10

4081 Kelimeler
Kütüphane, ana kaleye bağlı yüksek bir kuleye inşaat edilmişti. Sekiz katlıydı. En üst kata kadar ulaşan tek sarmal bir merdiveni vardı. Her katta yüksek raflar bulunuyordu ve bu raflara sıralanmış binlerce kitap, birilerinin gelip kendilerini okumasını bekliyordu. İçeriye ayak bastığım andan itibaren burayı sık sık ziyaret ettiğim hissine kapıldım. Çok tanıdık bir atmosferi vardı. Elisa'nın okuma yazma yeteneklerine sahip olmayı garip bulmuştum ama asıl garip olan onun gezip gördüğü, yaşadığı ortamlara yabancı hissetmemeye başlamamdı. Kütüphaneye gitmeye karar vermiştim ama kütüphanenin nerede olduğunu kimseye sormamıştım, bilmememe rağmen ayaklarım beni buraya kadar getirmişti. Bu da Elisa'nın bedenini kullanıyor olmamın bir getirisi olabilirdi. Belki Elisa'nın ruhu hiçbir yere gitmemişti, aynı bedenin içinde beraber yaşamaya devam ediyorduk. Eğer bu mümkünse bazı şeyleri açıklamak daha kolay hale gelirdi. Kütüphane görevlileri yanıma gelip beni sıcak ve içten bir selamlamayla karşıladılar. İlgililerdi. Kütüphanenin merkezine hazırlanmış ve kullanıcısı için özel olarak düzenlenmiş bir bölmeye kadar eşlik ettiler. Bu bölmede duvar yoktu, kapı yoktu. Açık bir alandı, yalnızca etrafı kitap raflarıyla çevrili olduğu için geniş bir odayı andırıyordu. Kafamı kaldırıp yukarıya baktığımda gökyüzünü izlenebileceğim büyük yuvarlak bir tepe penceresi olduğunu görüyordum. Pencerenin etrafındaki tavan süslemelerinde ayın evreleri ve gezegenler resmedilmişti. Köşelere yerleştirilmiş kaymak taşından heykellerin bazıları kadın ve bebek figüründeydi bazılarıysa granit dokulu grotesk yapılardı. Odanın bir köşesinde haritalar istifliydi, diğer bir köşesinde de küre şeklinde dünya modeli bulunuyordu. Üç ayak üzerine kurulmuş, yönü gökyüzüne çevrili bir çeşit teleskop ve onun hemen yanında da bakır usturlaplar duruyordu. Dük'ün gök bilimine karşı ciddi bir ilgi duyup duymadığını merak ettim. Çünkü gördüğüm eşyalar yalnızca bir hobi olmak için çok fazlaydı. Yerler Mei hanedanlığından ve diğer doğu hanlıklarına has, zengin renk ve desenlere sahip ipek halılarla döşenmişti. Bordo renk kadife kaplı koltuklar ve içi kuş tüyleriyle doldurulmuş yumuşacık ve rahat büyük minderler vardı. Kuzeye has kara orman çamından yapılmış yüksek çalışma masası ve onun hemen çaprazında aynı materyalden yer masası duruyordu. Gözlerimi kapattığımda Elisa'yı burada hayal edebiliyordum. O, yer masasında resim yaparken, Dük Orion da çalışma masasında evraklarla meşgul bir haldeydi. Orion'u yalnızca donuk bir ceset olarak görmüş olsam da tebessüm eden yüzünü görebiliyor, sesini daha önce hiç duymamış olsam da "Elisa," diye seslenen sevgi dolu sesini duyabiliyordum. Başımda beni rahatsız eden yeni bir ağrı belirdi ama neyseki ilaç kullanmamı gerektirecek kadar şiddetli değildi. Bir süre sonra varlığını bile unuttum. Yerleşmek için çalışma masasındansa yer masasını seçtim. Yüksek koltuğa oturduğumda ayaklarımın yere değmeyip, havada sallandığının bilincinde olmak sinirlerimi bozuyordu. Kollarımın incecik bir dal gibi güçsüzlüğü, ayaklarımın yere değmeyecek kadar kısalığı kötü bir şaka gibi hissettiriyordu. Kütüphane görevlisi, kendisinden istediğim tarihleri kapsayan onlarca kitabı yanıma bıraktı ve kendisine ihtiyacım olduğu takdirde seslenmemin yeterli olacağını söyleyip yanımdan ayrıldı. Ancak seslensem de beni duyabileceğine dair şüphelerim vardı, yaşlı adam, normal konuşmamı bile takip etmekte zorlanmıştı. Ne söylediğimi duyabilmesi için sesimi birkaç seviye yükseltmek zorunda kalmıştım. Muhafızlarımı gönderdim. Kitap okurken korunmaya ihtiyacım yoktu. Yalnızca iki kişi kaldığımızda hizmetçim Mandy'e de beni yalnız bırakmasını söyledim. Ben kitap okurken birinin yanımda olup, ağzımdan çıkacak en küçük bir istek için diken üstünde beklemesi sinir bozucu olurdu. Her ne kadar bunu yapmak için istekli görünse de gitmesi, yalnız kalıp araştırmama odaklam için en iyi seçenekti. "... ama peki ya kahvaltınız, leydim?" diye sordu endişeli bir sesle. "Karnım aç değil. Şimdi gidebilirsin." diye mırıldandım tüm ilgimi kitaplara verirken. Tekrar başımı kaldırdığımda yalnızdım. Birkaç saat sonra beni kontrol etmek için uğradığında elinde bir tepsi de vardı. Tepsinin içinde koca bir bardak dolusu meyve suyu ve onunla uyumlu atışmalık kurabiyeler vardı. Getirdiklerini yanıma bırakıp, geldiği gibi sessizce ayrıldı. Neyseki beni benden daha çok düşünüyordu çünkü okumak çok yorucu bir hal almış, yoruldukça karnım kazınmaya, açlık kendisini hissettirmeye başlamıştı. Meyve suyundan içerken kaldığım yerden okumaya devam ettim. Bir çok kitaba göz atma şansım oldu. İmparatorluğun kuruluşu olarak kabul edilen savaş ve onun hemen ardından gerçekleşen olayların, hemen hemen benim aktardığıma uyumlu bir şekilde detaylandırıp kaleme alındığını gördüm. Buna ek olarak Belgarde adındaki bir tirandan da bahşedilmişti. Kim ve nasıl biri olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu ama bu ismi daha önce bir rüyamda da duyduğum için okumaya devam ettim. Belki Dianthe'ye dair bir bilgiye de ulaşabilirdim böylece. Kitapta Belgarde'nin Thera kıtasında hüküm sürmüş eski bir krallıktan geriye kalan derebeylerinden biri olduğundan bahsediliyordu. Zengindi. Aç gözlüydü ve acımasızdı. Emri altındaki paralı asker birliklikleriyle köy ve kasabaları yağmalamış, haksız vergilerle köylüleri borçlandırmış ve borçlarının karşılığındaysa insanları kölesi yapmıştı. Ona tiran demekte haksız değillerdi. Kadın erkek, genç yaşlı ayırt etmeksizin insanları zincire vurmuş, zorla madenlerde çalıştırmıştı. Yaptığı işkenceler ve yol açtığı sefaletle milyonlarca insanın ölümüne sebep olduğu yazıyordu ta ki, Lenox tarih perdesindeki yerini alana kadar. Lenox, Belgarde'yi öldürdüğünde halkın kurtuluş için beklediği kahramanın takendisi oluvermişti. Halk Lenox'u hükümdarları olarak kabul etmişti. Fetihleri ve ilhak ettiği toprakların ardından onun adına nice şarkılar bestelemiş ve kahramanlık destanları yazmışlardı... Elime aldığım her kitapta bilginler tek bir kalemden çıkmış gibi ona övgüler dizmişlerdi. İmparatorluğun Thera kıtasını nasıl ihya ettiğine dair eserleri okumayı kestim, bir noktadan sonra tekrara düşmüş ve sıkıcı bir hal almıştı. Asıl ilgi çekici içeriğe sahip olan kitabı okumaya başladım. İstediğim kitaplarla alakalı değildi, araya karışmış gibi görünüyordu ama bir şekilde ilgimi çekmişti. Çok eski bir elyazmasıydı. Kapağında tapınağın güneş motifi işaretliydi ve her sayfa başında sayılar yazılmıştı. O yüzden bir tapınak rahibinin günlüğü olduğunu tahmin ettim. Rakamlar doğru sayıları ifade ediyorsa günlük, zaman kadar eski bir eser olmalıydı. Mevrubahis yüzyıllar değildi, olayla binlerce yıl öncesine dairdi. İçeriği farklı bir lisanda yazılmıştı ama bir şekilde onu anlamakta da sıkıntı yaşamadım. Antik lisan mı? diye kendi kendime sorguluyordum. Dük'ün Elisa'ya bu lisanı okuyup yazmayı öğrettiğini biliyordum. Ama belli ki bir yetenek olarak bana da aktarılmıştı. Günlüğü okudukça hızlı hızlı sayfaları çevirmeye başladım. Geldiklerini gördüğümüzde çok mutlu olduk, yollarına çiçekler serptik ve onların önünde saygıyla eğildik. Ancak... onlar bizlere sonsuz gibi gelen bir geceyi yaşattılar. Sabahımızı kana buladılar ve bizleri ölümden beter acılarla tanıştırdılar. ... Tanrılar bizlere sırtlarını dönmüş olmalı... Dualarımız sessiz yardım çığlıklarımız oldu, ama asla cevap vermediler. ... Karanlık kanatlı yarı tanrıların gazabı için kime sığınacağımızı bilmiyorduk. ... Çok güçlüler... Onların karşısındayken kendi bedenimizin bile kontrolünü kaybettik. Kendi kılıçlarımızla kendi boğazlarımızı kestik ve gördüğümüz son şey onların güzel yüzlerindeki duygusuz gözler oldu. ... Kanları ve büyülerle yaşamı zehirlediler. Hayvanlar çılgınlaştı ve herbiri insan kanına susamış canavarlara dönüştü. Daha önce görülmemiş ölümcül hastalıklarla savaştık. Derilerimiz kuruyup, çatladı. Kan kustuk. Etlerimizin arasından siyah kan aktı ve öksürüklerimiz boğazımızı parçaladı. Onlara başkaldıran her insan bu korkunç sonu yaşadı. ... Lütuf verilmiş insanlar ortaya çıktı. Tanrılar sesimizi duymuş ve bizlere acımış olmalı. Büyümüz Thernlerin kara büyüsünden farklı, içimizdeki yaşam gücüne bağlı. İlk büyücü, bizlere yol gösterdi. Savaşçı, bizleri korudu. Anneden bitkilerin simyasını ve kız kardeşimizden ışığın şifa gücünü öğrendik... ... Dokuz ölümsüzü tek tek öldürmeyi başardık ve bedenlerinin rüzgarda savrulan küllere dönüşünü izledik. ... Günlüğün son sayfasını da okuyup kapattım. Yeryüzünü kaosa boğmuş olan, Thern adındaki bir ırktan bahsediliyordu. Bu varlık karabüyü kullanabiliyordu. Ölümsüzdü. Güçlüydü ve aynı Asura'nın da sahip olduğu gibi herbirinin gece göğü renginde tüylü kanatları vardı. Bu ırk, yarı tanrı olarak görülüyordu. Bu şekilde doğmamış, karabüyülerle yaratılmışlardı. Herbiri erkekti ya da bilinen bir kadın Thern yoktu. İnsanlar onları öldürmeyi ve varlıklarını yeryüzünden silmeyi başarmışlardı ama bu durum binlerce yıl sonra ortaya çıkan tek Thern'i, Asura'nın varlığını açıklamayı imkansız kılıyordu. Gizlenerek hayatta kalmış bir Thern'in insandan doğan melez çocuğu olabilir miydi? Bir fikrim yoktu. Asura'ya dair bir bilgi edinmek için yaptığım araştırmam, onun doğumuna kadar ulaşmıyordu. Kuzeyli bilginler Asura'yı bir tehdit olarak görmüş ve onun güçlerine ve yaptıklarına dair bilgileri not etmişlerdi. Asura, karanlığı bir madde gibi yönetebiliyordu. Yasaklı olan karanlık büyüyü kullanabiliyordu. Hızlıydı, canavarları ya da düşman olarak gördüğü her kim olursa olsun bir hiçmiş gibi öylece öldürebiliyordu. Yılllar geçmesine karşın asla yaşlanmıyor ve her ne kadar ağır yaralanırsa yararlansın kısa süre içerisinde iyileşebiliyordu. O bir ölümsüzdü. Eylemleri iyilik adına yapılsa da varlığı saygıdan çok korku uyandırıyordu. Kral Lenox'un Asura'yı bir kardeş gibi gördüğü kayıtlara geçmişti. Birlikte fetihlere çıktıklarından, tek bir bayrak altında yönetilmeye karşı çıkan derebeylerine diz çöktürdüklerinden ve sonunda hedeflerine ulaştıklarından bahsediliyordu. Lenox tahtında oturup impartorluğunu genişletmenin planlarını yaparken, Asura kardeşi için savaş meydanlarının iblisi oluvermişti. Karşısına çıkanın canavar ya da insan olduğunu gözetmeksiniz öldürmeye devam etmişti. Asura'ya dair bulabildiğim son kayıt, Lenox'un ömrünün doksanıncı kışında ölümüne dairdi. O gün başkenti terk etmişti ve kendisine sunulan topraklara dönmüştü. Aradan geçen yüzyılların ardından bile bir daha imparatorluğun başkentine dönmemişti. Kimse bir ölümsüzün taştan kalesinin içinde yüzyıllardır neler yaptığını nasıl yaşadışını bilmiyordu. ... Araştırmamın asıl amacına, Dianthe'ye gelecek olursam elimde kocaman bir hiç vardı. Kurabiyelerden birini elime aldım ve önümdeki tapınak kayıtlarına dair bir başka kitabının sayfasını çevirirken kurabiyeden de ısırık aldım. Kurabiye kıyır kıyırdı, ısırmamla birlikte ağzımda dağılması bir olmuştu. Baskın tereyağı tadı, içindeki iri taneli ceviz parçacıkları, kuru üzüm ve tarçının eşsiz uyumuyla enfesti. Karnımın üstüne uzanmıştım. Ayaklarımı kaldırıp sallarken bir mırıltı çıkarıyordum. Okuduğum kitabın da diğer onlarca kitap gibi gereksiz detaylara boğulmuş olduğunu ve aradığım bilgilere sahip olmadığını düşünmeye başladığımda kapağını kapattım, elediğim diğer kitaplardan oluşan yığının yanına bıraktım. Öyle ki kitaplar boyumu aşacak kadar yüksek kuleler oluşturmuştu bile. Sırtüstü döndüm ve tepemdeki parlak günışığına doğru baktım. "Neden bu kadar zor olmak zorunda ki?" diye mırıldandım. İstemediğim kadar bilgiye boğulmuştum ama Dianthe'ye dair bir bilgiye ulaşamamıştım. "Ne doğduğu zamanı biliyorum ne de hangi aileye mensup olduğunu... Elimdeki tek bilgi ne zaman öldüğüydü... Ancak katilinin bile gerçekten o adam olduğundan emin değilim... " Gördüğüm ilk rüyayı düşünüyordum. Dianthe'nin Asura'nın kolları arasında can verişine şahit olduğumu, öylece uzak bir köşeden neler yaşandığını izlemek zorunda bırakılışımı... Eğer olaylar gerçekten gördüğüm şekilde yaşanmışsa ki rüyalarımın doğruluğundan bile emin olduğum pek söylenemezdi. Ama eğer ki doğruysa, Dianthe'nin kanlar içindeki halini görmüştüm ama o andan öncesini bilmiyordum. Olayın nasıl gerçekleştiğini görmemiştim. Gerçek katilin Asura olup olmadığını söyleyemezdim. Asura'nın gözünün dönüp de sevdiği kadına kıymasına sebep olacak ne olabilirdi ki? Biri ya da bir şey onu bunu yapmak zorunda bırakmış olabilir miydi? Emin değildim. Bildiğim tek şey Dianthe'nin son nefesini verirken bile Asura'ya gönül koymadığı ve onu kendi aşkını kaybedişinin yıkıcılığından özgür bıraktığıydı. Daha önce hiç tanışmamışlar gibi öylece unutulmuştu. Öyle ki Asura kendine geldiğinde, neden kolları arasında tanımadığı bir kadının cesedini tuttuğunu sorgulamıştı. Asura'nın zihninde Dianthe diye birine dair anılar yok olup gitmişti. Merak ediyordum da Asura'nın savaştan tam bin yıl sonra Dianthe'ye en az ikizi kadar benzeyen bir başka kadına neden ilgi duymuştu? Dianthe'yi yeniden hatırlamaya başladığı için olabilirdi. Olayları Asura'nın açısından hiç düşünmediğim için bu sorunun kesin cevabına sahip değildim. Asura Rheana'yı alıkoymuş, onunla yaşayıp, izlemiş ve sonra da gitmesine izin vermişti. Asura gibi oyun sonu canavarı gücüne sahip bir varlıkla Marcus'u hiç karşıkarşıya getirmemiştim. Olaylar neyseki o noktaya gelmeden çözüm yoluna gitmişti. ... Birden aklıma bir fikir geldi. Acaba bu iki kadının birbirlerine bu kadar çok benzeme sebepleri aynı soydan geliyor olmaları olabilir miydi? Düşündükçe bu fikir daha da çok aklıma yattı. Belki Rheana, Dianthe'nin çocuklarının soyundan geliyordu belki de hayatta kalan bir kardeşinin, bir kuzeninin kanı devam etmiş olabilirdi. Dnaları nesiller sonra kadın baş karakterde yeniden ortaya çıkmıştı. Hem Vespera hanesinin tapınakla olan yakın bağına bakılırsa böyle bir ilişki hiç de saçma değildi. Vespera hanesinin ilk liderinin bir tapınak şövalyesi olduğunu yazmıştım. İmparatorluğa yaptığı üstün hizmetler ona soyadı ve topraklar kazandırmıştı. Hane, imparatorluğa hizmet etmeye devam ederken tapınağın koruyuculuğunu da sürdürüyordu. Hanede doğan ilk oğul kontun varisi ilan edilirken ikinci oğul, üçüncü oğul tapınağın şövalyelerine katılıp, aynı ilk aile liderlerinin yaptığı gibi dinin yolunda hizmet ediyordu. ... Vespera hanesini araştırmanın işime yarayabileceğine kanaat ederek, Thera imparatorluğunda varlık gösteren tüm soylu hanelerin tarihçelerinin tutulduğu bölüme gittim. Ancak burada kitaplar benim bildiğim alfabeye göre sıralı değildi. Vespera hanesine dair kayıtların tutulduğu kitap elimi uzattığımda erişemeyeceğim kadar yukarıdaydı. Ya kitabı alabilmek için hemen yan taraftaki merdiveni kullanacaktım ya da doğruca görevliyi çağırmaya gidecektim. Üç kat aşağıya inip onlarca kitap rafının arasından geçerek çok uzaklardaki resepsiyona ulaşmak ve kütüphane görevlisinden yardım istemek, hemen yan taraftaki raf merdivenini çekip yukarı tırmanmaktan daha zahmetli geldi. Merdiveni iteleye iteleye istediğim kitabın bulunduğu rafın hizasına getirdim. İlk adımı attığımda merdiven sağlam durmaya devam ettiği için geri kalan sekiz basamağı tırmanmakta tereddüt etmedim ama bir sorun vardı, son basamağa gelmiştim ama yine de kitaba ulaşmayı başaramıyordum. Ayak parmaklarımın ucunda biraz daha yükselirsem eğer başarabilirdim. Biraz, birazcık daha derken el parmaklarım istediğim kitabın deri ciltli sırtına temas edebildi. Küçük küçük dokunuşlarla kitabı sıkıştığı yerden çekiştiriyordum. Sonunda kitabı sıkıca tutabileceğim kadar çekmeyi başardım ancak kitabı almaya o kadar odaklanmıştım ki, birinin bana seslendiğini işittiğimde korktum, geriye doğru aniden dönmemle gözüm karardı ve dengemi kaybetmem bir oldu. Ayaklarımın merdivenle teması kesildi ve düştüm. Refleks olarak gözlerimi sıkıca kapatmıştım. Bir yerlerimin kırılma sesini, canımın acıyacağı anı bekliyordum ancak ne kadar beklersem bekliyeyim o an hiç gelmedi. Kuşkuyla tek tek göz kapaklarımı aralayıp baktığımda, şaşkınlıkla irileşmiş siyah gözlerle karşılaştım. Ellerini havaya kaldırmış bana doğru uzatıyordu. Bu kişi Prens Reizel'di. Tam düşecekken zaman durmuş gibi havada asılı kalmamı sorguluyordu? Hayır. Beni yere düşmekten kurtaran şey onun sihriydi. Etrafımdaki havanın yoğunlaşıp beni havada tuttuğunu fark ettim. Ellerimi hareket ettirdiğimde tenime değen havanın ittiren baskısını hissedebiliyordum. "Ekselansları?" "Merhaba demek isterdim ama önce izninizle prenses," diyen Reizel ellerimden tuttu ve ayaklarımın üstüne inmeme yardım etti. Rüzgarda süzülen bir yaprak gibi yere konmuştum. Reizel gözlerini baştan ayağa doğru üzerimde gezdirdi. "İyi misiniz? Yaralanmadınız değil mi?" diye sordu. Şaşırmıştım. "Ha-hayır," diye kekeledim. Çocuksu sesim korkmuş ve titrekti de. Yaşadığım şoktan ellerim ve bacaklarım hala titremeye devam ettiğini fark ettim. Prens elini başıma uzattı ve kısa bir tereddütün ardından saçlarımı okşadı ve düzeltti. "Geçti," diye söz verdi. Yüzünde sıcak bir tebessüm vardı, güven veriyordu. "Çok üzgünüm. Düşecek olmanızdan korkarak dikkatli olmanızı söylemek için seslenmiştim ama böyle yaparak düşmenize ben sebep oldum. Sizi korkutabileceğimi düşünmemiştim." Evet onun sesini duyduğum için dikkatim dağılmıştı ama düşmemin asıl sebebi gözlerimin kararmasıydı. Aynı anda ellerim uyuşmuştu, merdiveni doğru düzgün tutamamıştım. "Hayır sizin bir suçunuz yoktu." dedim kendimden emin bir şekilde ve konuşmaya devam ederken biraz dürüst davrandım. "Bir an için başım döndü ve dengemi kaybettim. Hala tam olarak iyileşmediğimi unutuyor olmalıyım. Düşmek benim hatamdı. Neyseki şanslıydım, siz buradaydınız ve benim hayatımı kurtardınız." "Eğer düşmenize izin verseydim kendimi affedemezdim. Yapmam gerekeni yaptım o kadar." "Yine de teşekkür ederim, ekselansları prens." dedim ve reverans yaptım. Reizel doğrulmamı sağladı. "Lütfen, bu kadar resmiyete ve teşekküre gerek yok, prenses. Dediğiniz gibi henüz iyileşmediniz, böyle yaparak kendinizi zorladığınızı görmek istemem. Sağlığınıza dikkat etmelisiniz." "Nezaketiniz için minnettarım..." Merdivenden düşerken elimdeki kitaptabı da kaybetmiştim. Kitabın prensin hemen ayağının yanına düşmüş olduğunu gördüm. Prens de bakışlarımı rakip etti ve kitabı fark etti. Uzanıp kitabı yerden aldı ve bana doğru uzatmadan önce kitabın kapağındaki yazıyı dışından sesli bir şekilde okudu. Sesinde meraklı ve soru sorar bir vurgu da vardı. "Vespera hanesi?" Başımı salladım. Yüzümde dümdüz bir ifade olsa da kendimi gizli işler karıştırırken yakalanmış gibi hissediyordum. Elimi uzatıp kitabı elinden aldım. "Evet. İmparatorluk tarihini ve etkili olan haneleri öğrenmek istemiştim." dedim. "Anlıyorum... Sör Maeven Vestera ile tanışmak da hanesini merak etmenizi sağlamış gibi görünüyor." dedi yarım bir gülümsemeyle. Çekik gözleri kısılmıştı. "Başkentte de leydiler arasında oldukça popüler olduğunu biliyorum." Sözlerdeki imayı anlamış ve çocuksu utangaç bir gülümsemeyle karşılık vermiştim. Maeven'ın ne kadar genç, yakışıklı ve güçlü bir erkek olduğunu onu gören bütün gözler söyleyebilirdi. Şövalyeye karşı bir hayranlık duysam hiç de garip olmazdı ancak Reizel'in sandığının aksine Maeven'a karşı kişisel bir ilgim yoktu. Evet, sevdiğim bir karakterdi ama hepsi buydu. Ailesini araştırmamın tek sebebi Dianthe'idi. Reizel'in beni yanlış anlaması işime geleceğinden onu düzeltme ihtiyacı duymadım. "Evet, kesinlikle öyle oldu. Kaledeki hizmetçilerin ve şövalyelerin Sör Maeven'ın kahramanlıklarına dair anlattıkları hikayeleri duyunca kendisine ve hanesine dair daha çok şey öğrenme ihtiyacı duydum. Eminin gelecekte daha bir çok başarıya imza atacaktır. " "Elbette. Ben de öyle düşünüyorum." Arasızda sessizlik asılı kalınca "Peki sizi buraya getiren nedir?" diye sordum gerçekten merak ederek. "Uğrayacağınızdan haberim yoktu. Kütüphane özel bir mülktür, Prens dahi olsanız muhafızların öylece içeri girmenize izin vereceğini pek sanmıyorum." "İzinsiz girmiş olabilirim..." Kaşlarımı kaldırdım. Elini saçlarına saldırıp, saçlarını karıştırdı. "...Aslına bakarsanız dün gece uyku tutmadığı için vaktimi Averia kalesini gezerek geçirebileceğimi düşünmüştüm. Gezinti sırasında karşıma kütüphane çıktı. Ortalıkta bana engel olacak muhafızlar da görmediğim için bir göz atmadan gitmenin yazık olacağını karar verdim." İmkansızdı. Kaledeki bütün muhafızlar değişim saatine kadar kapıdan ayrılmazlardı. Bu da demek oluyordu ki, muhafızları hipnoz ederek uyutmuştu. "Anlıyorum..." dedim ve konuyu daha fazla uzatmadım. ... Birlikte kale bahçesinde bir yürüyüşe çıktık. Reizel'in uzattığı koluna tutunarak yürüyordum. Hava çok soğuk ve karlı olduğundan üzerime kalın bir kürk giyinmiştim. İncecik bedenim karda yuvarlanan bir tüy topuna dönmüştü. Yine de üşüyordum. Burnumun ucu şimdiden donmuş ve kızarmıştı. Ama temiz havayı solumak iyi hissettiriyordu bu anın bitmesini henüz istemiyordum. Reizel kütüphanenin ikinci katındaki koltuklarda uyuyakaldığını ve uyandığında aşağıda beni gördüğünü anlatıyordu. "... çok azimli görünüyordunuz. Uzaktan görebildiğim kadarıyla kitaplardan bazıları antik dilde yazılmış eserlerdi. Dile hakim olmalısınız?" "Sanırım öyleyim... Babamla birlikte alıştırmalar yaptığımızı hatırlıyorum." "Bu çok iyi. İmparatorluktaki akademisyenler bile bu kadar genç yaşta dilde başarı göstermemişlerdir. #Siz bir dahi olabilir misiniz?#" Gülümsedim. Son sorusunu antik dili kullanarak sormuştu. "#Ekselansları prens abartmayı seven biri gibi görünüyor.#" "Aksanınız olağanüstü! Bu konuda alçakgönüllü olmamalısınız. Antik dile hakim olan kişilerin büyü kullanmaya yetkin oldukları kabul edilir. İlgi duyar mısınız?" "Hayır... Sanırım. Yani tam olarak emin değilim. Bildiğim kadarıyla testlerde sıradan olduğum çıkmış." "Çok garip. Yetenekler birbirini tetikler. Belki de içinizdeki cevher henüz uyanmamıştır." "Ailemde büyüye sahip olanlar erken yaşlarda yetenek kazanırlar. Eğer içimde bir cevher olsaydı inanın şimdiye ışıldaması gerekirdi." dedim kendimden emin bir şekilde. "Peki ya..." "Peki ya ne?" Konuşmasını yarıda kesmesi beni meraklandırdı. Windy ile yaptığı konuşma aklıma geliyordu. Acaba benimle açıkça konuşabilir miydi? Benim Zihnimi okuyamıyor olmaktan rahatsızlık duyduğunu biliyordum. "Hayır..." dedi ve sustu. "Hayır önemli değil." "Prens Reizel, beni merakta bırakmanız hiç hoş değil." "Üzgünüm sadece birşeylerden emin olmadan size böyle bir soru sormanın uygun olmayacağını düşünüyorum. Eğer şüphelerim doğru ise bunları sizinle de paylaşacağımdan emin olabilirsiniz." "Hmm... Daha az merak etmemi sağlamadınız ama illaki hemen söylemeniz için size baskı yapmayacağım." Yürümeye devam ettik. İçindeki suyun bir kısmı donmuş bir yalağın yanında durduk. Buraya bağlanmış atlar vardı. Onlara dokunabilmek için hemen bir eldivenimi çıkardım. Doru bir kırağı sevmeye başladım. Atın burnunun üstünü okuşuyordum ve hayvan başını elime doğru hafifçe sallayarak karşılık veriyordu. "Sizi sevmiş gibi görünüyor," diyen Reize'e döndüm. "Gerçekten mi?" O da eldivenini çıkardı ve atın yelelerini severken başını salladı. Yüzünde bir tebessüm vardı. "Evet," dedi. "Şuanda keyfi yerinde. Sizi sevmiş, bana güvenebilirsiniz." Bunu duymak beni mutlu etti. Eğer Reizel diyorsa doğru olmalıydı. Onun yeteneği zihinleri ve duyguları hissetmekti. Hayvanların da ne düşündüğünü anlıyordu... Sanırım? "Onu rahatsız etmediğimi duymak güzel. Ekselansları-" Sözümü kesti. "Daha önce de dediğim gibi benimle bu kadar resmi olmanıza gerek yok. Reizel diyebilirsiniz... Bundan birkaç yıl önce saraya geldiğinizi hatırlıyorum. O zamanlar bana ismimle seslenmekten çekinmezdiniz." "Gerçekten mi? Hatırlamıyor olmam ne kütü." "Sorun değil. Zaten pek de hatırlayabileceğiniz bir yaşta değildiniz. Üç, belki de dört yaşlarındaydınız. Yalnızca imparatorluk ailesinin girebileceği bahçeye girmiş ve kaybolmuştunuz. Benimle karşılaşana dek ağlamış gibi görünüyordunuz. Sizi avutmuştum ve ailenizi bulacağımı söylemiştim... İmparator'un yanındaki endişeli ailenizin yanına gidinceye kadar elimi sıkıcı tutmuş ve bana sürekli adımla seslenmiştiniz. Davranışlarınız küçük kız kardeşime benziyordu. Çok küçük ve şirin bir çocuktunuz." "Kulağa başınıza bela olmuşum gibi geliyor." "Hayır, aksine gülümseyerek anımsadığım bir zamandı.... Şimdi sizinle tekrar karşılaşma sebebimizin yaşadığınız kayıp olması çok yazık." "Öyle..." dedim ve bir süre aramızda sürüp giden sessizliğe izin verdim. Budağımı büktüm ve elimi ona uzattım. "Geçmişten gelen tanışıklığımız için size yine adınızla hitap edeceğim ama siz de bana adımla seslenmelisiniz." "Prenses öyle istiyorsa, pekala, Elisa." Bu isimle anılmanın nasıl hissettirdiğini düşündüm. Ekselansları, prenses, düşes ve leydiden daha kabul edilebilirdi. Üzerimde daha az baskısı vardı. ... "Reizel, benimle bu yürüyüşe çıkmanızın asıl sebebine ne zaman geleceğiz? Benimle yalnız konuşmak istediğiniz bir konu olduğunu hissediyorum. Eğer yanılıyorsam, beni düzeltin." "Hayır," dedi. "Aslına bakarsan bu konuşmayı Baron Kairos ile yapmayı planlıyordum. Kaza ve kazadan sonraki sağlık durumunun bunu gerektireceğini düşünmüştüm ama görünen o ki bu konudaki düşüncelerim gereksizmiş. Seni ilgilendiren bir durumu amcan ile tartışmak ne kadar doğru olurdu o da şüpheli." Paltosunun iç cebine elini uzattı ve elini geri çıkardığında parmaklarının arasında bir zarf tutuyordu. Zarfın üzerinde Averia mührü basılıydı. Mühür açılmıştı. "Bu belge, dük ile yaşadığınız kazayı bildiren mektup ile birlikte saraya teslim edildi. Mektubun içeriği hakkında bir fikriniz var mı acaba?" Hayır manasında başımı iki yana salladım. Yalnızca mektubun kim tarafından gönderildiğini tahmin edebiliyordum, parmağımdaki yüzüğü bir süre kullanan kişi, Kairos, ama o, imparatora ne yazmış olabilirdi ki? "Ben de öyle tahmin etmiştim." diyen Reizel, mektubun zaten bozulmuş olan mührünü açtı ve zarfın içindeki katlı belgeyi çıkarıp açık bir şekilde bana uzattı. "Kendin göz atman daha iyi olur." Kağıdı elime aldım, yazıları içimden okumaya başladım. İmparatorluğun parlak güneşini saygıyla selamlıyorum. Ben hizmetkarınız Baron Kairos... Majesteleri, size üzülerek bildiriyorum ki, ağabeyim Orion Averia'nın hayatını kaybettiği elem kazada yeğenim Elisa Averia da ağır bir şekilde yaralanmıştır. Şuanda bilincini yitirmiş durumdadır. Doktorlar yeğenimin kendine gelmesinin ve eskisi gibi yaşamını idame ettirebilmesinin pek mümkün olmadığını bildirmektedirler. Vaziyetinin vahametinden ötürü kendisinin imparatorluğun ikinci yıldızına uygun bir eş olamayacağını sizlere bildirmekten dolayı çok üzgünüm. Tarafınızdan talep edilen nişan, maalesef ki gerçekleşemeyecektir. Lütfederseniz hanelerimiz arasındaki birliktelik adımını sürdürmek adına üzerime düşecek görevleri yerine getirmeye istekli olduğumu sizlere bildiriyorum. Emirlerinize amade kulunuz... "İkinci prens ile nişanlanacak mıydım?" diye sordum. "Evet, belki..." omuz silkti. "İkinci prens evlik teklifini imparatora sundu ve imparator da babanı ve seni bu konuyu konuşmak üzerine başkente çağırdı. Ama maalesef kaza gerçekleşince dükün ne cevap vereceğini öğrenme şansımız olmadı. Baron Kairos, kardeşim ile senin arandaki nişanın sağlığın sebebiyle mümkün olmadığı için bu konuyu teyit etmek için beni gönderdi." "Kızını da teklif ettiğini atlıyorsun." Güldü. "Eğer arzu ederse barona kızlarının imparatorluk cariyesi olarak kabul edilebileceğini iletecektim ama senin bahsettiği kadar hasta olmadığını gördükten sonra bu teklife pek de gerek kalmadı gibi..." "Beni yanlış anlama Reizel ama babam ne cevap verecekti bilmiyorum ama on iki yaşındayken evlenmek gibi bir niyetim yok. Şimdi biraz durup, bu saçmalığı sindirmem gerekiyor." Elisa ve dükün yolculuğunun böyle bir sebebe dayandığını bilmediğim için kendime şaşırmıştım. Soylu haneler arasında küçük yaşlarda yapılan nişan ve evliliklerin olağan olduğunu biliyordum. Eğer imparatorluk ailesinden bir evlilik teklifi geliyorsa, geçerli bir sebebin olmadan bu isteği reddetmek imparatorluk ailesine hakaret olarak kabul edilirdi. Vatana ihanetle yargılanırdın, hapis ve belkide de daha kötüsü ile yüzleşirdin... Dük geçerli bir sebep sunmazsa Elisa, ikinci prens ile nişanlanıp, imparatorluk sarayında yaşamak zorunda bırakılırdı. Bir taht prensesi olarak konumuna uygun eğitimlerden geçmesi gerekirdi... Dük kendisine sunulan bu talebi kabul etmeyi düşünüyor muydu? Elisa onun resmi varisiydi ama bu, teklifi reddetmek için yeterli bir sebep miydi? Dük'ün bu yolculuğa çıkarken Marcus'u soyuna kabul ettiğini bildiren bir belgeyi de aldığını anımsadım. Dük, kızını taht prensesi yaparken, oğlunu da yeni varisi olarak ilan etmeyi planlamış olabilirdi. Bu gerçek olması yüksek bir ihtimaldi ama yine de... kulağa doğru gelmiyordu. Dük'ün karakterini tam anlamıyla tanıdığımı söyleyemezdim. Ona dair bildiğim birşeyler varsa kızını herşeyden çok sevdiği ve korumaya çalıştığıydı. Böyle bir baba kızının taht savaşlarında kullanılacak bir piyon olmasını kabul eder miydi? Cevabın evet olduğunu sanmıyordum. Orion, hiç değilse Kairos'tan farklı bir baba olmalıydı. "Eğer ikinci prens ile nişanım söz konusuysa üçüncü prensin burada olmasının sebebi nedir?" diye sordum. "Söylediğim gibi imparator ve imparatoriçenin içten taziyelerini iletme görevi bana düştü. İkinci prens, Leon da burada olmayı arzu etmiştir ancak muhtemelen bazı aşamayacağı engellere sahip... Destekçileri, Dük Orion'un bile hayatını kaybebildiği bir yolculuğa çıkmasını göze alamazlar. Bu, onun düşmanlarının ağızlarını sulandıracak bir fırsat olurdu." "Anlıyorum... Sanırım burada oluşunuz için size daha çok minnettar olmalıyım." İkinci prensin hayatı özellikle imparatoriçe ve ailesi tarafından tehdit ediliyordu. Belki yaşadığımız kaza yalnızca Kairos'un bir tuzağı değildir diye düşündüm. Belki de birileri bu evliliğin olmaması için onu kullanmış olabilirdi. Kalenin yüksek kapıları ardından at toynaklarının yeri döven sesleri geliyordu. Kapılar açıldığında en az yirmi kişilik atlı muhafız birliği içeri girmeye başladı. Birliğin başında Rohan ve onun yanında da kadın şövalye Tiana vardı, her ikisinin de aylarının arkasında bilekleri zincirlenmiş birer adam bağlıydı. Adamlar atların arkasından sürükleniyorlardı. İki adam da birbirlerinden beter dövülmüş haldeydiler. Ancak kim olduklarını tahmin etmekte zorlamıyordum. Rohan beni gördüğünde atından atladı. Hızlı ve yeri sarsan güçlü adımlarıyla tam karşımda durana kadar yürüdü. Tek dizinin üstüne çöktü ve yumruğunu kalbinin üstüne bastırdı. "Emirlerinizi yerine getirdim ve istediğiniz gibi bu mahlukları saklandıkları deliklerden çıkardım, ekselansları." dedi. Elinde sıkıca tuttuğu bir parşömeni açtı ve ileriye doğru tuttu. Kağıdın üzerine bir yazı karalanmış, en alta da isimler yazılıp kan olduğunu tahmin ettiğim bir kırmızı bir sıvıyla parmak izleri basılmıştı. "Suçlarını itiraf ettiler ve bu da yazılı ifadeleri." Eğilip Rohan'ın yanağından öptüm. "Çok iyi iş şövalyem. Sana güvenebileceğimden hiç şüphem yoktu. Şimdi git ve klan üyelerini toplantı için çağırmalarını söyle. Onlara düşes naibi seçimi için daha fazla beklemek istemediğimi bildirsinler, ekselansları prensin gözletmenliğinde seçimin hemen bugün yapılmasını istiyorum." Rohan başını salladı. "Emredersiniz Ekselansları." dedi ve ayağa kalktı. Prensi başını eğerek selamladı ve geldiği kadar hızlı adımlarla yanımızdan ayrıldı. Reizel'e döndüğümde bir kaşını havaya kaldırmış beni izlemekte olduğu gördüm. "Küçük bir aile meselemizi çözmemde yardımını isteyeceğim, umarım senin için de bir sakıncası yoktur." "Kulağa eğlenceli birşeylere şahitlik edecekmişim gibi geliyor." "Hiç şüphesiz, öyle." ...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE