“Banyoda düştüm, yüzümü nereye çarptım hatırlamıyorum ama her yerim ağrıyor.” İyi bir yalan değildi ama inanılabilirdi. Fayanslar zaten çok kaygan olduğundan babam inanmamazlık etmedi. O fayanslar hemen değişecekti!
Gün boyu ve ertesi gün el üstünde tutuldum. Temizlik ve yemekten muaf tutulduğum için kendimi şanslı bile sayabilirdim. İki gün boyunca evden dışarı adımımı atmadım. Yüzüm de daha kötü olmuştu. Ziyaretçilerim oldu tabii. Ayşen teyzem, bana çok iyi baktı. Bana börek yapıp yedirdi. Çok tatlı kadın ama değil mi? Ziyaretçilerimin arasında Semih ile Serap da vardı. Serap, resmen çocuğa asılıyordu.
Ertesi güne uyandığımda kendimi daha dinç hissediyordum. Yüzüm değil tabii ki o hâlâ mosmordu. Kendimi çirkin hissetmeye başlamıştım. Elimi yüzümü yıkayıp mutfağa gittim, babam daha uyanmamıştı. Ben de kahvaltılıkları hazırlamaya başladım. Sucukları kızartırken babamın uyandığını duydum. Yumurtaları kırıp üstüne rendelenmiş kaşarları da attığımda babam omzumdan nasıl pişirdiğimi kontrol ediyordu.
“Merak etme güzel olmuştur.” Geri çekilip masaya oturdu. Çayları doldururken,
“Vallahi geçen gün de aynısını söylemiştin ama sucuklar yanık kokuyordu,” diye mırıldandı. Ağzım beş karış açık kaldı. Hiçte şikâyetçi görünmüyordu ama! Sesimi çıkarmadım yine takılıyordu sonuçta. Tavayla beraber masaya oturdum. “Bugün Fayanslar için gelecekler odanda tadilat olacak. Dün Ayşen teyzenle konuştum orada kal akşama kadar. İşçiler buradayken baya ses çıkar, rahatsız olmazsın.” Çocuklarla olmamdan rahatsızlık duyduğunu sanıyordum. Ben, ona tuhaf tuhaf bakınca iç geçirdi. “Ayşen teyzen olduğu sürece sorun yok.” Daha fazla uzatmayarak kahvaltımızı afiyetle yedik.
Kahvaltıdan sonra ben, ihtiyacım olacak şeyleri kol çantama atınca evden çıktım babamsa işçileri beklemek için evde kaldı. Bugün benim için zor geçecekti, belki birazda rüya sanatını çalışırdık, kim bilir. Kapıyı açan Ayşen teyze oldu.
“Günaydın!” Ayşen teyze, beni içeri geçirip önüme plastik, siyah terlikleri koydu,
“Günaydın yavrum. Nasılsın bugün, daha iyi misin?” terlikleri giyip salona geçtim. Elbisemin eteklerini düzeltirken,
“Daha iyiyim Ayşen teyzem de çok çirkinim ya!” diye inledim. Küçük bir çocuk gibi somurttuğumdan koluma küçük bir şaplak attı. Gülümseyerek,
“İyileşir, iyileşir merak etme,” dedi. Mutfağı gösterdi. “Bizim sıpalar daha kahvaltı yapıyor, sen de gel bir şeyler ye.” Kesin Ayşen teyzemin ünlü börekleri vardı ama başımı sallayıp,
“Yok, sağ ol Ayşen teyze. Ben zaten kahvaltıyı yapıp geldim,” dedim. Televizyonu gösterdim “Ben burada takılırım.” Onunla ne kadar az vakit geçirirsem o kadar iyiydi. Ayşen teyze, ikna olunca mutfağa geçti, ben de orta sehpanın üzerindeki kumandayı alarak televizyonu açtım. Trt Çocuk kanalıyla karşılaşınca kimin izlediğini merak ettim. Kanalda, ‘Arı Maya’ vardı. Çocukken izlerdim, değiştirmedim. Kolumun altına yastığı alıp bacaklarımı koltuğa yan uzattım. Rahatım yerimdeydi. O kadar çok dalmıştım ki Semih’in geldiğini duymadım.
“Arı Maya ha! Çok tatlısın.” Dalga geçiyordu. Daha samimi olmuştuk, tüm olan olaylardan sonra bana daha yumuşak davranıyordu. Dil çıkardım,
“Bu evde, bu kanalı izleyen olmuş, açar açmaz karşıma Trt Çocuk çıktı. Hadi itiraf et çizgi film izlemek gibi bir huyun var,” dedim. Yüzünü ekşitip diğer koltuğa geçti, sırıttım.
“Hayır, ben değil, Baha izliyor. Ne zaman televizyonun başına geçse çocuk kanallarını açıyor.” Bahsettiğimiz zat salona gelince sustuk. Semih’in yanına geçip oturdu.
“Erva izlerdi, alışkanlık yani.” Yüzüme bakmadan konuşuyordu. Boğazımı temizleyip günlerdir aklımdakini sordum.
“Erva’yı ne zaman kurtarıyoruz?” dikkatini çekmiştim. Yüzüme uzun uzun bakıp,
“Seni katmaktan vazgeçtik,” dedi. Semih’e bakıp onay aldığını görünce devam etti. “Bu şehirde olduğunu biliyoruz. Tam yerini öğrenince harekete geçeceğiz, sonra izimiz kaybettirmek için bir süre saklanacağız.” O susunca yerine, Semih konuştu.
“Aramaktan vazgeçene kadar saklanacağız. Zor olacak yani…” özür diler gibi, “Senin burada bir hayatın var. Seni katarsak her şeyi kaybedersin,” dedi. Beni oyun dışı bırakıyorlardı. Öğrenmek istediğim birçok şey, sorular sormam gereken insanlar vardı. Bunu, bana yapamazlardı. Hayallerimi kaybetmek beni üzerdi ama bu kadar içine batmışken sonuna kadar gitmeliydim. Kaşlarımı çatıp,
“Bunu daha önce düşünemediniz mi? Şimdi nereden çıktı bu saçmalık?” dedim. Elbette Erva’yı kurtarmak istiyordum ama artık benim de bir amacım vardı. Bu kadar sırla hiçbir şey olmamış gibi yaşayamazdım. Baha ayağa kalktı. Bana bakmadan cevap verdi.
“O, sen kendini kaybedene kadardı. Ortalıkta cinnet geçirmiş gibi davranan birine güvenemeyiz.” Semih’e bakıp, “Ben çıkıyorum,” dedi. Semih bile bana acıyarak bakıyordu. Başını sallayınca Baha gitti. Kırılmıştım, bana güvenemezmiş, internet fenomeni ergen çocuk gibi, ‘Al kırdın, kırdın!’ diye bağırasım vardı. Serap haklıydı, ‘Ne hayvanmış canım!’ Semih’e ters ters bakınca ürküp yukarıya kaçtı. Anlaşılan kendi kendime çalışacaktım.
Öğleye doğru iyice sıkıldım. Baha zaten yoktu, Ayşen teyze, kış için bana çam yeşili bir bere örüyordu, Semih ise yukarıdan hiç inmedi. Serap’a mesaj attım,
‘Operasyon Var! Ayşen teyzelere gel.’
Madem bana güzellikle bir şey anlatmıyorlardı. Ben de gerekirse kerpeten kullanırdım.
Serap geldiğinde Ayşen teyze mutfağa geçip kısır yapacağını söyledi. Baş başa kalmıştık. Baha ile Semih’in bana söylediklerini anlattım. Saçını kulağının arkasına kıstırıp,
“Ne yapıyoruz?” dedi. Yüzümde sinsi bir gülümseme belirince, “Heheyt! Sonunda sevebileceğim bir şey yapıyoruz,” diye cırladı.
“Hi! Ne kadar da sevimli...” Parmağımı dudağıma götürerek susmasını işaret ettim. Mışıl mışıl uyuyordu. Rüyada yürüyordu herhalde, top patlasa uyanmaz gibi görünüyordu. Odayı tarayarak işime yarayabilecek bir şey aradım. Komodinin çekmecesini açtığımda erkek iç çamaşırlarıyla karşılaştım. Serap, merakla içine bakınca geri kapattım. Özele saygımız vardı sonuçta. Tabii işimize gelen özelden bahsediyorum… Alttaki çekmeceyi açınca atletlerle karşılaştım. Bunlar işime yarardı. Gri bir atleti elime alıp Semih’e yürüdüm. Serap kısık sesle,
“Kendimi gangster gibi hissediyorum,” dedi. Ben daha kötü hissediyordum. Zor kullanacaktım çünkü… Ben de aynı ses tonuyla,
“Uyanırsa üstüne otur. Hareket etmesine engel ol!” dedim. Serap’a gün doğmuştu. Başını sallayarak onayladı. Yavaş hareketlerle Semih’in başına dikildik. Serap’a bakıp şimdi dercesine göz kırptım. Ben, Semih’in ağzına atleti yapıştırırken Serap, kollarına yapıştı. Neye uğradığını şaşıran Semih, sıçradı. Beni ve Serap’ı fark ettiğindeyse gözleri kocaman açıldı. Bizden kurtulmak için bacaklarını kullanıyor, yükseliyordu. Heyecan içerisinde Serap’a,
“Üstüne Otur şunun!” dedim. Vakit kaybetmeden oturdu. Semih, ağırlığa rağmen daha çok hareket etmeye başladı. Serap’ı üstünden atmak için debeleniyordu, Serap ise düşmemek için Semih’in iki kolunu yanlarına yapıştırmış, karnına kenetlenmişti. Zor durumda olmasam buna saatlerce gülerdim. Başını sabit tutmaya çalışırken,
“Sakin ol!” dedim. Gözlerine bakmaya çalışıyordum. Bunu fark edince gözlerini kapadı. Açmıyordu, Serap uzun süre dayanamazdı, bu yüzden,
“Isır onu!” dedim. Semih ile Serap şaşkınlıktan bir süre durdular. Sonra Semih yine hareketlenince Serap daha çok kenetlendi ve karnını ısırdı. Acıdan gözlerini açınca daha otoriter bir sesle,
“Sakin ol!” dedim. Göz bebekleri büyüdü, hareketleri kesildi. Daha önce yapmıştım. Gerçi Baha, kendi isteğiyle hareket etmişti. Başparmaklarımı çenesinin altına koyarak başını daha da kaldırdım. Âdemelması, belirgindi. “Benimle ilgili ne saklıyorsunuz, hepsini göster!” başta hiçbir şey olmadı, sonra kendimi başka bir yerde Semih’in gözlerinden bakarken buldum.
***
“Daha iyi misin?” Baha, sarılı yüzü ile sadece başını sallayabildi. Omzu da sarılıydı. Bir eli dirseklerine kadar alçıdaydı. Felaket görünüyordu. Semih, yatağın kenarına oturunca yatak çöktü. “Erva’yı götürdüler mi?” Baha konuşamıyordu, gözlerini kırptı. Sonunda konuştuğunda sesi çok kısık çıkıyordu.
“Ayin… Kullanacaklar.” Gözlerindeki yaş, akmak için yol arıyordu. Onu böyle görmek çok kırıcıydı. Kazadan sonraki günü hatırlatıyordu. Ben de böyle mi görünüyordum? “İki ay önce.” durup derin bir nefes aldı. “Alya…” gözlerini kapadı, bir yeri ağrıyor olmalıydı. O konuşamayınca Semih,
“Kız arkadaşın mı?” diye sordu. Baha sadece başını sallayınca Semih, bıkkınlıkla nefes aldı. “Nida’nın kızı… Sana söyledim, başını belaya sokacaksın diye. Kendinle beraber, Erva’yı da yaktın!” Baha kızgınlıkla,
“Erva’yı bırakmayacağım!” dedi. Sesi hırıltılıydı. Semih, kalkıp odayı turlamaya başladı.
“Eğer o kıza bulaşmasaydın, kardeşimiz şu an evinde annesinin kollarındaydı” Eliyle onu göstererek, “Şu haline bak, başını bile oynatamıyorsun…” Baha, Semih’in sözünü keserek,
“Alya… Erva’nın yerini bulabilir,” dedi. Semih, daha fazla sinirlenmez zannediyordum ama daha çok sinirlendi.
“Hâlâ Alya diyorsun. Koruyucu melekleri yanına yaklaşmamıza izin vermez bile!” Alaycıydı. “Kim yüzünden bu haldeyiz! Kendine gel, sonra konuşuruz,” deyip odadan çıktı. Çıktığında kapının yanında bir kadın oturuyordu. Gözleri açık yeşil, sarışın bir kadındı. Uzun, ince, 40’larında görünüyordu. Semih’i görünce ayağa kalktı. Semih yüzüne bile bakmadı. “Üvey oğlun uyandı, gidip görebilirsiniz,” dedi. Kadın, özlemle Semih’e bakıyordu başını sallayıp ileriye baktı. Semih, o yöne bakınca saçları yeni kırlaşmaya başlamış bir adam gördü. Baha’nın babası olduğunu anladım. O kadar çok benziyordu ki anlamamak mümkün değildi. Semih, onunla göz göze gelmemeye çalışarak başka bir yöne döndü. “Tekrar gelirim,” deyip oradan ayrıldı.
Sonra kendimi başka bir olayın içinde buldum. Bir tür geçiş gibi bir şey yaşadıktan sonra –Power point’in önce bulanıklaşıp sonra netleşmesi gibi bir şeydi- yine Baha’yı gördüm. Bu sefer sargıları yoktu. Sadece kolundaki alçı vardı. Bir de yüzündeki izin üzerinde sargı vardı. Hâlâ o odadaydı, eşyalarını toparlıyordu. Semih, bacaklarını üst üste atmış onu izliyordu.
“Onu güçlendirmeden kullanmazlar, yoksa çerezden bir farkı olmaz.” Bu benzetme karşısında Semih, yüzünü buruşturdu. “Alya’yı zorladılar, bir şey hatırladığını sanmıyorum. Planımızı yapıp işe koyulacağız, zamanı geldiğinde onunla irtibata geçeceğiz. Erva’nın yerini bulur.” Bir an emin görünemedi. “En azından bulabileceği yollar var.” Semih’in bundan hoşnut olmadığını görünce, “Çok yetenekli, inan bana…” dedi. Semih, dalga geçer gibi güldü.
“Sonra ne olacak, muradınıza mı ereceksiniz? Erva’yı tehlikeye atamazsın.” Baha düşünür gibi duraksadı.
“Şuan beni hatırlamıyor zaten, öyle kalacak. Sadece neler yapabildiğini hatırlatıp yardım etmesini sağlayacağız. Sonra herkes kendi yoluna…” Eşyalarını çantasına yerleştirmeye devam etti. Semih, ellerini alnına dayayıp,
“Nida peşimizi bırakmayacak,” dedi. Baha, fermuarı kapayıp doğruldu, çantayı sağlam eline aldı. Başını kaldırdığında oldukça kararlı bir şekilde,
“Biz de o heriften yardım dileriz. Kaybedeceği çok şey var. Alya…” Ne olduğunu anlayamadım birden her şey dağıldı. Kendimi tekrar Semih’in üstüne eğilirken buldum. Semih, benden kurtuluyordu. Hayır, daha duyacağım şeyler vardı biliyordum. Oraya gitmeliydim. Tekrar denemek istedim ama kollar beni sarıp geriye çekti.
“Ne yaptığını zannediyorsun sen?” Baha, bana öfke ile bağırırken tekrar denemekten vazgeçtim. Öfkelenmesi gereken bendim! Benden bir şey saklamışlardı ve tam olarak öğrenmiş değildim. Kollarından sıyrılıp karşısına dikildim.
“Benden ne sakladığınızı öğrenmek istedim. Eğer başından beri doğru konuşmuş olsaydınız bunu yapmazdım.” Baha, cevap verecekken araya Serap girdi,
“Bölmek istemem ama…” Semih’i göstererek, “Bu normal mi?” diye sordu. Semih’e bakınca korktum. Gözlerini tavana dikmişti, ses çıkarmadan öylece uzanıyordu. Transa geçmiş gibiydi… Baha, ona doğru giderken içimden, ‘Umarım onu da delirtmemişimdir,’ dedim…