NefraGüncellenme zamanı Sep 15, 2025, 12:37
.......... ÇÜRÜMÜŞ ZÜMRÜDİN GÖLGESI
BÖLÜM 1: LANET VE BAŞLANGIÇ
Lin'in sabaha kavuşmadan hemen önce aldığı o renk, tanrıların bile adını koymaktan çekindiği bir renkti. Ne yeşildi ne de gri. Çürümüş bir zümrüttü sanki; binlerce yıl bir mezarda unutulmuş, lanetli bir mücevherin hastalıklı parıltısı ve bu renk, Mute Tapınağı'nın duvarlarına sanki sıcak bir hayvanın yağı sürülür gibi sinmişti. Her gözenekten sızıyor, her taşa işliyordu. Kutsal kabul edilen bu tuhaf ışıltının, taşların arasındaki eklem çizgilerinde hâlâ canlı kaldığı, şafağın ilk ışıklarıyla bir anlığına nabız gibi attığı söylenirdi.
Ama ben o çizgilerde yalnızca kendi gölgemi görürdüm: ince, inatçı, her an parçalanmaya hazır bir gölge.
Adım Nefra ve bu tapınak, var olmamı sağladığı kadar beni çürütmek için bekleyen bir oyuktu.
Peçemin altında hapsettiğim hava, ıslak taş ve küf kokuyordu. Kaba dokunmuş keten, sabahın kemiklere işleyen eski soğuğunu tenime mühürlemişti. Her nefesimde, bu yerin çürümüşlüğünü ciğerlerime çektiğimi hissederdim. Burası tanrılara adanmış bir yerdi ama yaşayan, nefes alan her şey yavaş yavaş ölüyordu.
Avlunun tam ortasında, benim tek yoldaşım, tek celladım dururdu: akasya ağacı.
O sıradan bir ağaç değildi. Yaprakları asla hışırdamazdı. En şiddetli rüzgarda bile dalları bir milim oynamaz, sanki zamanın kendisi onun etrafında donup kalırdı. Sessiz Tanrılara adanmış bu tapınağın en ketum gardiyanıydı o. Dalları, gökyüzünün vaatlerine değil, her sabah olduğu gibi yine benim kulaklarıma uzanırdı. Fısıltısı rüzgarla değil, kanımda dolaşan bir zehir gibi gelirdi.
"Bugün kaç hayat kurtaracaksın, küçük gölge?"
Zihnimdeki ses, ağacın kendisi kadar yaşlı ve yorgundu.
"Karşılığında kaç kırıntı özgürlük alacaksın?"
Cevap vermedim. Asla vermezdim. Çünkü cevap basitti: Hiç. Özgürlük, bu duvarların ardında anlamı olmayan bir kelimeydi.
On yedi yaşındaydım ve hayatımın on beş yılını bu taş duvarların arasında geçirmiştim. İlk anılarım bu avluda oynamak, o sessiz akasya ağacının gölgesinde uyumaktı ama çocukluğum, gücümün ortaya çıktığı gün sona ermişti. Sekiz yaşındayken, tapınaktaki diğer çocuklardan biri olan Nita, oyun sırasında dizini çarpmış ve ağlamaya başlamıştı. O zamanlar arkadaş olduğumuz için ona yardım etmek için yarasını temizlemek, acısını azaltmak istemiştim ama ona dokunduğumda, beklenmedik bir şey olmuş, dizindeki morluk kaybolmuş, acısı dinmişti. Onu iyileştirmiştim ve saatlerce dizimde bir ağrı hissetmiştim.
O günden sonra her şey benim için değişti. Başrahibe Tanekmet, beni diğer çocuklardan ayırmıştı. Artık onlarla yemek yiyemez, onlarla oyun oynayamazdım. Özel dersler almak zorundaydım- tedavi teknikleri, anatomi, bitkibilimi, şifanın doğasını… Ama en önemlisi, sessizlik dersleri aldım. Konuşmamayı, sorgulamaya cesaret etmemeyi, itaat etmeyi öğrendim.
"Nefra, sen özelsin," demişti Tanekmet o ilk gün daha önce yüzüme bile bakmamış olan kadın. "Tanrılar sana bir armağan vermiş. Bu armağanı insanlığın hizmetinde kullanmalısın." demişti. Armağan kelimesini söylerken gözlerinde altın parıltıları dans etmişti.
Başımı kaldırıp tapınağın ana binasına baktım. O çürümüş zümrüt rengi, şafağın cılız ışığında daha da hastalıklı görünüyordu. Burası benim için bir ibadethane değil, bir et pazarıydı. Acının alınıp satıldığı, umudun altınla takas edildiği bir yerdi ve ben, bu pazarın en değerli malıydım.
Hizmetli rabibeler gözlerini bana değdirmeden yanımdan geçip gidiyorlardı. Onlar dilsiz ve kör kullardı. Sessizlerdi.
Onların ardından ayak sesleri, avlunun sessizliğini bir bıçak gibi kesti. Taş zeminde sürüklenen terliklerin ve birbirine çarpan kemik ve metalin o tanıdık sesi.
Başrahibe Tanekmet.
Çorak bir vadide açan bir diken çiçeği gibiydi: uzaktan bakıldığında büyüleyici, eşsiz bir güzellik; ama dokunanı zehirleyen, kanatan türdendi. Kırk beş yaşlarındaydı ama yaşından çok daha yaşlı görünüyordu. Hayat ve hırs, yüzünü germiş, güzelliğini çalmıştı. Tunç rengi, ağır cübbesinin içinden sıyrılan kolları, bir iskeletin kolları kadar ince ve kuruydu. O kolların üzerindeki kalın altın halkalar, her hareketinde birbirine çarptıkça, yeni bir günün acı dolu mesaisinin başladığını ilan eden ölümlü bir çan gibi ses verirdi.
Yüzü, bir zamanlar güzel olduğu anlaşılan ama şimdi hayatın ve hırsın acımasızca gerdiği bir deri parçasından ibaretti. Gözleri, iki parlak obsidyen parçası gibiydi; içinde ne şefkat ne de merhamet barındıran, sadece tartan, ölçen ve değer biçen iki kara delikti.
"Uyanık mısın, kızım?" diye tısladı, sabah yüzümü yıkadığım buz gibi suyla dolu kuyuya yaklaşırken. Sesi, kuru yaprakların üzerinde sürünen bir yılanın sesi gibiydi. "Kızım" kelimesi ağzından bir sevgi emaresi olarak değil, bir mülkiyet beyanı olarak çıkardı. Benim ineğim, benim tarlam, benim kızım.
Peçemin ardından ona baktım, hiçbir duygu belirtisi göstermemeye özen göstererek. Yıllar önce duygularımın bana karşı bir silah olarak kullanılabileceğini öğrenmiştim. Tanekmet, zayıflık kokusunu kan koklayan köpek balıkları kadar keskin a