İçimde bir merak nüksederken öğrenmek için yoldan geçen bir ayaqaç'ı (hizmetçi) durdurdum.
"Neler oluyor? Nedir bu kargaşa?"
Durdurduğum ayaqaç önce saygıyla önümde eğilmiş ardından lafa girmişti. "Hülagü Han'ın Bağdat'ta bıraktığı dört bin nöker Emeviler tarafından hekin'leri (kafa) kesilerek katledilmiş derler. Han ve devlet içindekiler pek bir sinirlidir Akar Katun." Bir süre etrafında koşuşturan oba halkına ardından da bana baktı. "Doğru mudur bilmem ama Han'ımızın topraklarını, kendileri gibi kullanıp, Emevi birlikleri her gece vadide dolanır dururmuş."
"Buna nasıl cesaret ederler!?" dedim sesimdeki şaşkınlığı gizleyemezken. Nasıl olur da Han'ın askerlerini öldürebilirlerdi? Aslında onlar asker bile değildi tam olarak , mühendis ve inşaat işçileri desek daha uygun kaçardı. Han'ın da meziyetli insanlara hayranlığını herkes biliyor. Bu yüzden yapılan bu katliama kesinliklikle bir karşılık verecektir. Buna şüphe yok...
"Ben öyle işittim Akar Katun." karşımdaki ayaqaç (hizmetçi) önümde saygıyla dururken dediklerinin doğruluk payını düşünmeye başladım. Tabii böyle ciddi bir konu hakkında da yalan bilgi çıkmaz. O kadar da uzun boylu değil.
Eğer bu haber doğruysa, ki büyük ihtimalle doğru, er'imin canı çok sıkkın demektir.
Tarih boyunca Emeviler hep haddi olmayan şeyler yapmıştı zaten. Türkler , Moğollar kimi buldularsa katlettiler... Bu yaptıklarına dur demek gerekiyordu ama nasıl?..
Yanımdaki ayaqaç'a döndüm. "Anladım gidesin sen hayde."
"Olur Akar Katun. Lakin akşam oluyor, denk geldiğim iyi oldu size. qubcasunlarınızı(kıyafet, elbise) hazır ettiler değiştirecekler tez otağınıza dönün. "
"Değiştirecekler?" kurduğu cümleyle bir an şaşırmıştım.
"Evet, değiştirmek." O da benim anlamadığımı düşünmüş olsa gerek kendini tekrar etmişti.
"Kendim yaparım, siz gidin hayde." tövbeler olsun. Anladık görev bu ama mahremiyet denen kavram yok mu burada?
"Ama nasıl olur Akar Katun?" sorduğu bu anlamsız soruyla afallamış kalmıştım.
"Bilmem." dedim ben de onu alaya alırken. "Beş yaşımdan itibaren sayarsak eğer, son on beş yıldır kendim değiştiriyorum. Baya da oluyor. Endişe etmeyesin sen yani, hayde git derim. "
Elimle gitmesini işaret ederken artık daha fazla ısrar edememiş yanımı terk etmek zorunda kalmıştı. Şükürler olsun Yarabbim mahremiyet adlı kavramı ölmekten kurtardım.
Ardından arkamdaki muhafızlarla tez vakitte otağıya dönmek için yola çıktım.
Vardığımdaysa muhafızlar kapı önünde yeniden yerlerini almış bense içeriye girip er'imi beklemeye koyulmuştum. Acaba canı çok mu sıkkındır? Sormam kabahat elbet sıkkındır...
Aradan uzun bir süre geçmemişti ki otağının girişi açıldı birden. O mahremiyeti öldürecek ayaqaçlardan olduğunu düşünüp tam sesimi yükseltecektim ki gelen kişinin hizmetli değil er'im olduğunu gördüm. Oturduğum minderden toparlanıp ayağı kalkarken yüzüne doğru baktım.
Tam tahmin ettiğim gibi canı sıkkındı...
Fakat canı ne kadar sıkkın olursa olsun ayakta duran beni fark etmiş yanıma gelerek belime sardığı kolundan kendine doğru çekmişti.
Onun bu hareketine karşılık Han'ımın yüzünü ellerim arasına alarak dudaklarına bir öpücük kondurdum. Bu hareketimle birazcık da olsa gülümsemiş ama uzun sürmemişti.
"Olanlardan haberim var.." dedim sesim kısık çıkarken. "Mekanları uçmağ(cennet) olsun."
Başıyla beni onaylarken alnıma bir öpücük kondurup yanımdan ayrıldı ve otağın bir köşesinde duran, çalışma masası olduğunu düşündüğüm, yerde pozisyonunu aldı.
"Yardım lazım mıdır er'im?"
"Yok Hüreyre'm. Sen dinlenesin." eliyle uzağındaki yatağı işaret etti.
"Emeviler..." dikkatini çekmiş olmalıyım ki bakışlarını bana döndürdü bu sefer. "Topraklarında istedikleri gibi at koşturur derler. Doğru mudur Han'ım?"
"Uzun sürmeyecek şayet girdikleri o topraklara gömdüğümden emin olacam o fasıkları!"
"Bir ordu yollayıp halledemez miyiz?"
"... Bu cenkte fazla nöker çıkartamam Hüreyre'm. Bulunduğum sancağa ben cenk meydanına çıktığım vakit fedailer(haşhaşiler) saldırabilirler. Savunma da lazımdır buraya. Lakin Emevi denen fasıkların böyle bir derdi yoktur. Etrafta saldıracak birileri olmadığından ülke savunmasını düşünmeyip sınırlarıma koca bir ordu gönderir durur. " sıkkınlıkla önündeki Arap bölgesinin haritasını inceledi. "Hem buralar hep çöldür. Bizim bozkır beygirleri bu şartlarda pek zorlanır. İyi bir plan yapmak lazım ama ne?"
Er'imin oturduğu yerden arkasına dolanıp kollarımı sıkıca boynuna doladım. Belli ki canı sıkkındı. Normalde böyle sarılsam mutlaka beni kendine çekip o içimi eriten gülüşünü sunardı, şimdiyse boynuna sardığım kollarımdan elimi tutup öpmekle yetinmişti.
Keşke birşey yapabilsem ben de. Tekrardan gülümseyip, içini huzura kavuşturacak birşeyler...
Ah, doğru ya!
Okul yıllarında kütüphanede incelediğim savaş sanatları kitabı aklıma geldi. Az bir orduyla, koca bir orduyu yok etmek elbet mümkündü. Bunun tarih sayfalarında örneği de çokça var.
Aklıma gelen harikulade fikirlerle sarıldığım iri bedenin arkasında kıkırdadım. Er'im de sebebini merak etmiş olacak ki bakışlarını haritadan çekip bana döndü ve kollarıyla beni kendine çekip kucağına oturttu.
"Ben burda düşünmeye çalışırım senin ettiğine bak hele?" o da yüzüne bana karşılık olarak tatlı bir gülümseme yerleştirdi.
"Sen merak etmeyesin Er'im. Hüreyre'n senin için çoktan düşündü bile herşeyi."
Bu dediklerimle tek kaşı havaya kalkmış aklımdan geçenleri anlamak için uğraşır gibi tavır takınmıştı. "Hele anlat bakalım. Ne geçer aklından?"
"Cenk sırasında beni de yanına alırsan fikrimi beyan ederim.." dedim parmaklarımı iri cüssesinde yaramazca gezdirirken.
O ise benim aksime kaşlarını çatmış sert bir şekilde hayır cevabını vermişti.
"Er'im. Bırak yardım edeyim. Şayet fikrim doğru şekilde uygulanırsa kazanmamız kaçınılmaz olacak."
Benim ısrarıma dayanamayıp boştaki eliyle saçlarımı okşadı bu sefer. "Tamamdır lakin arkalarda olacaksın. Ön yerlerde cenk ettiğini görmeyecem seni."
Ben sevinçle oturduğum yerden dudaklarına uzanıp uzun bir öpücük verdikten sonra kendimi kucağına iyice yerleştirdim ve yer masasında bulunan Arap bölgesini işaret ettim. "İlk olarak çöl diye endişe etmeyesin Er'im. Bu bizim için büyük bir avantaj olacak."
"Avartaj nedir?"
Ah, aptal kafam, alışmış tabii dilim yabancı sözcüklere..
"Fırsat yani" diye düzelttim kendimi ardından lafıma devam ettim.
"İlk olarak az nökerler ile yola çıkacağımız için onların aklını karıştırmak gerekir. Az olduğumuzu biz biliriz ama onlar anlamayacak, bilmeyecekler. Bu yüzden tepelerde düşmandan önce mevzi alarak kemankeşleri (okçu), düşmanı yarım çember içine alacağı şekilde yerleştirecez ki istediğin gibi ben cenkten uzak kalıp okçuları yönlendirecem. Ve bu tepelerde yüzlerce kamp ateşi yakarak onları dört bir yandan kuşattığımıza inandıracağız. Ardından mevziye gelen emevi askerleri bu manzara ile kaçacak ve yerleşkelerini geriye çekeceklerdir. "
Haritada üç çevresi de kapalı tepeler arasındaki tek boş kalan vadiyi işaret ettim bu sefer."Ardından bu geri çekilen askerleri beş yüz kişilik bir atlı nöker birliğini, arkalarından dağın kapalı tarafına kovalaması için vadiden yollayacağız."
"Onlar binlerce kişi olacaktır Hüreyre'm. Kaçar mı sanarsın beş yüz nökerden?"
Yüzüme tekrardan sinsi bir gülümseme yerleştirdim.
"Derim ya Er'im, bu azlığı sadece biz bileceğiz. Her atın eyerine bol yapraklı ağaç dalları bağlayacağız. Böylece emevilerin arkasından kovalayan beş yüz kişilik atlı nöker ordusu, kum dolu çorak arazide dallar sayesinde göğe doğru inanılmaz bir toz bulutu kaldıracak. Ve bu göğe doğru kalkan büyük kütleli toz bulutu, düşmana kendilerine doğru büyük bir ordunun geldiğini düşündürecek. En son da kaçarak içine girdikleri bu çıkmaz dağın tepesinden barutları ateşleyecez. Koca bir ordu yıkılan dağın altında kalacak. İstediğin gibi... Girdiği bu topraklar onların mezarı olacak. "
Ellerimi Han'ın yüzünün iki kenarına yerleştirdim. "Kaybetmeyeceksin. Tarih hiçbir zaman 'Hülagü Han' yenildi yazmayacak. Çünkü onlar kaybettiklerine baştan inanacaklar Han'ım."
Bu planım hoşuna gitmiş olacak ki yüzündeki sıkkın ifade silinmiş, yerini tatlı bir gülümseme almıştı. Dudaklarıma yumuşak bir öpücük kondurup, keyifle bakışlarını bana yöneltti.
"Hülagü Han'ın gururusun. Senin gibi çeber (yiğit) bir beri'ye sahip olduğum için Tengri'ye ve ruhlara her daim adak adarım."