bc

Nefra

book_age18+
3
TAKİP ET
1K
OKU
dark
fated
curse
princess
drama
kicking
mythology
pack
magical world
another world
dystopian
ancient
polygamy
Pharaohs
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

.......... ÇÜRÜMÜŞ ZÜMRÜDİN GÖLGESI

BÖLÜM 1: LANET VE BAŞLANGIÇ

Lin'in sabaha kavuşmadan hemen önce aldığı o renk, tanrıların bile adını koymaktan çekindiği bir renkti. Ne yeşildi ne de gri. Çürümüş bir zümrüttü sanki; binlerce yıl bir mezarda unutulmuş, lanetli bir mücevherin hastalıklı parıltısı ve bu renk, Mute Tapınağı'nın duvarlarına sanki sıcak bir hayvanın yağı sürülür gibi sinmişti. Her gözenekten sızıyor, her taşa işliyordu. Kutsal kabul edilen bu tuhaf ışıltının, taşların arasındaki eklem çizgilerinde hâlâ canlı kaldığı, şafağın ilk ışıklarıyla bir anlığına nabız gibi attığı söylenirdi.

Ama ben o çizgilerde yalnızca kendi gölgemi görürdüm: ince, inatçı, her an parçalanmaya hazır bir gölge.

Adım Nefra ve bu tapınak, var olmamı sağladığı kadar beni çürütmek için bekleyen bir oyuktu.

Peçemin altında hapsettiğim hava, ıslak taş ve küf kokuyordu. Kaba dokunmuş keten, sabahın kemiklere işleyen eski soğuğunu tenime mühürlemişti. Her nefesimde, bu yerin çürümüşlüğünü ciğerlerime çektiğimi hissederdim. Burası tanrılara adanmış bir yerdi ama yaşayan, nefes alan her şey yavaş yavaş ölüyordu.

Avlunun tam ortasında, benim tek yoldaşım, tek celladım dururdu: akasya ağacı.

O sıradan bir ağaç değildi. Yaprakları asla hışırdamazdı. En şiddetli rüzgarda bile dalları bir milim oynamaz, sanki zamanın kendisi onun etrafında donup kalırdı. Sessiz Tanrılara adanmış bu tapınağın en ketum gardiyanıydı o. Dalları, gökyüzünün vaatlerine değil, her sabah olduğu gibi yine benim kulaklarıma uzanırdı. Fısıltısı rüzgarla değil, kanımda dolaşan bir zehir gibi gelirdi.

"Bugün kaç hayat kurtaracaksın, küçük gölge?"

Zihnimdeki ses, ağacın kendisi kadar yaşlı ve yorgundu.

"Karşılığında kaç kırıntı özgürlük alacaksın?"

Cevap vermedim. Asla vermezdim. Çünkü cevap basitti: Hiç. Özgürlük, bu duvarların ardında anlamı olmayan bir kelimeydi.

On yedi yaşındaydım ve hayatımın on beş yılını bu taş duvarların arasında geçirmiştim. İlk anılarım bu avluda oynamak, o sessiz akasya ağacının gölgesinde uyumaktı ama çocukluğum, gücümün ortaya çıktığı gün sona ermişti. Sekiz yaşındayken, tapınaktaki diğer çocuklardan biri olan Nita, oyun sırasında dizini çarpmış ve ağlamaya başlamıştı. O zamanlar arkadaş olduğumuz için ona yardım etmek için yarasını temizlemek, acısını azaltmak istemiştim ama ona dokunduğumda, beklenmedik bir şey olmuş, dizindeki morluk kaybolmuş, acısı dinmişti. Onu iyileştirmiştim ve saatlerce dizimde bir ağrı hissetmiştim.

O günden sonra her şey benim için değişti. Başrahibe Tanekmet, beni diğer çocuklardan ayırmıştı. Artık onlarla yemek yiyemez, onlarla oyun oynayamazdım. Özel dersler almak zorundaydım- tedavi teknikleri, anatomi, bitkibilimi, şifanın doğasını… Ama en önemlisi, sessizlik dersleri aldım. Konuşmamayı, sorgulamaya cesaret etmemeyi, itaat etmeyi öğrendim.

"Nefra, sen özelsin," demişti Tanekmet o ilk gün daha önce yüzüme bile bakmamış olan kadın. "Tanrılar sana bir armağan vermiş. Bu armağanı insanlığın hizmetinde kullanmalısın." demişti. Armağan kelimesini söylerken gözlerinde altın parıltıları dans etmişti.

Başımı kaldırıp tapınağın ana binasına baktım. O çürümüş zümrüt rengi, şafağın cılız ışığında daha da hastalıklı görünüyordu. Burası benim için bir ibadethane değil, bir et pazarıydı. Acının alınıp satıldığı, umudun altınla takas edildiği bir yerdi ve ben, bu pazarın en değerli malıydım.

Hizmetli rabibeler gözlerini bana değdirmeden yanımdan geçip gidiyorlardı. Onlar dilsiz ve kör kullardı. Sessizlerdi.

Onların ardından ayak sesleri, avlunun sessizliğini bir bıçak gibi kesti. Taş zeminde sürüklenen terliklerin ve birbirine çarpan kemik ve metalin o tanıdık sesi.

Başrahibe Tanekmet.

Çorak bir vadide açan bir diken çiçeği gibiydi: uzaktan bakıldığında büyüleyici, eşsiz bir güzellik; ama dokunanı zehirleyen, kanatan türdendi. Kırk beş yaşlarındaydı ama yaşından çok daha yaşlı görünüyordu. Hayat ve hırs, yüzünü germiş, güzelliğini çalmıştı. Tunç rengi, ağır cübbesinin içinden sıyrılan kolları, bir iskeletin kolları kadar ince ve kuruydu. O kolların üzerindeki kalın altın halkalar, her hareketinde birbirine çarptıkça, yeni bir günün acı dolu mesaisinin başladığını ilan eden ölümlü bir çan gibi ses verirdi.

Yüzü, bir zamanlar güzel olduğu anlaşılan ama şimdi hayatın ve hırsın acımasızca gerdiği bir deri parçasından ibaretti. Gözleri, iki parlak obsidyen parçası gibiydi; içinde ne şefkat ne de merhamet barındıran, sadece tartan, ölçen ve değer biçen iki kara delikti.

"Uyanık mısın, kızım?" diye tısladı, sabah yüzümü yıkadığım buz gibi suyla dolu kuyuya yaklaşırken. Sesi, kuru yaprakların üzerinde sürünen bir yılanın sesi gibiydi. "Kızım" kelimesi ağzından bir sevgi emaresi olarak değil, bir mülkiyet beyanı olarak çıkardı. Benim ineğim, benim tarlam, benim kızım.

Peçemin ardından ona baktım, hiçbir duygu belirtisi göstermemeye özen göstererek. Yıllar önce duygularımın bana karşı bir silah olarak kullanılabileceğini öğrenmiştim. Tanekmet, zayıflık kokusunu kan koklayan köpek balıkları kadar keskin a

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
Bölüm 1: LANET VE BAŞLANGIÇ
Lin'in sabaha kavuşmadan hemen önce aldığı o renk, tanrıların bile adını koymaktan çekindiği bir renkti. Ne yeşildi ne de gri. Çürümüş bir zümrüttü sanki; binlerce yıl bir mezarda unutulmuş, lanetli bir mücevherin hastalıklı parıltısı ve bu renk, Mute Tapınağı'nın duvarlarına sanki sıcak bir hayvanın yağı sürülür gibi sinmişti. Her gözenekten sızıyor, her taşa işliyordu. Kutsal kabul edilen bu tuhaf ışıltının, taşların arasındaki eklem çizgilerinde hâlâ canlı kaldığı, şafağın ilk ışıklarıyla bir anlığına nabız gibi attığı söylenirdi. Ama ben o çizgilerde yalnızca kendi gölgemi görürdüm: ince, inatçı, her an parçalanmaya hazır bir gölge. Adım Nefra ve bu tapınak, var olmamı sağladığı kadar beni çürütmek için bekleyen bir oyuktu. Peçemin altında hapsettiğim hava, ıslak taş ve küf kokuyordu. Kaba dokunmuş keten, sabahın kemiklere işleyen eski soğuğunu tenime mühürlemişti. Her nefesimde, bu yerin çürümüşlüğünü ciğerlerime çektiğimi hissederdim. Burası tanrılara adanmış bir yerdi ama yaşayan, nefes alan her şey yavaş yavaş ölüyordu. Avlunun tam ortasında, benim tek yoldaşım, tek celladım dururdu: akasya ağacı. O sıradan bir ağaç değildi. Yaprakları asla hışırdamazdı. En şiddetli rüzgarda bile dalları bir milim oynamaz, sanki zamanın kendisi onun etrafında donup kalırdı. Sessiz Tanrılara adanmış bu tapınağın en ketum gardiyanıydı o. Dalları, gökyüzünün vaatlerine değil, her sabah olduğu gibi yine benim kulaklarıma uzanırdı. Fısıltısı rüzgarla değil, kanımda dolaşan bir zehir gibi gelirdi. "Bugün kaç hayat kurtaracaksın, küçük gölge?" Zihnimdeki ses, ağacın kendisi kadar yaşlı ve yorgundu. "Karşılığında kaç kırıntı özgürlük alacaksın?" Cevap vermedim. Asla vermezdim. Çünkü cevap basitti: Hiç. Özgürlük, bu duvarların ardında anlamı olmayan bir kelimeydi. On yedi yaşındaydım ve hayatımın on beş yılını bu taş duvarların arasında geçirmiştim. İlk anılarım bu avluda oynamak, o sessiz akasya ağacının gölgesinde uyumaktı ama çocukluğum, gücümün ortaya çıktığı gün sona ermişti. Sekiz yaşındayken, tapınaktaki diğer çocuklardan biri olan Nita, oyun sırasında dizini çarpmış ve ağlamaya başlamıştı. O zamanlar arkadaş olduğumuz için ona yardım etmek için yarasını temizlemek, acısını azaltmak istemiştim ama ona dokunduğumda, beklenmedik bir şey olmuş, dizindeki morluk kaybolmuş, acısı dinmişti. Onu iyileştirmiştim ve saatlerce dizimde bir ağrı hissetmiştim. O günden sonra her şey benim için değişti. Başrahibe Tanekmet, beni diğer çocuklardan ayırmıştı. Artık onlarla yemek yiyemez, onlarla oyun oynayamazdım. Özel dersler almak zorundaydım- tedavi teknikleri, anatomi, bitkibilimi, şifanın doğasını… Ama en önemlisi, sessizlik dersleri aldım. Konuşmamayı, sorgulamaya cesaret etmemeyi, itaat etmeyi öğrendim. "Nefra, sen özelsin," demişti Tanekmet o ilk gün daha önce yüzüme bile bakmamış olan kadın. "Tanrılar sana bir armağan vermiş. Bu armağanı insanlığın hizmetinde kullanmalısın." demişti. Armağan kelimesini söylerken gözlerinde altın parıltıları dans etmişti. Başımı kaldırıp tapınağın ana binasına baktım. O çürümüş zümrüt rengi, şafağın cılız ışığında daha da hastalıklı görünüyordu. Burası benim için bir ibadethane değil, bir et pazarıydı. Acının alınıp satıldığı, umudun altınla takas edildiği bir yerdi ve ben, bu pazarın en değerli malıydım. Hizmetli rabibeler gözlerini bana değdirmeden yanımdan geçip gidiyorlardı. Onlar dilsiz ve kör kullardı. Sessizlerdi. Onların ardından ayak sesleri, avlunun sessizliğini bir bıçak gibi kesti. Taş zeminde sürüklenen terliklerin ve birbirine çarpan kemik ve metalin o tanıdık sesi. Başrahibe Tanekmet. Çorak bir vadide açan bir diken çiçeği gibiydi: uzaktan bakıldığında büyüleyici, eşsiz bir güzellik; ama dokunanı zehirleyen, kanatan türdendi. Kırk beş yaşlarındaydı ama yaşından çok daha yaşlı görünüyordu. Hayat ve hırs, yüzünü germiş, güzelliğini çalmıştı. Tunç rengi, ağır cübbesinin içinden sıyrılan kolları, bir iskeletin kolları kadar ince ve kuruydu. O kolların üzerindeki kalın altın halkalar, her hareketinde birbirine çarptıkça, yeni bir günün acı dolu mesaisinin başladığını ilan eden ölümlü bir çan gibi ses verirdi. Yüzü, bir zamanlar güzel olduğu anlaşılan ama şimdi hayatın ve hırsın acımasızca gerdiği bir deri parçasından ibaretti. Gözleri, iki parlak obsidyen parçası gibiydi; içinde ne şefkat ne de merhamet barındıran, sadece tartan, ölçen ve değer biçen iki kara delikti. "Uyanık mısın, kızım?" diye tısladı, sabah yüzümü yıkadığım buz gibi suyla dolu kuyuya yaklaşırken. Sesi, kuru yaprakların üzerinde sürünen bir yılanın sesi gibiydi. "Kızım" kelimesi ağzından bir sevgi emaresi olarak değil, bir mülkiyet beyanı olarak çıkardı. Benim ineğim, benim tarlam, benim kızım. Peçemin ardından ona baktım, hiçbir duygu belirtisi göstermemeye özen göstererek. Yıllar önce duygularımın bana karşı bir silah olarak kullanılabileceğini öğrenmiştim. Tanekmet, zayıflık kokusunu kan koklayan köpek balıkları kadar keskin alır ve acımasızca sömürürdü. Cevap beklemeden devam etti. Neşeli görünüyordu. "Bugün misafirlerimiz bol. Altın keselerinin sesini şimdiden duyabiliyorum." Altın. Bir zamanlar bu kelime, avucumun içinde bir güneşin sıcaklığı gibiydi. Tapınaktaki diğer yetimlerin aç kalmayacağı, kışın bir kat daha fazla örtüye sahip olacağımız anlamına geliyordu. Şimdiyse, midemde yuvarlanan çürük bir kokudan, metalik bir kan tadından ibaretti. Çünkü artık biliyordum - o altınların büyük kısmı Tanekmet'in özel sandıklarına gidiyordu, tapınağın bakımına değil, çocuklara değil, sokaktaki fakirlere değil… Tanekmet'in gözleri beni taradı. Üzerimdeki yıpranmış keteni, peçemin altından görünen solgun tenimi süzdü. Bir tüccarın, satacağı atın dişlerini kontrol etmesi gibiydi bakışları. Bu bakışlara alışkındım ve hiç sevmemiştim. "Üç hasta," diye devam etti, sesinde iş konuşan birinin duygusuzluğuyla. "Biri deve bakıcısı, kolu neredeyse kopmuş, zengin bir tüccarın değer verdiği biri o yüzden reddemedim. Biri saray çalgıcısı, parmaklarını bir daha asla kullanamayacağını söylüyorlar, yeniden müzik yapabilmek için her şeyden vazgeçebilir. Biri de..." Duraksadı. Sesindeki o kısacık duraksama, en büyük avı sona saklayan bir avcınınki gibiydi. "...yeni doğmuş bir bebek." Sonuncusunu söylerken gözlerindeki parıltıyı peçemin ardından bile görebiliyordum. Bebek şifası Tanekmet için en pahalı olandı. Çünkü umutsuzluk ne kadar büyükse, alacağı kese o kadar ağır olurdu. Hastalar için üzüldüm. Onlar için umut olmak değerli hissettirebilirdi ama… İçimdeki bir şey, o sabah koptu. Belki de aylardır, yıllardır gerilen bir ipti bu. Belki de o gece gördüğüm rüyaydı; kendimi tapınağın duvarlarının dışında, Lin'in rüzgarını yüzümde hissederken gördüğüm o imkansız rüyaydı. "Rahibe... kendimi iyi hissetmiyorum," diye karşılık verdim. Sesim bütün gece öksürmekten kısılmış, sönük bir notaydı. Güçlerimi son kullandığım zamanın üzerinden çok geçmemişti ve bedenimin sınırında olduğunu hissediyordum. Az önce burnumdan kan gelmişti ve bu aralar başıma korkunç ağrılar saplanıyordu. Sözlerimi duyan Tanekmet'in gözlerinde bir anlık bir şey parladı. Değerli bir aletin beklenmedik bir şekilde arıza çıkarmasına duyulan öfke ve şaşkınlıktı bu. Beni dinlemeyeceğini, beni anlamak istemediğini o anda hissettim. Altının kokusunu alan yırtıcılar geri adım atmazlardı. "Ne demek bu?" diye gürledi. Yüksek sesini işiten birkaç baş doğrulup bize doğru baktı ve hemen kayboldular. "Geçen hafta da aynı bahaneyi sundun ve bende senin koca bir hafta dinlemene izin verdim, Nefra. Bu senin için yeterli olmalı, değil mi? Şimdi git ve hazırlan." Sesi şimdi daha sert, daha keskindi. Bir hafta... onlarca hastayı iyileştirdikten sonra iyi olmam için lütfedilmiş, yedi gün. Hastaların her birinin bedeninden silinen acı benim bedenime kazınmıştı. Yürüyen bir ölü gibi hissediyordum ama o, benim bu kadar kısa sürede iyi olmamı bekliyordu. "İstemiyorum," dedim. Kelime ağzımdan bir zehir gibi döküldü. O kadar sessizce söylemiştim ki, bir an duyduğundan emin olamadım ama duymuştu. Avludaki hava aniden yoğunlaştı, sanki akasya ağacı bile nefesini tutmuştu. Tanekmet'in yüzü gerildi, sanki kertenkele derisi üzerine oturtulmuş tok bir gülümsemeydi bu. "Ne dedin sen?" "İstemediğimi söyledim," dedim, bu kez sesim daha güçlüydü. İçimde bir yerlerde saklanan o inatçı gölge, ilk kez uzun bir zaman sonra gün ışığına çıkmaya cüret ediyordu. "Size yeterince hizmet ettim, para kazandırdım. Artık beni kullanmayı bırakın. Yeteneklerim, siz ceplerinizi altınlarla doldurun diye verilmedi." Bir anlık, saf bir sessizlik oldu. Sonra Tanekmet güldü. Ama bu, neşeli bir gülüş değildi. Bu, kırık cam parçalarının birbirine sürtmesi gibi kuru, sinir bozucu bir sesti. "Ah, benim küçük nankörüm," dedi, bana doğru bir adım atarak. "Yeteneklerinin neden verildiği kimin umrunda? Onları sana veren tanrılar, seni unuttukları gibi yeteneklerini de unutmuş olabilirler. Aynı ailen gibi. Ama ben unutmadım ve sana sahip olduğun gücü değerlendirme fırsatı sundum." Yüzüme doğru eğildi. Ağır, baharatlı ve çürümeye yüz tutmuş bir şey gibi kokan nefesi yüzüme çarptı. "Yeteneklerinin ne için olduğunu kimse umursamıyor, Nefra. Yeterince dinlendin, çocuk gibi itiraz etmeyi kes ve yalnızca emirlerime uy." Dudaklarımı sıktım. Gözlerimi kapattım ve sessizce nefesimi verdim. “Ee?” diye seslendi. "Emredersiniz, Başrahibe Tanekmet," dedim. Çünkü başka ne dersem diyeyim, akasya dalı çıtırdar, gökyüzü gürültüsünü geri yutardı. Bugünlük daha fazla ileri gidecek cesaretim yoktu. Son seferki itaatsizliğimden aldığım ceza – kırbaçlanmak, bir hafta boyunca açlık ve kilerde kilitli kalmak– bedenimde kalıcı izler bırakmıştı. Tanekmet, kazandığı zafer duygusuyla arkasını dönüp Şifa Odası'na doğru yürümeye başladı. "Bir saat içinde Kutsal Elbiselerini giy ve hazır ol," dedi omzunun üzerinden. "Bugünkü hastalarımız sıradan insanlar değil. Saray mensubu biri de var. İzlenim önemli." Başımı salladım. Bir gölge gibi, sessiz ve itaatkardım ama içimde bir şeyler değişmişti. O sabah, o çürümüş zümrüt rengi ışığın altında, bir tohum çatlamıştı. Henüz ne olduğunu bilmiyordum ama toprağın altında, karanlıkta, bir şeyler büyümeye başlamıştı.

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

Kan Kırmızı (Türkçe)

read
4.1K
bc

evli kadın evli adama aşık oldu

read
10.5K
bc

Ölüm Yıllıkları

read
1.2K
bc

Tutku'nun Esiri

read
25.0K
bc

ALFABETA (+18)

read
29.5K
bc

ÇAPKIN +18 (365 Gün Serisi)

read
24.8K
bc

SENİ HİSSEDİYORUM ( 2 )

read
7.9K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook