Her sabah yaptığı gibi Akar, bu sefer de güzel bir duş almak için taşla çevrili alana girdi. Aslında geçmiş zamana ilk geldiğinde en çok endişelendiği konu şaşırtıcı bir şekilde buydu. Kuzeydeki bu ıssız bucaksız soğuk steplerde yıkanacağını felan düşündü. Fakat öyle olmamıştı. Ayrı bir bölümde, muhtemelen sıcak su kaynağının geçtiği bir kısma, çadır kurulmuş içindeki su da her daim altındaki kaynaktan dolayı sıcak kalmıştı.
Yine de yıkanmakla fazla oyalanmadı. Üstüne sardığı bir havlu benzeri kumaş ile sıcak suyun içinden çıktı ve üzerini çabucak giyindi.
Giyindiği yerden de aynı hızla çadırından çıkarken otağı dışında muhafız olduğunu düşündüğü bir nökeri görmesiyle aniden irkildi ve bu korkuyla ağzından ufak bir çığlık kaçtı. Lakin kendini çabuk toparlayıp çadırın önünde duran elaya kaçan gözleriyle kendisine bakan adama bakışlarını dikti. Çok ilginçti çünkü bu obada böyle göz rengi olan nöker bulunmazdı.
"Sen ne'dersin burda?"
Sinirli bir tavırla ona bakan Han'ın eşinin tersine karşıdaki nöker oldukça sakin gözüküyordu. "Nöbetçi olarak burdayım elbet Akar Katun."
"Ne nöbetçisi? Bilmez misin buraya kimse yaklaşamaz? Çadır önünde muhafız olmayan tek yer burasıdır."
Karşısındaki nöker sanki bu kuraldan habersiz gibi tavır takınarak samimiyetsiz bir özür diledi ve Akar'ın yanından anlam veremediği bir şekilde uzaklaştı.
_____________________________________
Akar
Çadır yanından ayrılan muhafıza baktım bir süre. Neydi bu şimdi? "Sapık mı acaba? " yanlışlıkla sesli düşünmekten kendimi alıkoyamamıştım. Yine de sapık olamaz, sonuçta koskoca Han'ın eşiyim. Dünyanın en aptal insanı bile olsa böyle bir durumda kellesinin gideceğini adı gibi biliyor olmalı.
Sıkıntıyla iç çekerken üstünde fazla durmamaya karar verdim. Belki de gerçekten burada beklememesi gerektiğini bilmiyordu...
Neyse ne benim şuan daha önemli işlerim var. Mesela Dokuma makinemin ne alemde olduğu.
Üstümdeki sıkıntıyı atıp, bir heyecanla biraz uzakta beni bekleyen ayaqaçın yanına gittim.
"Hade gidelim, bakalım ne kadar ilerlemiş bizimki."
O da benim kadar heyecanlı bir tavırla başını eğip önümden yola düştü. Yol boyunca biryandan bana aletin nasıl çalışacağı, ne gibi faydası olacağı hakkında sorular soruyor, diğer yandan da heyecanla Han ve benim aramdaki evliliğin nasıl gittiğine dair soruşturma yapıyordu.
Kızmıyordum ona şayet böyle arkadaşça davranması güzeldi. Hoşuma gidiyordu işte...
Özellikle baktığım her kişi başını eğdiğinden, bu ayaqaç benim için fazla bir kıymetli oldu.
Biz yol boyunca konuşup gülüşürken bu tatlı muhabbetimizi bölen büyük bir tartışma sesi oldu.
Hemen yolumuzun üzerinde beş tane kadar güzel giyinimli kadınların içlerinden biri, diğer bir kıza bağırıyor bir şeyler hakkında şikayet ediyordu.
"Bunlar kim?" diye ayaqaça döndüm merakla. Kıyafetlerine bakılırsa hizmetçi değillerdi.
"Han'ın kanımlarıdır, Akar Katun."
"N-Neyi?" dedim tereddütle. Yanlış duydum herhalde hanımları mı dedi o? İnşallah beynimde tümör çıkmıştır da kulaklarıma vurmuştur diye dua ederken ayaqaçın tekrardan "kanımları. " diye tekrar etmesiyle doğru duyduğuma emin olmuştum.
Aşkın gözü kör derlerdi de inanmazdım işte.. Nasıl da unuttum, Moğolların da bir harem sistemi vardı..
Tüm benliğimi hayal kırıklığı ve öfke kaplarken karşıda cariye olduğunu düşündüğüm kızı ezen kadına ve yanlarında onları izleyen diğerlerine baktım. Resmen her çeşit kadın vardı. Saçları, tenleri, gözleri hatta göğüsleri bile o kadar farklıydı ki hepsinin... Yunan, Gürcü, Tatar ve Mısırlıya benzeyen kızlar dahi vardı.
Maşallah Han'ımız harem toplamakla kalmamış bildiğin BM gibi birleşik kuvvetler oluşturmuş.
Üstümdeki sinirle kadınlardan aldığım gözümü ayaqaca diktim bu sefer. "Kim bu şaltak (bağıran, gürültü çıkaran)?"
Benim bu sinirimle ayaqaç olduğu yere sindi. "Erdene Kanım'dır kendisi. Han'ımızın gözdesidir."
Alayla karışık öfkeyle ağzımdan bir sitem kaçtı."Hah! Gözdeymiş! K*çımın kenarı."
"...?" ayaqaç dediğim lafı anlamamıştı belli ki.
"Neyse ne. Ben ortalıkta yokken Hülagü Han, bir şeyler yaptı mı? Başkasıyla?..." cevabını duymak istemediğimden emindim lakin bilmezsem de içim rahat etmezdi. Hakikaten ayrı bir sorunluyum ben de!
"Elbet Han'ın otağına sefer sırasında götürülen kanımlardan Erdene'yi yolladık. Lakin nedendir bilinmez o vakitten bu yana pek sinirlidir." eliyle adının Erdene olduğunu öğrendiğim kızı işaret etti. Hala karşısında zavallı iki büklüm olmuş kızı azarlıyor, üste çıkmaya devam ediyordu.
"Bu öfkesi, Han ona istediğini vermediği için olabilir mi dersin? " bir ümitle sordum bu soruyu.
"Sanmam Akar Katun. Şayet Erdene Kanım, Han'ın otağından şafak sökerken ayrıldı."
Bu kurduğu cümleyle içime yakan bir ateş düşmüştü sanki. Öyle canımı acıtıyordu ki...
Hale bak. İlk defa birini seviyorum, evleniyorum üstüne üstlük! Sonra o adamın başka kadınları çıkıyor karşıma.
Durum her ne olursa olsun böyle duramazdım. Karşıdaki o Erdene denen cadının zavallı kızı, o da cariyelerden biri olsa bile, azarlamaya hakkı yoktu.
Sinirle kızın arkasından yanaştım.
"Kes şu şamatayı!" birden kulağının arkasından bağırmamla neye uğradığını anlamamıştı. Hızla arkasını dönüp beni karşısında görünce kendini sessizliğe gömüp saygıyla önümde eğildi.
"Ne diye kıza bağırıp durursun!"
"Akar Katun..." dedi titreyen sesiyle. "Bu kanım, hiçbir işi doğru beceremez ona bu sebeple pay çekerdim."
Zaten öfkeliydim bu kıza, bir de böyle saçma salak sebeplerden başka bir kızı herkesin içinde rencide etmesi... Üstüne üstlük benim eşimle benim yokluğumdan istifade yatması! "Senin haddine değil bu işler Erdene Kanım. Yerini bilesin." sinirle sıktığım dişlerim arasından konuştum.
Bana diğerlerine yaptığı gibi üstünlük taslayamadığı için olsa gerek bu lafımla sinirden yüzü aynı saçlarım gibi kızıla boyanmıştı.
Hevesimi alamamıştım, zaten üç yıl geçse de alabileceğimi sanmıyordum.
"Yıkıl önümden hayde!" bağırmamla avuç içleri arasına kıyafetinin eteğini sıkıştırdı ve azarladığı kızın yanından diğerleriyle beraber uzaklaştı.
Ben arkalarından bakarken sesli bir şekilde iyi bir küfür ettim. Gözdeymiş! Ne saçmalık! Bu mu!? Bir de geceyi Er'imle geçirmiş bu şaltak! Yok yani tek kabahat bunda da değil, er'imde de var. Sen ne diye koynuna benden başka birini alırsın ki! Bir de Hüreyre'm diye masum masum laflar eder!
Ben bu düşünceler içindeyken önümde acılı bir iç çekiş ve inilti duyuldu.
Sesin geldiği yöne doğru kafamı çevirdiğimde azarladıkları kız, çömelmiş başını kavuşturduğu kolları arasına koymuş ağlıyordu.
"Ne diye ağlarsın Kanım? Adın ne?... Hem o Erdene denen şaltağın laflarına kulak asmayasın, beceriksiz filan değilsin." Bir sinirle tekrardan çıkıştım. "Emin ol şuradaki b*k bile o Erdene'den daha kıymetli."
"Sahra." dedi kız sadece ve adından başka bir cümle ağzından çıkmadan ağlamaya devam etti. Öyle ki hıçkırıkları bile şiddetlenmiş, onun için endişe etmeye başlamıştım. O kadar mı üzüldü bu laflara? Sıkıntıyla iç çektim bu sefer. Tamam, bu da cariye falan ama yazıktır günahtır. Biri karşımda böyle ağlarken ben dayanamam ki...
"Sahra?" eğildiğim yerde omuzlarına dokunarak onu yatıştırmaya çalıştım. Gerçekten bu kadar ağlama seansı sadece yediği hakaretler yüzünden mi? Kendi, dayakla ve hakaretle geçen, hayatımı düşündüm. İlk defa başına geliyordu herhal.
Bu sefer kolumu kızın omzuna attım ve kaldırmaya çalıştım kapandığı yerden. "Hadi artık kalkasın be Kanım, etme böyle sana yazıktır valla."
"Neden böyle oldu?.."
"Ha? Ne neden oldu? Derdin ne senin?" yönelttiğim soruyla kız başını umutsuzca kaldırdı ve gözlerimiz buluştu. O an anladım, bu kızın asıl derdi yediği hakaretler değil. Lakin söyleyemiyordu. Gözlerinde büyük bir umutsuzluk, acı ve korku vardı. Belli itiraf da etmek istiyordu ama güvenemiyordu, bana güvenebileceğinden emin değildi.
"Hayde beyan edebilirsin bana derdin ne ise." diye onu cesaretlendirdim.
"Beni öldürürler, büyük bir yasak eyledim ben..." diye korkuyla fısıldadı Sahra.
"Kimse bir şey edemez. Tabii bu şaltağın uğursuz varlığından ölürsek o başka..."
"Size deyemem, anlamıyorsunuz..."
"Tabii ki anlamıyorum Sahra, beyan etmiyorsun ki anlayayım?"
Sahra bu lafımla elbisesinin bir ucunu avucuna alıp sıkıntıyla buruşturdu. "Ben g-gebeyim." dedi.
Belki de gerçekten bilmediğim bir tümör vardı beynimde. Yanlış duydum değil mi? Han'ın cariyesi bana daha yeni hamile olduğunu mu söyledi. "Ne söyledin, tekrar edesin hele?"
"Gebeyim."
Duyduğum şaşkınlıkla bir kaç saniye donup kaldım. Doğru mu der bu kadın? "Sen... Benim er'imin çocuğuna mı g-gebesin?"