Denek 99
Canlı yaşamı belli bir sistem üzerine kuruluydu. Bu sistemin kanunları kırmızı net çizgilerle korunuyordu. Her canlı yaşar ve ölürdü. Bu sistem kesinlikle değişemez. Zaten insanlar için bunun değiştirilmesi mümkün bile değildi. Çok eski çağlardan itibaren insanların büyük bir kısmı sonsuz yaşamın iksirini arıyorlardı. Ölümsüzlük. Her insanın içten içe arzuladığı ve ulaşamadığı bir hayaldi. Peki, gerçekten bir hayal miydi? Bilim insanlarımız her dönem evrenin yeni sırlarını keşfederken ve evren hakkında bildiklerimiz daha hiçbir şeydi. Peki, her keşfedilen yeni sır tüm insanlıkla paylaşılıyor muydu? Dünyanın karanlık bölgelerinde yapılan deneyler insanlarla paylaşılıyor muydu? Bu tabi ki büyük bir hayırdı. Çünkü insanlığın koruması gereken bir sistem vardı ve bazı şeyler diğer insanlardan her zaman saklanırdı. Ülke yöneticileri vatandaşların ayaklanmasını ve sorular sormasını asla istemezdi. Bu yüzden bu deneyler ve sırlar büyük bir gizlilikle saklanırdı. Evrenin sırları içinde ki o küçük parçadan biri de bendim. Bir deneyin sonucunda orta çıkan ve kontrol edilemez bir felaket.
Annemin ya da babamın kim olduğunu bilmiyordum. Tek bildiğim bir dört tarafı okyanusla çevrili bir ada da bir araştırma tesisinde doğmuş olmamdı. Tesiste canlı dnaları üzerinde araştırmalar yapılırken anne ve babamdan alınan dnalara sonucu ben doğmuştum. Bu tesiste tam 8 yılımı geçirmiştim. Her geçen yılda öğrendiklerimle beraber bildiğim tek bir gerçek vardı. Bu tesisin insanlığın yarardan çok zarar vereceği ve bunların son bulması gerektiğiydi. Benimle birlikte.
Bembeyaz odanın içinde bulunan beyaz çarşafların içinde ki yatağımda uzanıyordum. Yatağımın hemen yanında beyaz bir dolap onun yanında beyaz bir masa ve sandalye vardı. Odamda bulunan beyaz kapı banyoya açılıyordu. En köşede yatağımın karşı duvarında bulunan yeşil kapısı ise buraya girişin tek yoluydu. Her sabah yeşil kapının üstünde bulunan dijital saat 06.00’ı gösterdiğinde odamın içinde müzik çalmaya başlar ve odanın ışıkları otomatik olarak açılırdı. Bu kalkıp hazırlanmam için bir uyarıydı.
Bugün diğer günlerden daha farklıydı benim için. Gördüğüm rüyalar zamanımın azaldığını gösteriyordu. Uyuyamıyordum. Her yeni deneyde sonuçlarından korkarak başarıya ulaşmaya çalışıyordum.
Gözüm dijital saatin kırmızı rakamlarına odaklanmış bir şekilde yataktan kalkacağım zamanı bekliyordum. Dijital saat 06.00’ı gösterdiğinde her sabah duyduğum müzikle beraber ışıklar açıldı. Penceresi bile olmayan odam tavanda ki ışıklar sayesinde aydınlandığında yataktan kalktım. Dolaptan beyaz eşofman ve beyaz tişörtüm olarak duş almak için banyonun kapısına ilerledim. Beyaz kapıyı açarken derin bir nefes aldım. Her zaman ki gibi davranıyordum değil mi? Beni kameralarla izleyen görevlilerin bende ki farklılığı sezmemesi için kendimi kasıyordum. 8 yaşında ki bir kız olarak en fazla ne kadar oyunculuk sergileyebilirdim. Normal bir günümmüş gibi rutinlerimi gerçekleştiriyordum. Duşun altına girip sıcak suyu açtım. Elime bir miktar şampuan döküp saçımı yıkamaya başladım. Duş almayı çok seviyordum. Çünkü bu işlem yapmak zorunda olmadığım ve kendi isteğimle yaptığım tek şeydi. Her günüm ne gibi özelliklerim olduğuna dair yapılan deneylerle geçiyordu, deneylerden arta kalan zamanlarda ise birçok ders alıyordum. Matematik, fizik, tarih, felsefe ve dil dersleri.
Ben neler yapabiliyordum peki? Diğer insanlardan, diğer canlılardan ne gibi bir farkım vardı. Uzun zamanlı araştırmalara göre her şeyin kendine özel bir titreşimi, frekansı vardı. Evrenin, betondan yapılmış binanın, masanın üstünde duran cam bardağın… Her şeyin kendine özel bir titreşimi bulunuyordu. Eğer bu titreşimi yakalayıp onunla aynı frekansa geçebilirseniz onu yönlendirebilir ve aynı zamanda yok edebilirdiniz. Ve bunun için ona dokunmanıza bile gerek yoktu. Bunu sadece beyin gücünüzü kullanarak yapabilirdiniz. Tabi bu çok zor bir işlemdi. Diğer insanlar için. Benim için değil.
Şu anda sadece eşyaları hafifçe kaydırabiliyor ve bir cam bardağı sadece düşünce gücümle parçalara bölebiliyordum. Bu deneyde görevli bilim insanlarına göre yapabileceklerim bunlarla sınırlı değildi. Öğrenmem gerekiyordu. Konuşmayı, yürümeyi, yazmayı öğrendiğim gibi yavaşça yapabileceğim her şeyi deneyerek öğrenmem gerekiyordu. Öğrendiklerimin bu tesis için ne gibi bir yararı olacaktı?
Evrenin sistematiği içinde küçük bir parça olan dünyayı yönetmek için mi? Her insanın içinde yer alan diğerlerinden daha üstün olma arzusu, başta ki kişi olmak, istediği her şeyi yapabilen tek insan olmak. Sistemin içinde yer alan ve sistemi kendi istediği gibi yönlendirmek isteyen kişiler vardı. Ben onlara doyumsuzlar diyordum. Bu dünya da yaşayıp normal bir hayat mücadelesi yaşayıp ve en önemli işleri her gün nefes almak dışında güç arzusu, daha fazlasına sahip olma arzusu için yanıp tutuştukları için.
Tesisin kurulmasını ve finansmanını sağlayan adamın sadece bu dünyayla ilgili planları olmadığını biliyordum. Çünkü bilim insanlarının düşündüğünün aksine sadece eşyaları hareket ettirmekten çok daha fazlasına sahiptim. Ancak onlar bunu daha fark edememişlerdi.
8 yaşında olmam çevremdekileri fark edemediğim anlamına gelmiyordu. Beden yaşıma göre beyin yaşımın daha ileri seviyede olduğunu biliyordum. Kendi ürettiğim teoriye göre insan düşüncelerini hissedebiliyordum. Bu düşünceler sonucu gerçekleşen gerçekliği her gece rüyamda görebiliyordum. Bu sayede tesisin geleceğine dair korkunç kabuslara sahiptim. Gördüğüm kabuslar bana iki farklı felaket senaryosu sunuyordu. Biri bu tesisin benimle beraber yok olmasıyla ilgili ve diğeri ise bütün çalışmaların başarıya ulaşıp dünyanın ve tabi insan yaşamanın yok olmasıydı.
Kısa bir duşun ardından, duştan çıktım. Kıyafetlerimi giyerek lavabonun karşısına geçtim. Lavabonun önünde ki kısa basamağa çıktım ve aynayla aynı hizaya geldim. Aynanın buğulanmış yüzeyini silerek kendime baktım. Lavabo boyuma göre biraz yukarda kalıyordu. Bu yüzden basamak boyumu eşitlenmek için koyulmuştu. Ayna da gözlerimin içine bakarken orda daha önce hiç hissetmediğim korkuyu hissettim. Her ne kadar günden güne karanlık günlere yaklaştığımı bilip kendimi hazırlasam da içimde ki gerçek hayatı görmemiş olan o çocuk korkuyordu. Ben de herkes gibi normal bir hayatım olsun isterdim. Ben de her çocuk gibi okula gidip arkadaşlarım olsun isterdim. Diğer her insan gibi bir ismimin olmasını isterdim. Gözlerimde ki korkuya bakarak kendi kendime mırıldandım. “Belki başka bir hayatta, başka bir gün.” Tek umudum buydu benim. Eğer yeniden doğarsam bu sefer normal biri olarak doğmak istiyordum.
Aynada son kez kendime bakıp banyodan çıktım. Kapının kenarında duran beyaz ayakkabılarımı giydim. Ve saat tam 6.30’u gösterdiğinde yeşil kapı iki yandan açıldı. Kapının önünde duran iki koruma ve bir kadın araştırmacı beni bekliyordu. Kadın araştırmacının ismi Selma’ydı. Selma’nın sarı saçları, mavi gözleri ve her insanın büyüleyen güzel bir gülümsemeye sahip biriydi. Beni her zaman bu kapı açıldığından güzel gülümsemesiyle karşılardı. Yanında ki iki adamın ise yüzleri siyah maskeyle örtülüydü. Kıyafetleri de siyahtı. Korumaların elinde hiç silah görememiştim. Tam olarak neyi koruduklarından da emin değildim. Beni mi koruyorlardı yoksa etraftakileri benden mi koruyorlardı. Ve sorulabilecek en önemli soru şuydu? Eğer bir şey yapacak olsam etraftakileri benden koruyabilirler miydi?
Korumaları incelerken sağımda kalan korumayla göz göze geldim. Kahverengi gözlü bir adamdı. Maskesinden dolayı yüzünü göremesem de sanki bana gülümsüyor gibiydi. Gözlerinde şefkati görmüş olmam benim bir hayal ürünüm müydü emin değilim.
“Günaydın 99.”
Selma’nın sesiyle gözlerimi korumanın gözlerinden çekip Selma’nın gözlerine diktim ve cevap olarak sadece başımla onayladım. Hafif bir gülümsemeyle karşılık verdiğinde dikkatim gülümsemesine çekilmişti. Bir kadının gülümsemesi hem bu kadar güzel olup hem de karanlık olabilir miydi? Üstümde yaptığı deneyler, deneyler sırasında attığım çığlıklara rağmen her seferinde beni gülümseyerek karşılaması o kadar da güzel gözükmüyordu gözüme.
Geriye doğru dönüp yürümeye başladığında onu takip ettim. Aynı zamanda geçtiğimiz koridoru inceliyordum. Diğer günlerden bir farkı yoktu. Koridorun zemini kırmızı fayanslarla döşenmişti. Duvarlar beyaz renkliydi. Düğmeler ve kapılarda fayansla uyumlu olarak kırmızıydı. Koridorun sonuna geldiğimizde yine yeşil renkli bir kapı vardı. Yeşil kapının üstündeki mekanizma yüzlerimizi tarayıp onayladığında kapı iki yana doğru açıldı. Yanımızda ki korumalar bu kapıya kadar eşlik edip ortadan kaybolurlardı. Bu oda deneyler sırasında eşyalara odaklandığım sıra da beyin hareketlerimi inceledikleri bir yerdi. Odanın tam ortasında tavandan aşağı sarkan bir cihaz ve cihazın hemen altında bir koltuk vardı.
Selma önden ilerleyip koltuğun yanında durduğunda hemen arkasından yavaş ve temkinli adımlarla yürüyüp koltuğa oturdum. Cihaza bağlı olan balığı kafama yerleştirdi. Elime, göğsüme ve bacaklarıma kabloları bağlayıp cihazın ekranından verileri kontrol etti. Bir sorun olmadığını anladığında geriye çekilip diğer bilim insanlarının yanına gitti. Odanın en kenarında diğer tarafı göstermeyen bir camlı oda daha bulunuyordu. Tahminlerime göre bu oda da deneyleri izlemeye gelenler vardı. Tesise maddi yatırım yapan ve onu kuran kişiler.
Bu oda da girdiğim deneyler şimdiye kadar sadece birçok eşyayla ilgiliydi. Cam bardak, kağıt bardak, tahta bardak… Her türlü malzemeden yapılmış eşyaları hareket ettirebilme özelliğim test ediliyordu. Farklı maddelerden olsa bile eşyaları hareket ettirebiliyor muydum? Ne kadar sürüyordu? Ne kadar enerji harcamam gerekiyordu? Bana karşı yan etkileri var mıydı? Bütün bunların cevapları aranıyordu.
Her maddenin her nesnenin kendine ait frekansı ve titreşimine odaklanıp onları yönlendirebiliyor ya da tuzla buz edebiliyordum. Bu ilk zamanlar benim için zorlayıcı olsa da zamanla sadece saniyelerimi almaya başlamıştı. Şu ana kadar bilim insanlarının bende tespit ettikleri özelliklerden biriydi sadece bu. Diğer adıyla telekinezi. Düşünce gücüyle eşyaları, nesneleri hareket ettirebilme. Bunun yanında kendim keşfettiğim özelliklerde vardı. İnsanların düşüncelerine göre olma olasılığı yüksek olayları görebiliyordum. Bir süredir yapılan deneylerin en sonuncusu ise var olmayan bir şeyi oluşturabilmek. Mesela ateş…
Cihazla beraber etrafım büyük ve şeffaf bir kalkan tarafından kapatıldı. Bunun amacı herhangi bir eksilikte çevremdekilere zarar vermememdi. Selma hanım, yardımcı asistanlardan biriydi. Deneylerin başında ki kişi Prof. Ahmet Kalkan’dı. Profesör önünde ki mikrofon düğmesine tıkladı. “Tarih 6 Haziran 2007. Denek 99, seviye 5 ve deneme 46.” Mikrofon düğmesinden elini bir saniyeliğine çekip elinde ki nota bakıp devam etti. “Evet 99, şimdi önünde bulunan boşlukta bir ateş topu yaratmanı istiyorum. Odaklan ve ateşin orda olduğunu düşün.”
Vakit gelmiş miydi? Günlerdir rüyalarıma giren tesisin sonunu getiren o sahne canlandı gözümün önünde. Rüyamda ki tarihle uyuşuyordu. Buna göre 50. denemede ya bu tesis yok olacaktı ya da devam edecekti. Rüyamdaki o anı düşünmeye çalıştım. 50. Deneme sırasında ne olduğunu bilmiyordum. Kesik görüntüler dışında hatırladığım pek bir şey yoktu.
Gözlerimi hemen önümde ki boşluğa odakladım. Zihnimde kocaman bir ateş topu hayal ettim. Yapabilirsin. Kendimi o kadar sıkmıştım ki tırnaklarımın avuç içlerime bastırdığımı bile bir süre sonra fark etmiştim. Geçen dakikalar içinde cihaz verilerinde bir şey değişmeyince mikrofandan profesörün sesini duydum. “99 bir süre durabilirsin.”
Gözlerimi camın diğer tarafında ki insanlara çevirdiğimde herkesin sessiz bir şekilde yanlarında ki kişilerle konuştuklarını gördüm. Odanın diğer köşesinde yer alan odanın camına çevirdiğimde içimde istemsiz bir ürperme belirmişti. Orda birleri vardı. Hem de kötü enerjili birileri. Kısa bir süre sonra profesörün sesini duydum.
“Yeniden deniyoruz. Deneme 47. Bir, iki, üç…”
Geri sayımın ardından bu sefer gözlerimi kapatıp odaklanabilmek için elimi boşluğa yönelttim. Zihnimde canlandırdığım ateş topunun avuçlarımın içindeymiş gibi hissetmeye çalıştım. Bu sırada cihazdan bazı sesler geldiğinin farkındaydım. Yapabiliyor muydum?
Cihazda ki sesler azalıp yok olunca ve ortaya bir şey çıkmayınca bu seferde başarısız olduğumu anlamıştım. Zaten başarmak istiyor muydum ondan da pek emin değildim ya. Profesör yeniden durdurduğunda düşündüm. 8 yılımı geçirdiğim bu tesiste yapılan deneyi, diğer deneklerin çığlık sesleri ve bazen denk geldiğim cesetlerini. Böyle bir hayata doğmak için önce ki hayatımda nasıl bir günah işlemiştim.
Rüyalarımı düşündüm. Geleceğe dair olanları. Deneyler sonucunda dünya da yaşanabilecek olan felaketleri. Dışarıda hiçbir şeyden haberi olmayan yüzlerce masum insanı. Sadece güç ve sistemin içinde söz sahibi olmaya çalışanlar yüzünden çekecekleri acıları düşündüm. Bütün bunlar bitebilirdi. Bu sırada profesörün yeniden sesini duydum.
“Deneme 48.”
Ve geleceği belirleyecek olan o ana son 2…