7.2

1417 Kelimeler
Gözümde canlanan sahneleri savuşturdum ve şuana geri döndüm. Yapmam gereken şey onunla konuşabilmek için ilk adımı atmaktı ki öyle de yapacaktım. Zira ben yapmazsam eğer onun bunu yapmayı denemeyeceğini biliyordum. O yüzden Marcus'a doğru dönüp, "Yanımda olmanın anlamı büyük. Teşekkür ederim, Marcus." dedim yalnız kalabildiğimiz ilk anda. Marcus omuz silkti. "Teşekküre gerek yok, ekselansları," dedi sessiz ve uzak bir tonda. Her zamanki gibi resmiydi. Yüzü tüm ifadelerden soyutlanmış halde ileriye bakmaktaydı. Ne kadar beklesem de başka bir şey söylemedi. Bana bakmamıştı ve şimdi de her zamanki gibi mesafeli tavrını korumaya devam ediyordu. Benimle konuşmak istemiyordu ve öylece konuşmamızı bitirmişti. O kadar. Ama ona bu konuda izin vermeyeceğimi anlamalıydı. Aramızı daha iyi yapmak için çabalamaya istekli olan tek taraf bensem peki o halde diye düşümdüm. Elimden geleni ardıma koymayacağımı görecekti. En azından deneyecektim. Hafifçe sol yanıma doğru döndüm, tahtımın kolçağına tek dirseğimi yasladım, çenemi elimin üzerine dayadım ve onun yüzüne doğru bakmaya devam ettim. Marcus ise aynı şekilde bana bakmamaya devam etti. Başı bir heykel kadar dik ve ileriye dönüktü. Puslu gri bir gökyüzünü andıran gözleriyle yanımıza yaklaşıp uzaklaşan her bir yüze dikkat kesilmişti, salonun etrafına yayılmış soyluları izlemekteydi. Kendi sırası gelince şövalyelerin yanından geçip, karşıma gelecek olan soyluların aksine diğer soylulara, en az on metre ötemizde olan ve her biri çeşitli gruplara bölünmüş kendi hallerinde sohbetler edenlere, öyleymiş gibi görünenlere ve Kairos'a bakmaktaydı. Salonda hafif ve ağır bir ezgide yas müziği yankılandığından ne biz onların konuşmalarını duyabilirdik ne de onlar bizim konuşmalarımızı duyabilirlerdi. Ancak Marcus onları duyuyor gibi dikkat kesilmişti ki zaten şahsen duymasa dahi neler konuşulduğundan haberdar olabiliyordu. Bu konuda ona yardımcı olan bir arkadaşı vardı. Bağlı olduğu ruhani büyülü bir canavar. Slvia. Slvia gümüş ışıltılarıyla parıldayan bembeyaz tüyleri, safir mavisi gözleri, yüksek ve güçlü bedeniyle kurt görünümüne sahip ruhani büyülü bir canavardı. Romanımın dünyasında böylesi özel varlıklara yer vermiştim ve başkarakter olan Marcus'un ruhani bir canavarının olmaması düşünülemezdi. Hiçbir büyü ve kutsal güçten nasip almamış, zayıf ve incinmeye açık olan Elisa'nın aksine o bir başkahramanın sahip olmasının bekleneceği nice yeteneğe ve lütufa sahipti. Bu bir nevi acı dolu hayatını telafi etmek gibi düşünülebilir. Mükemmel kılıç yeteneği, etkileyici bir dış görünüş, ruhani canavar ile bağ... Daha ne olsun? Haa... Evet, bir de tapınağa bağlı bir kont ailesinin en küçük kızı olan Leydi Rheana ile yaşayacağı büyük aşk var ama bunu şimdilik boşverelim. Bu konuya girersem iki muhteşem karakter dururken kendi acınası hayatımı sorgulamaya yeniden başlayabilirim. Ne diyordum? Slvia! O cennet kapısı açıldığında yeryüzüne ayak basan en kutsal varlıklardan biridir. Bir ejderha kadar güçlü olmasa da güçlü ve özeldir. Aralarındaki bağdan bahsedecek olursam, Marcus ve Slvia birbirlerine ruhen ve zihnen bağlı olduklarından mesafeler ne kadar uzak olursa olsun ağızlarını açıp konuşmalarına bile gerek kalmadan anlaşabilirler. Aynı duyguları hissedip aynı tepkileri verebilirler. Bu, bir ruhani canavarla bağlanmanın özüdür. Slvia o kadar özel bir varlıktır ki, yüzlerce yıl önce yalnızca bir efendi seçmişti kendisine ve bu kişi de kuzeyin son kralı, Averia'nın da ilk dükü olan Magnus Averia'ydı. Thera İmparatorluğunun ilk imparatoriçesinin babasıydı. Yaklaşık bin yıl sonrasında Slvia'nın yeniden ve aynı soydan bir efendi seçiyor olması ve seçtiği kişinin de Marcus olması, Marcus'un Averia'nın gelecek dükü olması gerektiğine işaret ettiğim alamatlerden yalnızca biri. Kitaba göre durum Dük Orion tarafından sessizlikle, Kairos tarafından da kıskançlık ve hasetle karşılandı. Dük Orion böyle bir geleceğin birgün olacağını biliyor gibi sükunete bürünürken, onun aksine üvey kardeşi Kairos bu durumun hiçbir anlamı olmadığına dair birşeyler saçmalıyordu. Slvia'nın bir hata yapmış olabileceğini öne sürüyordu. Bunları geçip daha da ileri giderek, küçümser bir tavırla bir canavarın seçiminin dükalığın geleceği üzerinde çok da bir öneminin olmadığını söylüyordu. Marcus yarı soyluydu, ona göre bir hiçti, varis olması güçtü ve bu durum böyle kalmaya devam etmeliydi. Birden ortaya çıkan ruhani canavar, onun ve oğullarının varislik sıralamasını etkilemeye nasıl cürret ediyordu? Bu kabul edilemezdi. Eh, o da etmedi. Marcus'u defalarca kez öldürmeye çalıştı. Belki Marcus ölürse Slvia, kendisine layık gerçek bir efendi seçebilirdi. Mesela onu seçebilirdi, oğullarını, hiç olmazsa kızlarından birini... Seçmeyecekse Marcus ile birlikte Slvia da yok olabilirdi. Ama günün sonunda Kairos'un çabaları daima boşa çıktı. Slvia'nın varlığı Marcus'u yok etmek için kurulan tüm planların yolunu kapatıyordu. Marcus'un yemeklerine ve içeceklerine katılmış zehirler etkisiz kalıyordu. Gece odasına gizlice giren suikastçiler, daha Marcus'un ruhu bile duymadan öldürüp yok ediliyordu. Kairos ne kadar suikastçi gönderirse göndersin adamlarının hiçbiri geri dönmüyordu çünkü hiçlikten çıkagelen beyaz ölüm, onların kafalarını, kılıç kadar keskin dişleriyle koparıp atıveriyordu kenarıya. Slvia'nın Marcus'a dokunulmasına izin vermeye hiç de niyeti yoktu. Neredesin Slvia? Aklıma tek bir kişinin yanı geliyordu ama peşin hüküm vermeyecektim. Slvia daima soyluların arasında dolanmış ve duyduklarını da aralarındaki ruh bağı sayesinde Marcus'a iletmişti. Kulağına ilginç gelen herhangi bir konuşmaya çekilmiş olabilirdi. Bu ihtimali yoksayamazdım çünkü öyle olduğuna dair olaylarla dolu yüzlerce sayfa yazmıştım. Marcus, ikinci yıldız unvanıyla hitap edilen Prens Lionel'ın en yakın adamı olarak çalışacağını yazdığım henüz gerçekleşmemiş olan gelecekte, bir çok baloya katılmıştı. Tabii Slvia da daima onunlaydı. Kurt, her ne kadar insanların bakmaya değmez, gürültücü ve sıkıcı varlıklar olduğundan yakınıyor olsa da asla Marcus'un yanından ayrılmazdı. Gerekli görmediği sürece üzerindeki büyüyü kaldırmayıp, kendisini ortaya çıkarmaz ve görünmez bir şekilde dolaşırdı konukların arasında. Gözünmez haldeyken onu görebilen tek kişi Marcus'tu. Belki yüksek büyü duyarlılığı olan insanlar Slvia'nın yaydığı büyü izlerini az da olsa duyumsayabilirler ama o kadar. Slvia'nın üzerindeki büyü perdesi kalkmadan onu asla göremezler. Bildiğim kadarıyla Elisa sıradan bir çocuk olarak doğdu ve böyle üstün yetileri de hiçbir zaman ortaya çıkmadı. Öldüğü zamana kadar da bu şekilde normal olmaya devam etti. Yani onun bedeninde olan ben de diğerleri gibi o ulu canavarı göremeyen fani gözlere sahibim. Ama beni diğer normallerden farklı kılan şey ben Slvia'yı tanıyorum. Kimsenin dikkat etmeyeceği değişimleri fark etmek, bilen biri için daha kolaydır. Slvia'nın her daim burada, Marcus'un etrafında bir yerlerde olduğuna biliyorum çünkü yazmamın üzerinden ne kadar uzun yıllar geçmiş olursa olsun yazdığım bazı detayları hala hatırlıyabiliyorum. Misal hiçbir pencere ve kapı açık olmamasına karşın tepemizdeki avize mumlarının titreşen alevleri, yanan onlarca şömineye rağmen taht salonunun değişip duran ısısı, ansızın esen ve arasıra yanaklarımı bir buse gibi okşayan serin meltem bunlardan en göze çarpanları. Hepsi Slvia'nın etkisi. Sonunda en başından beri tahmin ettiğim yerde olduğunu anladım. Kairos amcamın yanımdaydı. İlerideki bir grup arkadaşıyla sohbet etmekteydi. Ancak üzerindeki değerli olduğu kadar rahat ve kalın görünen kıyafetlerine rağmen üşüyor gibi titriyordu. Uzun süre soğuğa maruz kalmış gibi öksürmeye başlamıştı. Yanında olan adamlardan biri boğazındaki rahatsızlığın geçmesini umarak ona bir kadeh şarap ikram ettiğinde Kairos teklifi ikinci kez düşünmeden cam kadehi kaptı ve tek nefeste hepsini içip bitirdi. Yine de öksürükleri kesilmeyince elinde bir tepsi dolusu kadeh taşıyan hizmetkarlardan birini yanına çağırdı, içkisini yeniledi. Yeni kadehini dudaklarına doğru götürecekken kadehteki kırmızı şarap öylece "kendiliğinden" havalanıp onun soluk ve çarpık yüzüne doğru savruluverdi. Şarap ağzına ve burnuna kaçıp nefesini kesti, üzerindeki pahalı takım elbisesinde asla çıkmayacak bir lekeler bıraktı. Kairos neye uğradığına şaşırmış ve utanmış görünüyorken etrafındaki adamlar, üzerlerine sıçramasından korktukları şarap damlacıklarından kaçınmaya çalışıyorlardı, homurdanıyorlardı. Kairos'un özel uşağı, onun üzerini temizlemeye çabalarken uzaktan olayları izlemekte olan herkesin aksine Marcus ve ben yaşananlardan aldığımız keyifle kendi içimizde eğleniyorduk ve kendiliğinden havalanıp yüze çarpılan şarabın sorumlusu kim hiç bilmiyormuş gibi, dışarıya hiçbir ipucu vermeyen ifadesiz bir yüzler takınıyorduk. Slvia'nın sevmediği insanlara gösterdiği minimum eziyetlerden birini kanlı canlı izliyor olmak büyük bir keyifti. Marcus kısa bir an için bana dönüp baktığında öksürüp gözlerimi ondan kaçırdım. Ne kadar yüzüm ifadesizlik maskesi arkasında gizli de olsa gözlerimdeki eğlenen parıltıyı onun keskin gözlerinden gizleyemezdim. K Ben karşıma gelecek olan yeni bir soylu ile ilgileniyormuş gibi yapmayı tercih ederken Marcus da görev edindiği gibi isimleri ve bilgileri söylemek dışında sessiz kaldı. Daha sonrasında onunla tekrar konuşma başlatmak için bir bahane bulamadığım sıkıcı saatler geçti. Sanırım gerçekten ama gerçekten yorulmuştum. Göz kapaklarım kapanıp başım istemsizce önüme düşmeye başlarken kendimi ayık tutmak için yollar denemeye başlamıştım. Saçma bir şekilde kadın ve erkeklerin giyimlerini puanlıyordum. Bazıları göz kanatacak kadar abartılı ve bir cenaze için uyumsuz giyinmişlerdi. Ah, benim başkahramanım onların arasından bir kış güneşi kadar güzel ve asil bir şekilde parlayarak ayrışıyordu. Üzerinde siyah düz bir takım elbise vardı. Siyah gömleğinin yakası, safir taşlı gümüş zincirli bir yaka iğnesiyle tuturulmuştu ve bu, onun hırçın görünümüne taze bir hava katmıştı. Onun giyiminden uşağı Oliver sorumluydu ve işinde ne kadar özenli olduğunu övmeye kalksam sayfalar dolusu kitap olurdu. Bu işi Marcus'a aşık olan kadın başkahramanımız Rheana'ya bırakmaya karar verdim. Çünkü gizli bir romantik olarak kadın başkahramanımız bu konuda benden daha ustaydı. Onun gözünden kitabı kaleme alırken Marcus'u betimlediğimde kullandığım kelimelerin bana ait olduğunu iddia edemezdim, kelimeler daima kendiliğinden ve bir nehir gibi akar giderdi. İş konuşmaya gelince de hep kavga etmeye başlarlardı ya neyse. Aşklarının çekici yanı belki de buydu. Devam edecek.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE