bc

Leke

book_age18+
2
TAKİP ET
1K
OKU
dark
curse
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

...................... İ

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
1
Sarayın soylular için ayrılan dairelerinin uzun koridorları sabahın ilk ışıklarıyla ılınırken Liora, gümüş aynaların dizildiği hazırlık odasına geçti. Hizmetkâr kızlar fısır fısır etrafına doluştu; hepsi veliaht prens Theo’nun aylardır süren seferden döneceğini biliyor, günlerdir gizli bir heyecan taşıyorlardı. En yaşlı nedime Anna, zarif hareketlerle küveti doldururken tarçın kabukları ve kurutulmuş portakal dilimlerini suya bıraktı. O tatlı, sıcak baharat kokusu havada yayılır yayılmaz genç hizmetçi Ainee, gözlerini kocaman açıp prensese sokuldu. “Ekselansları, Prens Theo sizi görünce bu kokuyu takip etmekten başka bir şey düşünemeyecek,” diye kıkırdadı. Prenses Liora hafifçe gülüp usulca küvete girdi; ılık su omuzlarına kadar yükselirken dudaklarının kenarları beklenmedik bir sabırsızlıkla kıvrıldı. Üç mevsimdir bekliyordu, kocasının sesini onu rüyalarında görecek kadar özlemişti. Suya daldırılan ipek kese köpürtüldü, prensesin omuzlarını, boynunu okşadıkça genç kadınların neşeli takılmaları odada yankılandı. Prensesin saçları tepeden gevşekçe toplanmıştı; bir diğer nedime, parmak uçlarına iğnelemeyecek kadar hafif bastırarak badem yağını saç diplerine yediriyordu. “Prensesim,” dedi Ainee, bir sır verirmiş gibi fısıldayarak, “Seferdeyken prensi kim bilir ne rüzgârlar üşütmüştür. Sizin bu ipeğe büründüğünüzü gördüğünde eminimki prensin bütün kemikleri ısınacak.” Liora, yanaklarına yayılan sıcağı gizlemek için gözlerini kapadı; sudaki tarçın, aklına Theo’nun boynuna bıraktığı öpücüklerin hatırasını getirdi—tutkulu, kor gibi. Yıkanma faslı bittiğinde, kristal kâselere hazırlanmış gül damlacıkları tenine sürüldü. Göğsünden bileklerine dek uzayan bu narin dokunuşlar, birer minik hatırlatmaydı: Gece, mahrum kaldığı bütün yakınlığı geri getirmek için yaklaşıyordu. Seçilen incecik ipek giysi, ay ışığı kadar soluk mavi ipekten dikilmişti. Kumaş sırtında bir serinlik bırakıyor, kalbinin hızlanan vuruşlarını saklamaya da yetmiyordu. Nedimeler korsesini dikkatle çekip bağlarken, Liora dudaklarını ısırdı—hafif acı, uzun susuzluğun verdiği tatlı gerilimi keskinleştiriyor gibiydi. “Ekselansları,” dedi yaşlı nedime, iğne iplikle son düğmeyi sağlamlarken, “Aylar geçse de prensin ilk günkü gibi büyüleneceğine yemin edebilirim.” Gülerek başını eğen prenses aynada kendine baktı: Yanaklarında gizleyemediği pembe, boynu boyunca süzülen hafif titreme… Gerçekten de özlemini ipliğe, ipeğe saklamak artık pek de mümkün değildi. Hazırlık biterken genç kızlardan biri kristal şişedeki narin misk kokusunu avcuna damlatıp havaya hafif bir bulut yaydı. Liora adım attıkça koku incecik bir iz bırakacaktı, uzun taş koridorlarda bile prensesin yolunu çiçekler gibi işaretleyecekti. Sütunlu galeriye geçtiklerinde günün aydınlığı neredeyse öğle parlaklığına dönmüştü. Prenses, yüksek kemerli pencereden avluya baktı—nöbet boruları çalınmamış olsa da ufukta toz bulutları, süvarilerin gelişini haber veriyordu. Derin bir nefes aldı; göğsünde balon gibi şişen özlem, içinde ateşe dönüşüyordu. “Hazır mısınız, ekselansları?” diye sordu Nedime Anna, dudaklarının kenarında hınzır bir gülümsemeyle. Liora başını dimdik kaldırdı; mavi ipek dalgalandı, yüzünde küçücük bir sır saklar gibi ışıldayan heyecan yine belirdi. “Elbette hazırım,” dedi. Nedimeler neşeyle eğilip çekildiler; özlemle karışmış keyif, taş duvarların içine sıcak bir uğultu gibi doldu. Prenses, adımlarını taht salonuna doğru çevirdi—ve her adımda, uzun seferin getirdiği hasret, ipek kumaşın fısıltısında şarkı söyler gibiydi. Kapı yavaşça açıldı. Prenses eşikte belirdiği anda, salon içindeki konuşmalar kesildi. Taht salonunda toplanan soylular ve şövalyeler saygıyla eğildi, ama Liora'nın gözleri sadece tek bir kişiyi arıyordu. Salonun ortasında, siyah zırhlı kıyafetlerin arasında, Theo duruyordu. Seferin yorgunluğu yüzünde izler bırakmıştı; sakalı uzamış, teni bronzlaşmıştı. Ama o gözler... O koyu mavi gözler aynı sıcaklıkla Liora'ya bakıyordu. Aralarındaki mesafe aniden çok uzun göründü. Liora'nın mavi ipek elbisesi her adımda hafifçe hışırdıyor, misk kokusu arkasından yayılıyordu. Theo'nun gözleri karısının her hareketini takip ediyordu; dudaklarının kenarında tanıdık bir gülümseme belirmeye başlamıştı. "Prensesim," dedi Theo, sesinde hem resmi ton hem de gizli bir sıcaklıkla. Eğilip elini öpmek için yaklaştığında, Liora onun nefesinde tanıdık kokuyu hissetti—deri, ter ve uzun yolculuğun getirdiği o vahşi esintinin gizleyemediği bir esanstı adeta. El öpme ritüeli geleneksel nezaket kurallarına göre yapılıyordu ama Theo'nun dudakları Liora'nın parmaklarında saniyelerden fazla kaldı. O dokunuş, tüm salon dolusu insanın arasında, sadece onlara ait gizli bir mesaj gibiydi. "Hoş geldiniz, prensim," diye fısıldadı Liora, gözlerini kaldırıp kocasının yüzüne baktığında. "Sizi çok özledim." Theo ayağa kalktığında aralarındaki mesafe neredeyse hiç kalmamıştı. Gözleri karısının yüzünde dolaşıyor, her ayrıntıyı tekrar tanıyordu. "Ben de sizi, prensesim," dedi, sesinde başkalarının duyamayacağı bir nefes titremesiyle. Salon içindeki kalabalığın varlığını unutmuş gibiydiler. Üç mevsimlik hasret, o tek bakışta birikmişti. Liora'nın yanaklarındaki pembelik daha da belirginleşti; Theo'nun gözlerinde ise çok tanıdık o ateş yanıyordu. "Seferiniz nasıl geçti?" diye sordu prenses, protokolün gerektirdiği soruları sormaya çalışarak. "Başarılı," dedi Theo ama gözleri hâlâ karısının yüzündeydi, sözlerinin anlamında değil. "Halkımızın kanıyla beslenen o pislikler geldikleri cehenneme geri gönderdik. Bu sayede artık evdeyim. Ait olduğum yerdeyim." Bu sözler, salondan toplanan herkes tarafından prense vatan sevgisi olarak anlaşılacaktı. Ama Liora, o sözlerin gerçek anlamını biliyordu. Kral, tahtta oturmuş oğlunun dönüşünü seyrederken, "Artık resmi karşılama bitti," dedi güçlü sesiyle. "Soyluların sefer hikâyelerini dinleyip akşam şölenine hazırlanmaları gerekiyor." Salon yavaş yavaş boşalmaya başladı. Soylular ve şövalyeler saygıyla eğilip çıkarken, Liora ile Theo'nun arasındaki gerilim giderek yoğunlaşıyordu. Her geçen kişi, onları yalnızlığa bir adım daha yaklaştırıyordu. "Prensesim," dedi Theo, etraflarındaki son soylu da çıktıktan sonra, "Bahçede yürüyüş yapmak ister misiniz? Uzun süre doğal güzellikleri görmek nasip olmadı." Liora başını hafifçe eğdi. "Tabii ki, prensim." Taht salonundan çıktıklarında koridorlar sessizdi. Öğle sonrasının huzurlu atmosferi, sadece ayak seslerinin yankılanmasına izin veriyordu. Theo, karısının yanında yürürken, misk kokusunu içine çekti. "Bu koku," dedi alçak sesle, "Her gece hayal kurduğum şeydi." "Ben de her gece…" diye fısıldadı Liora ve gözlerini yere indirdi. "Her gece ne?" Theo durdu, prensesin çenesini nazikçe kaldırdı. "Her gece sizi bekledim," dedi Liora, sesi titreyerek. "Senin yokluğunda hep eksiktim. Yatağımın diğer yanının soğuk olduğunu hissettim." Theo'nun gözleri karardı. "Liora," dedi, prensesin adını fısıldayarak, "Ben de her gece senin yanında olmadığım için kendimi suçladım." Bahçenin girişine vardıklarında, güneş yapraklarının arasından süzülüyor, onlara altın bir gölge düşürüyordu. Theo, karısının elini tuttu—ilk defa aylar sonra, el eleydiler. "Artık yanından ayrılmayacağım," dedi, parmaklarını Liora'nın parmaklarıyla örüştürürken. "Hiçbir sefer, hiçbir görev seni benden ayıramaz." Liora'nın gözleri yaşardı, ama bu kez mutluluk gözyaşlarıydı. Hasret, bu dokunuşla eriyordu. Theo'nun eli sıcaktı, güçlüydü ve gerçekti. "Akşam şölenine kadar daha çok zamanımız var," dedi Theo, gözlerinde o tanıdık ışıltıyla. "Siz de... özlediniz mi?" Liora'nın yanakları alevlendi, ama gözlerindeki cevap net ve berraktı. "Evet," dedi Liora, sesinde çekingenlik ve cesaret karışımıyla. "Çok özledim." Theo'nun gözleri daha da karardı. Karısının yüzüne yaklaştı, nefesleri karışıyordu artık. "O halde," diye fısıldadı, "Şölene kadar zamanımızı değerlendirmeliyiz.” Bahçenin derinliklerine doğru yürüdüler. Gül fidanları arasından geçerken, Liora'nın ipek elbisesi çiçeklere sürtünüyor, misk kokusu doğal gül rayihasıyla karışıyordu. Liora’nın eli hâlâ onunkinin içindeydi; her adımda biraz daha sıkı tutuyor gibiydi. Çevredeki çiçeklerin renkleri canlıydı—kırmızı güller, mor menekşeler, beyaz zambaklar. Kuşlar dal aralarında cıvıldıyor, hafif bir meltem yaprakları hışırdatıyordu. Theo derin bir nefes aldı, sanki uzun süre sonra ilk kez temiz hava soluyormuş gibi. "Burası," dedi Theo, mermer bir oturma yerini göstererek. "İlk tanıştığımız yer." Liora gülümsedi. "Hatırlıyorsunuz." "Her ayrıntısını," dedi Theo, prensesi oturması için yönlendirdi. "Mavi bir elbise giymiştiniz. Tıpkı bugünkü gibi. Aynı koku da üzerinizdeydi." Oturdukları yere eğildi, Liora'nın yüzü artık çok yakınındaydı. "Ayrı kaldığımız her an bunu hayal ettim," dedi, sesi hırıltılıydı. "Sizi tekrar kucaklayacağım anı." "Theo," diye fısıldadı Liora, kalbi göğsünde çırpınırken. "Evet?" "Artık hayal kurmanıza gerek yok." Theo, karısına bakışını dikerken birden durgunlaştı. Gözlerinde bir anlığına tuhaf bir boşluk belirdi—sanki çok uzaklardan bakıyormuş gibiydi. Yüzü ifadesizleşti, dudakları arasından neredeyse duyulmayacak kadar hafif bir fısıltı çıktı: "Evet… Artık beklemeye gerek yok." Liora, prense yaklaştı. Prensin sol şakağında, saç çizgisinin hemen altında, küçük mor bir iz gördü—tıpkı bir damla mürekkep gibi, ama daha koyu, neredeyse siyaha çalan bir lekeydi. "Theo?" Liora, kocasının yüzünü elleri arasında tuttu. "İyi misin?" Theo başını iki yana salladı, gözlerindeki boşluk hemen kayboldu. Ama göz bebeklerinde çok kısa bir süre için başka bir renk—daha koyu, neredeyse siyah bir ton—belirmişti. “Elbette… sevgilim. Sadece... uzun yolculuğun yorgunluğu." Sesinde hafif bir titreme vardı, sanki kendi sözlerine tam olarak inanmıyormuş gibi. "Emin misin Theo?" Liora, kocasının şakağındaki mor izi işaret etti. "Bu da nedir? Daha önce hiç görmemiştim." Theo, refleks olarak elini şakağına götürdü. Parmakları mor izin üzerinde dolaştığında, acıyla dişlerini sıktı. Ama sanki önemsizmiş gibi konuşmaya devam etti. "Ah, bu mu? Seferdeyken talihsiz küçük bir yaralanma. Endişelenmene değmeyecek bir şey." Gülümsemeye çalıştı ama gözlerinin derinliklerinde başka duygular vardı. Liora endişeyle Theo'ya baktı. "Belki saray hekimine görünmelisin," dedi, sesinde titreyen bir kaygıyla. Theo, Liora'nın elini tuttu, onun endişesini gidermeye çalışır gibi. "Sadece bir çürük," dedi, gülümsemeye çalışarak. “Merak etme, ben iyiyim, sevgilim." Ama Liora'nın içindeki huzursuzluk dinmiyordu. "Yine de dikkatli olmalısın," diye ısrar etti. "Sana bir şey olmasını istemiyorum." Theo, karısının endişesini anlıyor gibi başını salladı. "Tamam," dedi nazikçe. "Eğer seni rahatlatacaksa, hekimle konuşurum." İkisi de bir süre sessiz kaldılar, bahçenin huzurlu atmosferi içinde kayboldular. Göz göze geldiklerinde, aralarındaki bağın gücü yeniden hissediliyordu. Liora, Theo'nun elini daha sıkı kavrayarak, "Birlikte olduğumuz her anı değerlendireceğiz," dedi. Theo, bu sözleri duyar duymaz yüzünde yumuşak bir ifade belirdi. "Evet," dedi, sesine eski sıcaklığı geri dönerken. "Birlikte olduğumuz sürece, her şey yolunda olacak." Liora, kocasının yanında, bu anın tadını çıkarmaya karar verdi. Bahçede, gül kokuları arasında, yeniden buluşmanın huzurunu yaşadılar. Her şeyden önce, birbirlerine sahiptiler ve bu, her şeyden daha önemliydi.

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

Kan Kırmızı (Türkçe)

read
4.1K
bc

evli kadın evli adama aşık oldu

read
10.5K
bc

Ölüm Yıllıkları

read
1.2K
bc

ALFABETA (+18)

read
29.5K
bc

Tutku'nun Esiri

read
25.0K
bc

ÇAPKIN +18 (365 Gün Serisi)

read
24.8K
bc

SENİ HİSSEDİYORUM ( 2 )

read
7.9K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook