1
İnsan öldüğünde tüm acılarının biteceğine inanıyordu. Ölmüştün. Maddesel varlığın artık son bulmuştu. Öte dünyaya göçen bir ruhtan ibaretken bedeninde nasıl acı duyabilirdin ki? Duymamalıydın. Ama buna rağmen başımın çatlar gibi ağrıdığına yemin edebilirdim.
Bu nasıl bir çelişkiydi?
Başıma onlarca çivinin tek tek saplandığı hissini veren ağrı; kaburgalarımda, kol ve bacak eklemlerimde duyduğum acı hissi öylesine keskindi ki, kapalı olan gözlerimi daha sıkı yumdum ta ki, göz kapaklarımın ardında küçük beyaz noktacıklar uçuşana kadar. Ağrılar tekrar ölmeye ve ölü kalmaya istek duymamı sağlayacak kadar dayanılmazdı. Sağ elimi kaldırıp başımdaki ağrının yoğunlaştığı yere, şakağıma dokunmak istedim ama elim kaba dokulu bir kumaş parçasına deydi. Meraklı küçük dokunuşlarla başımı tamamen çevreleyen kumaşı yokladım. Birisi beni tedavi etmiş gibi görünüyordu.
Ne yani, ölmekten kurtulmuş muydum? Bu gerçeği kabul etmek zor geliyordu.
Tanımadığım birileri evime gizlice girmişti, beni uyuşturmuşlardı ve sonrasında küvette boğmaya kalkmışlardı. "Merhum iş insanının başarılı ve güzel kızı Eda Demirhan, aşırı dozda aldığı uyuşturucu sonrasında odasındaki küvette ölü bulundu." manşetlerini gözümün önüne gelecek kadar ben dahi başardıklarına inanmıştım, öldüğüme. Hatırladığım son anlarım öylesine netti ki, gözlerim kararmadan önce son nefeslerimin baloncuklara dönüşüp, katilimin bulanık yüzüne doğru yükselişini ve ardında da suyun yüzeyinde yok oluşunu hatırlayabiliyordum.
Bilincimi yitirmemin hemen sonrasında evdeki hizmetkarlardan biri odama girip beni bulmuş olmalıydı.
Kurtulabileceğimi hiç düşünmemiş, sonumu o kadar kabullenmiştim ki, artık aileme kavuşabileceğim için sevinmiştim. Annem, babam ve küçük kardeşimin yanında olacağımı... ama... Sanırım bunun için hala biraz zamanım vardı.
Buna sevinmeliyim... Değil mi?
Tepemdeki tül cibinliğe bakıp sesli bir nefes bıraktım. Yaşadıklarımı ve aileme yaşatılan korkunç acıları düşündüm. Güvendiğimiz, en yakınımız sandığımız kişi tarafından tuzağa düşürüldüğümüzü... Amcamı düşündüm, bize bunları yapan kişiyi. Önce annemi, babamı ve küçük erkek kardeşimi trafik kazası süsü verdiği bir suikastle öldürtmüştü. Geriye yalnızca ben kaldığımdaysa sabırla iki yıl beklemişti. Yanımdaymış gibi davranmıştı. Ondan hiç şüphe duymamamı sağlamıştı. Gerçek yüzünü fark edemediğim için kendimi aptal gibi hissediyordum.
Şimdi nereden mi biliyorum?
Suikastçisimin kurbanlarıyla son bir sohbet yapmayı seven düşük çeneli biri olmasına sevinmeliyim gibi görünüyor... Adam bunları yarı uyuşmuş bedenimin başında anlatmıştı. Yanıma çöküp benimle sohbet etmişti resmen! Yüzünü net bir şekilde hatırlamıyor olmam çok yazıktı ama onu ne olursa olsun bulacaktım. Nasıl hayatta kaldığımı gördüğünde en az tasmasını tutan kişi kadar şok olacaktı.
Onlara yaptıklarının bedelini ödetmeye hemen başlamalıydım.
Hemen asistanımla, avukatlarımla, polisle... herhangi biriyle konuşmam gerekiyordu. Anlatmalıydım.
Doğrulmak istediğimde her yandan aynı anda gelen acı, bütün gerçekliğiyle kendini tekrar hatırlattı ve inledim. Görüşüme siyah bir perde indi ve ben de geçmesi bekledim. Neyseki bana çok uzun gelen rahatsız edici birkaç saniye sonrasında karartı kayboldu ve gözlerim daha net sayılabilecek bir görüşe erişti.
Gördüklerimse duraksamama sebep oldu.
İçinde bulunduğum yatak, oda ve odanın içerisindeki tüm eşyalar... Her şey öylesine yabancıydı ki dona kaldım.
Gözlerimi açtığımda bir hastane odasında olacağımı düşünmüştüm ya da yardımcımın beni eve getirdiğini ve tedavimin evdeki odalardan birinde devam ettiğini falan... fakat gördüklerimin düşündüklerimle hiçbir alakası yoktu. Etrafı cibinlikle sarılı koca bir yataktağın ortasında örtü yığınlarının altında kaybolmuş haldeydim. Yatak öylesine büyüktü ki kendimi küçücük hissetmemek elde değildi.
Beyaz ve pembenin ağırlıklı olduğu antika eşyalarla dolu bir odaydı burası. Odanın her yerinde renk renk çeşit çeşit oyuncaklar vardı. Çeşitli porselen bebekler, küçük bir kız çocuğu az önce onlarla bir çay partisi vermiş gibi çay setinin yerleştirildiği yuvarlak oymalı küçük beyaz bir masanın etrafına boylarına uygun sandalyelere oturtularak dizilmişlerdi. Renkli boya kalemleri geniş odanın herbir köşesine saçılmıştı. Şövalede tamamlanmayı bekleyen bir yağlı boya tablosu vardı, gerçeğinden ayırt edilemeyecek kadar güzel görünen bir vazo dolusu çiçek resmedilmişti. Yanan odunların çatırdadığı şömine tam karşımdaydı. Pahalı görünen brokar kumaş perdeler, koltuk takımı, içinden elbiselerin taştığı oymalı dolaplar, dev bir boy aynası, yüksek oturağıyla piyano, yayları kopmuş bir keman, süslü bebek evleri, raflarında masal kitapları olan kitaplıklar ve daha nicesi vardı.
Bir kız çocuğunun hayal edebileceği hatta edemeyeceği herşey sanki bir odaya toplanmıştı ki, buraya basitçe oda demek de haksızlık olurdu. Peki ama ben neden bu odadaydım?
Aklıma kaçırıldığım düşüncesi geliyordu ama mantıksızdı. Ölümüm amcam için zafer demekti. Kim beni kaçırmak isterdi ki?
Kim?
Neden?
Nasıl?...
Düşündükçe sorularım artıyordu. Yatakta oturmaya devam ederek sorularıma cevaplar bulamazdım. Önce yataktan sonra odadan çıkacaktım. Birilerini bulup neler döndüğünü öğrenecektim. Sonra... Sonra da...
Birşeyler garip.
Ellerim.
Örtüleri üzerimden çekip attım.
Ayaklarım.
Sıklaşan nefeslerimi kontrol altına almaya çalıştım ama bir türlü başarılı olamadım. Doğru olmayan çok ama çok fazla şey vardı. Ellerim, ayaklarım... Bedenim sanki küçülmüştü. Boyum kısalmıştı. Çok zayıftım. Sanki... Küçük bir çocuğun bedeninde gibiydim...
Hayır.
Yataktan çıkıp, yataktan aşağıya atladım.
Atladım!
Çok kısayım. Boyum bir yetmiş beşken nasıl kısa olabilirim?
Adım atayım derken yere kapaklandım. Ayağa kalkmak istediğimde kaslarım ve kemiklerim bana ihanet etti. Sanki bedenime karşı bir yabancıydım. Onu tanımıyor, kullanmasını bilmiyordum.
Dizlerimin incinmesini umursamadan yerde emekleyerek kocaman görünen ve beni yanına çağıran aynaya doğru gittim. Tek ihtiyacım olan ona bakmaktı.
Kendimi görmeliyim.
Sonunda dev aynaya ulaştığımda kendime baktım ama gördüğüm kişi ben değildim. Bembeyaz, boynu ve etekleri dantel işlemeli, boyu dize kadar gelen geceliğiyle küçük, yaralı bir kız çocuğuydu karşımdaki. Gümüş saçları, saçlarından birkaç ton koyu kaşları, mavi-gri mücevherden gözleriyle melek gibiydi. Kalp şeklinde yüzü, küçücük burnu, rengi solmuş ve derisi kurumuş olsa da güzel dolgun dudakları vardı. Teni gün ışığı kadar beyaz ve narindi. Ona bakmak insanın içini koruma güdüsüyle dolduruyordu.
Şirin ve güzel bir kız çocuğuydu.
Ve o bendim.
Beden benim değildi ama içindeki ruh bendim.
Elime geçen sert ve ağır bir cismi, sanırım ahşap oyması bir oyuncak atı, sahip olduğum son güç zerresiyle aynaya doğru fırlattım. Ayna parçanıp boylu boyunca yere indi. Çığlık atıyordum ama duyduğum ses tam da aynada gördüğüm o küçük kız çocuğundan çıkmasını bekleyeceğiniz türdendi.
Odanın kapısı, aslında kapılarından biri demek daha doğru olur, aniden açıldı ve içeri hizmetçi kıyafetleriyle üç genç kadın girdi. Beni gördüklerinde benim onları gördüğüm kadar şaşırmış görünüyorlardı.
"Leydimiz uyanmış!"
"Hemen doktora haber verin gelsin. Hemen!"
Kadınlardan biri bu emre uyar gibi koşarak odadan çıktı ve kapının ardındaki koridorda kayboldu.
Kısa küt saç kesimli olan genç kadın bana doğru yaklaşırken "İyi misiniz, Leydim?" diye soruyordu. "Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?"
Endişeli gözlerinin odağı bendim ama soruyu üzerime alınmakta zorluk çektim. Bana yaklaşmasından rahatsız olarak geri geri kaçmaya çalıştım. Tabii bu sırada yerlerin parçalanmış aynayla dolu olduğunu unutmuştum. Öylesine korku ve panikle doluydum ki, elimi kesen parçaların acısını ve kesilmiş etimden sızan sıcak kanı çok geç hissettim.
"Ah!"
"Ayy... Leydim durun lütfen. Elleriniz kanıyor!"
Yerdeki büyük bir ayna parçasını silah olarak kullanmak için elime aldım. Akan kanı görmezden gelerek bağırmaya başladım. "Uzak dur benden! Git! Yaklaşmamanı söylüyorum sana!"
Diğer kadın endişeli gözlerini üzerimden çekmeden kadının koluna girdi ve onu çekiştirip benden uzaklaştırdı. "Leydimiz şokta olmalı," diyordu duyabildiğim fısıltıyla. "Doktor gelene kadar bekleyelim."
Küt saçlı kadının gözünden yaşlar akmaya başladı. "Uyuduğu için onu beş dakika yalnız bırakmıştım ama şimdi bu durumu nasıl açıklayacağım? Zavallı Leydimiz çok korkmuş görünüyor. Hepsi benim suçum."
"Hayır senin suçun değil. Kaza yüzünden olmalı. Dük ne kadar onu korumak için kendi canını..." Gözleri titredi, elini ağzına kapatıp öksürdükten sonra tekrar devam etti. "... yani şey... Başına aldığı darbeden de olabilir."
"Yine de... Ne yapacağız şimdi? Eğer Leydimize de bir şey olursa kaleye ne olur? Bize ne olur? Gidecek..." konuşmaya devam ediyorlardı ama konuşmaları benim için hiçbir anlam ifade etmiyordu.
Ne kazası?
Dük?
Kale?
Hem dillerine takılmış gidiyor. Leydi. Leydi. Leydi... Sanki bir çeşit orta çağ dramasından fırlamış tavırlar, saçlarını örten boneler, elbiseler, hizmetçi önlükleri...
Bu bir rüya. Bunların hiçbiri gerçek değil ve aslında yaşanmıyor, Ela.
Elimdeki acı da başımdaki ağrı da aksini söylemeseydi...
Daha fazla dayanamayarak sordum. "Siz kimsiniz ve burası neresi?"
Kadınlar birbirleriyle bakıştılar. Bakışarak kendi aralarında konuşmaya başladılar. Dilleri dursa gözleri durmuyordu. Bu sinirimi bozduğu için sesimi daha da yükselterek bir kez daha sordum.
"L-leydim," diye cıyakladı küt kahkülleri bonesinden dışarı çıkan. "B-biz sizin hizmetçileriniziz. Ben Mandy, o da Ruby. Bu-burası da Kuzeydeki Averia Kalesi yani sizin eviniz. Hatırlamıyor musunuz?"
Averia? Kulağıma bir yerlerden tanıdık geliyor ama... Kabul etmeye pek de istekli değildim.
Sorusunu duymazdan gelerek tekrar sordum. "Peki... ben kimim?"
"Leydim," diyerek yüksek sesle ağlamaya başladığında bakışlarımı diğer hizmetçiye çevirdim ve cevabı bekledim.
"..."
"Siz Elisa Averia'sınız."
"Elisa?"
"Evet."
"Averia?"
"Evet?"
Ağız dolusu küfür ederek hizmetçileri şaşkına çevirdim. Bir yandan da gülüyordum. Dudaklarımı birbirine bastırıp içimde yükselen kahkahaları durdurmak istedim ama başaramayarak deliler gibi gülmeye devam ettim. Öyle ki gözümün kenarından yaşlar aktı.
Gözümden akan yaşları silerken "Benimle dalga geçmeyin." diyordum.
"Ne haddimize..."
Bir ağızdan yükselen konuşmalarını duymazdan gelerek onlara sırtımı döndüm. Yerdeki ayna parçalarından büyük bir tanesini alıp yüzüme tuttum. Yeni yüzüme. Belki onlar dalga geçmiyordu ama birinin benimle uğraştığı kesindi. Yoksa neden... Neden bunu yaşıyordum ki? Neden onun yerine geçeyim ki? Bu nasıl mümkün olabilir?
Averia isminin tanıdık gelmesine şaşırmamam gerekiyordu çünkü bu isim diğer herşey gibi romanım için uydurduğum ve kaleme aldığım detaylardan biriydi. 'Kehanetin Ateşi' adlı bir romanımda kuzeye hükmeden hanedanlığın ismi Averia'ydı. Gümüş saçlar ve tamda elimde tuttuğum ayna parçasına bakan gözler gibi mavi-gri gözlerle kutsanmışlardı. Gelecekte dükalığın sahibi olacak gayrimeşru doğumlu olan erkek başkarakter Marcus'un kimsenin umursamadığı ve henüz on sekiz yaşını bile göremeden ölüp giden üvey bir kız kardeşi vardı ve onun adı da Elisa Averia'ydı. Bu karakter hakkında birkaç satırdan fazlasını yazmamıştım. Önemsizdi. Yan karakterdi.
Tesadüfe bakın ki o da hem dükalığı ve sahip olduğu tüm zenginliği ele geçirmek isteyen amcası tarafından öldürülmüştü.
Kaderlerimizdeki benzerlik tüylerimi diken diken etti.
Bu bir çeşit karma olabilir miydi? Böyle düşünmeden edemedim.
Yeni bir hayata gözlerini açmanın ve bir romanın karakterlerinden birinin yerine geçmenin ne kadar gerçekdışı olduğunu kenarı bırakırsak eğer, neden başkadın karakter olan Rheana ya da kötü kadın karakterlerden biri değil de yalnızca hikayeyi desteklemek için var olan bir yan karakter olmuştum? Elisa Averia'yı pek fazla anlatmamış, tek cümlelik konuşma bile yazmamıştım onun için. Ölümünü kaleme alırken rahatsızlık duymamış, üzerinde pek de düşünmemiştim ama şimdi...
Şimdi ben Ela Demirhan, kendi yazdığım fantastik romanın içine girip, kaderinde genç yaşta öldürülmek olan Elisa Averia'nın yerine mi geçmiştim?
...
Bölüm hakkındaki yorumlarınızı bekliyorum.
Devam edecek.