsedim. Kulaklıklarım kulağımda takılıyken gözlerimi yumdum. Kulaklıklarım takılıydı ama müziği kapatmıştım. Yeni uyanan doğanın sesini duymak istiyordum. Fark edilmeden.
Gözlerim kapalı şekilde gelen kuş cıvıltılarını, esen rüzgarın ağaçların arasında geçişini hissedebiliyordum. Doğanın doğal akışına bıraktım. Esen rüzgarın dalların arasında geçerken bıraktığı melodiyi dinledim. Bu yüzümde küçük bir tebessüme neden olmuştu.
Yaklaşan bir adım sesiyle kendimi doğadan alıp gelen kişinin çıkardığı seslere odaklandım. Tam anlamıyla başımda dikildiğinde gözlerimi araladım. Gözlerimi açtığımda Giray ile göz göze gelmiştim. Gülümseyerek bana bakıyordu. “Günaydın.” dediğinde hala yatmış olduğum yerden cevap verdim. “Günaydın.”
Bankta doğruldum. Ayaklarım yere değerken bankta oturur pozisyona geçmiştim. “Erkenciyiz yine. Önceden buraya en erken gelen ben olurdum.”
Daha güneş doğmadan geldiğim için ormanda kimsenin olmaması normaldi. Orman ne kadar şehir içinde olsa da ıssız ve karanlık oluyordu. İnsanlar güvenliklerini düşünüyordu. Benim ise bu açıdan bir korkum yoktu. Giray ise güneşin doğmasıyla beraber ormana gelenlerden sanırım üçüncü kişiydi.
“Kalabalık olmadığında daha güzel oluyor.”
“Onun için daha hava karanlıkken burada olman gerekiyor. Gün doğuşuyla beraber insanlar gelmeye başlıyor.”
Saat 4’den beri burada olduğumu söylemedim. O saatte ormanda korkmadan gezmemi sorgulamasına gerek yoktu.
“Seviyorsun sanırım sende sabah sporunu?”
“Rahatlatıyor. Özellikle bu yıl sınava çalıştığım için kendime zaman ayırmak ve dinç kalabilmek için iyi bir yöntem diye düşündüm.”
“Batur’a aynısını söyledim. Sabah sporunun onu dinç tutacağını. Ama o sabah erken kalkmanın onu nasıl dinç tutacağını sorguladı.”
Güldü. Sırtı banka yaslıydı. Hafif bir şekilde bana doğru dönmüştü. Boyu benden uzun olduğu için başımı yukarda tutmak zorunda kalıyordum. “Herkes sen ve ben gibi sabah insanı değil.”
“Haklısın.”
“Sabah sporunu yaptın mı yoksa az önce bankta yatman tam olarak spor muydu?”
“Biraz yürüyüş yapıp doğanın sesini dinlemek için yatmıştım.”
Biraz yürüyüşüm tam olarak bir saat sürdüğünü söyleme gereği duymadım.
“O zaman benimle de biraz yürüyebilirsin?”
Teklifiyle beraber kolumda ki saate baktım. Daha annemlerin uyanmasına çok vardı. Biraz daha vakit geçirebilirdim. Hem de Giray ile ilgili bir şeyler öğrenebilirdim. Bu benim için iyi bir fırsattı. Banktan kalkmış ve beni de kaldırmak için elini uzatmıştı. Bandajlı elimle elini tutup destek alarak kalktım. Yan yana orman yolunda yürümeye başladık.
“Anladığım kadarıyla sadece yürüyüş yapmak için gelmiyorsun. Doğayı da seviyorsun.”
Konuşmasıyla beraber başımı yan bir şekilde ona çevirmiştim. Bana doğru kısa bir bakış attıktan sonra önüne geri döndü. “Doğanın sesini dinlediğini söyleyince,” diyerek cümlesini açıkladı.
“Evet, doğayı, içinde ki canlılığı ve renkleri seviyorum. İnsanı her şeyden uzaklaştırıp başka yerlere götürüyor sanki.”
“Bu konu da katılıyorum. Hayatın karmaşasından ve stresinden uzaklaştırıyor.”
Bakışlarını yoldan çekip bana baktı. “Tek kardeşin Batur mu? Başka kardeşin var mı?”
“Hayır. Sadece Batur ve ben.”
“Ne kadar güzel. Bende bir kız kardeşim olmasını isterdim. Batur gerçekten çok şanslı.”
“Bunu Batur’a da söyler misin?”
“Neyi?”
“Şanslı olduğunu.”
Demek istediğim şeyi anladığında güldü. “Kardeşler arası anlaşmazlıklar olur.”
“Öyle tabi ama dalga geçiyorum. Bizim abim ile pek anlaşamadığımız olmuyor. Tabi onu Pes’te yenmediğim sürece.”
“Vay, gerçek maçlarda iddialı olduğun gibi bilgisayar oyunlarında da iddialısın.”
“İki erkekle büyümenin avantajı diyebiliriz.”
“Eğlenmiş olmalısınız. Deva, Batur ve sen.”
“Evet, bir de küçükken pek arkadaş edinemezdim aslında hala öyle. Bu yüzden hep onlarla takıldım.”
“Neden? Biz arkadaşız. O kadar da zor olmadı arkadaş olmamız.”
Gözlerimi gözlerine diktiğimde bana sıcak bir gülümseme yolladı. O an gerçekten arkadaş olduğumuzu hissettim.
“Sen, sen çocukken nasıldın? Eliz ile mi oynadın sürekli?”
“Yani, dokuz yaşından sonra hep Eliz ile birlikteydik.”
Dokuz yaş. Benden bir yaş büyük olduğuna göre tesisten kurtulduktan sonra olmalıydı. Varsayımım doğru muydu? O gördüğüm çocuk Giray olabilir miydi? Öncesini sorup sormamakta çok kararsız kaldım. Eğer hatırlıyorsa bu soru onu gerebilirdi. Bunu istemiyordum. Ama emin olmam gerekiyordu. Ortak bir noktamız olup olmadığına.
“Dokuz yaş mı? Peki, öncesinde burada değil miydiniz?”
Doğal bir soru olmuştu değil mi? Her insanın sorabileceği tarzda.
“Öncesinde İzmir de yaşıyorduk. Babamın işi nedeniyle. Daha sonra İstanbul’a taşındık.”
Gözlerine baktığımda herhangi bir yalan belirtisi görememiştim. Bunun yanında gergin olduğuna dair de bir şey hissedememiştim. Bu tuhaftı. Gerçekten tuhaftı. Sabah ki çiftin duygularını sezmemiş olsaydım şu an tüm yeteneğimi kaybetmiş olabileceğimi düşünebilirdim.
Yalan söylemiyordu ve gerginde değildi. Söyledikleri gerçek miydi? O zaman bu onu tesiste ki çocuk olmadığını kanıtlardı. Peki, ona dokunduğumda gördüklerim? Ne anlam ifade ediyordu ki?
“Çocukluğunun bir kısmı İzmir de geçti demek ki. Ne kadar güzel. Biz de birkaç şehir gezdik şimdiye kadar.”
“Farklı yerler görmek senin için iyi olmuştur.”
“Sayılır.”
Giray ile yaptığımız kısa muhabbet ardından aklımda daha çok soru işareti oluşmuştu. Hislerim bana yalan söylemediğini söylese de nedense mantığım pek buna inanmıyordu. Acaba Giray olanları hatırlamıyor olabilir miydi? Tesiste yapılan bir çok testin çocuklarda yan etki yapabileceğini biliyordum. Tesisteyken bilim insanlarının aralarında ki konuşmalarına birkaç kez şahit olmuştum. Yaptıkları deneylerin ileriye dönük beyin aktivitelerinde değişiklik yapabileceği yönündeydi. Eğer öyleyse belki de Giray çocukluğuna dair bir şey hatırlamıyor olabilir ya da kafa karışıklığı yaşıyor olabilirdi.
Diğer bir düşüncem ise kendisinin çok iyi bir yalancı olduğuydu. Tesiste tam olarak ne tür deneylere maruz kaldığını bilmiyorum. Belki de duygularını kontrol etme konusunda çok iyiydi. Bu da onun az önceki soruda neden gerilmediğini çok iyi bir açıklardı.
Aklıma gelen son düşünce ise benim git gide kafayı yememdi. Çevremde olan her şeyi ve herkesi neden geçmişimle bağdaştırmaya çalışıyordum. Gördüklerim her zaman doğru olmayabilirdi. Evrenle aramda bir bağlantı olabilir ancak bu benim yanlış algılamamdan kaynaklı da olabilir. Giray’ın kolumdan tuttuktan sonra gördüğüm tavşan, kaplan ve yüzük figürleri belki de tesadüftü. Belki de sadece öyle denk gelmiştir. Bunu bilemezdim. İç güdülerimi daha o kadar geliştirememiştim. Bir şeyde emin olmak için o konuda elimde net bir kanıt olması gerektiğine inanıyordum. Giray ile konuşmalarımızdan çıkan sonuç ise gördüklerimin sadece bir tesadüften ibaret olduğuydu.