Gerçekliğe mürekkep damlatmış sayfalar gözlerimin önünden saniye gibi bir bir geçerken olayların şoku her salise zihnimde tur dönüyordu.
Lavantaların şekli, gökyüzünün ahenkli renkleri, Güneş'in kat kat karanlığı delip aydınlığı açığa kavuşturan renkleri...
Her şey benim zihnimde canlandırdığım gibiydi. Zihnimden kağıda döktüğüm gibi...
Oysa daha 1 dakika önce o karanlık, çıkmaz sokakta kim bilir bana ne yapacağını bilmediğim adamlar tarafından etrafım kuşanmıştı.
Düşünceler, sorular hepsi sıraya bile girmeden aynı yerde toplanmıştı. İşte şimdi gerçekten delirmiştim. Lanet olsun!
Çığlık atmak istiyordum, ağlamak bütün bu saçmalıkların içinden çıkmak istiyordum. Uyanmamış mıydım ben? Hâlâ odamda mıydım? Peki ya Sera? O adamlar? Festival?
Gözlerim yeniden etrafımda tur döndü. Burası bambaşka bir boyut gibiydi. 1 dakika önceki karanlığa tezat burada gün ışığı çevreyi sarmalamıştı.
Sinirle elimi yumruk yaptım ve toprak zemine vurdum. Gözlerim yaşlarla çevrilmişken görüşüm bulanıklaşmıştı.
Asla ağlama, asla acizliğini sunma. Birinin sana acıdığını görmektense kalbine bir ok sapla ve gücünün doruğunu yaşamınla kanıtla.
Dişlerimi kırarcasına sıkarken neredeyse yanaklarımdan süzülmekte olan yaşlarımı avuçlarımla silip güç bela ayağa kalktım.
Bir kaç saniye yalnızca soluk alış verişlerim duyuldu. Ardından içimi dökmek, kafamın içindeki soruları susturmak istercesine, kendime bu gerçekliğe adamışcasına açık gökyüzüne haykırdım.
"Bu benim hayatım! Benim tiyatrom, benim yaşamım. Senarist de baş rolde benim, oyun benim istediğim gibi ilerler kadere göre değil!"
Derin bir nefes alıp gözlerimi yumdum. Daha kalp atışlarımı bile düzene sokamadan aklıma başka bir soru dolmuştu; Ben lavanta tarlasının içindeysem, sayfada hangi resim vardı?
Gözlerim hemen açılıp mor lavantaların arasında eskiz defterimi aradı. Sonunda gözlerime ilişip, defter bana ezilmiş lavantaların arasında göz kırptığında adımlarım hızlanıp dibinde durdu.
Oturup defteri avuçlarımın arasına aldım. Sayfaları çevirmeye başladım. Gözüme en sonunda karanlık ormanda, ağacın üzerinde pörtlek gözlerini ay'a çevirmiş baykuş'un çizimi iliştiğinde hemen bir sayfa daha çevirdim. Lavanta tarlası hemen o resmin arkasındaydı.
Açtığım sayfayla bütün gerçeklik algılarım baştan aşağı sarsılmıştı. Bu sayfada benim çizimim falan yoktu. Ne lavanta ne de gün doğumu vardı. Ben şu an içinde bulunduğum diyarın sahibi olan kâğıtta daha 5 dakika önce bulunduğum karanlık sokaktaki üç adamı izliyordum.
Kağıdın kenarları sürekli dalgalanıyor, bir an beyaz olurken bir an resimdeki renklerin izini taşıyordu. Ama ortada görüntü gayet netti.
Yutkundum. İlk hareket eden Crays (kreys) adındaki adam oldu. Yüzünde hem büyük bir öfke hem de şaşkınlık vardı. Bir kalemle kağıda özenle çizilmiş dudakları hareket ediyor, bir şeyler söylüyordu fakat onu her ne kadar bir televizyonu izlermiş gibi görsem de sesler bana ulaşmıyordu.
Onlara aşağıdan bakıyordum. Sanki yer altında bir cam varmış da ben içinden onları izliyormuşum gibi. Defterimin en son bulunduğu konum.
Şimdi görüş açıma Harin girmişti. Sarı saçları ve bembeyaz teni ile gözüme onlardan o kadar farklı görünmüştü ki. Göz renkleri ışığa çıktığında şimdi daha net görünmüştü, gözleri griydi.
Kıvırcık saçlı olan işaret parmağını Crays'e doğrultup ona bir şeyler söyledi. Bağırıyor gibi görünüyordu. Crays ise yüzündeki kaslar teker teker seğirirken sabrının sınırının tükendiğini gösterip kıvırcık saçlı çocuğu boynundan tutup duvara fırlattı.
Fazla sert fırlattı! Bir insanın sahip olamayacağı bir güçle! Bunu çocuk duvara çarpıp yere düştüğünde, duvarda açtığı göçükten kavrayabilmiştim. Tuğla parçaları bir bir üzerine kar taneleri gibi yağarken doğrulmaya çalıştı.
Crays en sonunda biraz sakinleştiğini gösteren nefes alış verişlerini sergilerken gözü bir şeye ilişmiş gibi yere sabitlendi. Bir kez daha yutkundum. Çünkü gözlerinin benimle çakışmasına tam olarak 3 santim fark vardı.
Bir depremi andıran adımları yavaş yavaş benim görüşümün sağlandığı yere doğru geldi. Dizlerini kırıp eğildi ve eline bir şey aldı. Bir kalem. Benim kalemim!
Sokak lambasından gözlerine yansıyan kahverengi hareler elinde tuttuğu kalemi ilk önce dikkatle inceledi. Kalemin arkası benim her sıkıldığımda yaptığım gibi ısırdığım diş izleriyle şekillenmişti. Çantamdan bir şekilde düşmüş olmalıydı.
Arkadan biri seslenince Crays kalemi deri ceketinin iç cebine yerleştirip ayağa kalktı. Arkası dönük olduğundan onu artık göremiyordum. En sonunda gitmeye karar vermiş olacaklar ki arkalarına dönüp sokaktan ve görüş alanımdan çıktılar.
Bu gördüklerimi daha mantığımla tartışamadan kulaklarıma bir çocuk kahkahası ilişti.
Gözlerim hemen omzumun üstünden arkaya kaydığında radarına küçük bir kız çocuğu sokmuştu.
Mor elbisesi bu lavantalarda kendini saklamak istercesine çevreyle uyumunu gözler önüne seriyordu. Kahverengi ve kızıl karışımı saçları dalga dalga omuzlarından dökülüyor, küçük elleriyle kendisinden kaçmakta olan beyaz bir kelebeği kovalıyordu. Küçük kahkahaları etrafta gezinirken gözlerimi üzerinden alamadım.
En sonunda içinde yeşil ve sarının tonlarını taşıyan bal rengi gözleri benim aynı renk gözlerimle kesiştiğinde kelebeği kovalamayı bıraktı.
Bembeyaz teni, koca yeşil-sarı gözleri vardı. Yanakları tombul ve koşturmaktan kızıllaşmışlardı. Mor elbisesi toz toprak haldeydi, minik ayakları toprağı hissetmek istercesine çıplaktı.
Kalemle çizilmiş gibi olan ince kaşları havaya kalktı, minik dudakları da biraz ayrıydı.
Paytak paytak bana yürümeye başladığında gülümsemeden edemedim. Çıplak ayakları en sonunda adım atmayı kesip tam önümde durmuştu. Oturduğumdan dolayı hemen hemen aynı boydaydık.
Kafasını biraz yana eğip, dudaklarını büzdü. Gözlerinde hiç bir korku izi yoktu yalnızca merak vardı.
"Sen kimsin?" Diye sordu en sonunda sevimli boğuk sesiyle.
Ben bu sayfaya yalnızca lavanta tarlası çizmemiştim. Ben bu sayfaya küçükken hayalini kurmaya korktuğum düşünceleri serbestçe dışarı dökmesini istediğim bir Jessie çizmiştim. Bütün kahkahasını dışarı çekinmeden salan bir Jessie çizmiştim. Yalnızca mutluluk duygusunu yaşayan bir Jessie çizmiştim. Karşımdaki küçük kız içimdeki 'ben' lerden biriydi. Benim neşemdi. Şu ana kadar kendi küçüklüğümü kağıda döktüğümden bile bihaber mişim?
"Ben Jessie." Dedi tatlı sesinden gelen neşeyle. Ardından kaşlarını çattı, "Bir dakika sen nerelisin?"
Kaşlarımı çatsamda gülümsemem yüzümden silinmemişti. "Yarı amerikalı yarı fransız."
Rahatlamışçasına derin bir nefes verdi, "Ay İngilizim diyeceksin diye çok korktum." Gözlerini etrafta şüphelice gezdirip bana bir sır vermek istiyormuşcasına ellerini dudağının iki yanına yerleştirip kulağıma eğildi.
"Laf aramızda tanıştıkları kişinin tam adını öğrenmeden rahat edemiyorlar." Geri çekildiğinde tatlı tatlı omuz silkti, "ismim biraz uzun da onu söylemeye çalışana kadar kulübenin etrafında 5. Kelebeğimi kovalarım."
Kıkırdayıp gülümsedim. Elimde olmadan kendi ismimi mırıldandım. "Jessiyera Veronique Swan."
"Bir ismin var mı?" Daha ağzımı aralamaya vakit bulamadan elini 'boşver' derecesinde salladı. "Boşver sana Junior Jessie diyeceğim."
Junior Jessie mi? Durumun ironisine kapılıp kahkaha atmaktan kendimi alamadım.
O da kıkırdayıp omuz silkti, "Bana benziyorsun. Bir Jessiyera Veronique Swan olamayacağına göre... hmm..." kollarını bağlayıp işaret parmağını çenesine vurmaya başladı, "o zaman Junior Jessie ol!" Dedi bütün neşesiyle bağırırken.
Gözleri o kadar parlaktı ki her ne kadar karşımdaki kişinin ben olduğumu bilmeme rağmen onun gibi olmak isterdim.
"Tamam," dedim neşesini söndürmek istemezcesine. " ben de Junior Jessie olurum."
Gülüp minik elleriyle yanaklarımı sıkmaya başladı. Yanaklarıma şekil verirken artık nasıl bir yüz ifadesine sahip oluyorsam her ellerini hareket ettirdiğinde kıkırdıyordu. "Hey! Benimle oynar mısın?"
Meraklı gözleri gözlerimde asılı kalırken en sonunda ellerini düz tutup yanaklarıma vurarak sıkıştırmaya başladı. Dudaklarım bir balık gibi büzülürken o da gülüp kendi dudaklarını büzebildiği kadar büzdü.
Bir anda onun büyüsüne kapılaverdim. Zihnim hafiflemişti, mantığım da hayal gücümde benden ayrılmıştı. Kendi eserime baktım. Hiç kağıda çizilmiş bir resim gibi durmuyordu aksine o kadar gerçekti ki. Burası o kadar gerçekti ki...
Ellerini yanaklarımdan usulca çekip yere bağdaş kurarak oturdu. Şimdi boyu daha da kısalmış, elbisesinin etekleri kabarmıştı.
Kafamı biraz aşağı eğdim. Minik elleri yavaşça uzanıp elimdeki eskiz defterini aldı ve kapaktaki ilk resme baktı. Çizilmemiş resme.
Kaşları hayretle kalkarken başını kaldırmadan gözlerini bana dikti. "Dostum, biraz daha iç açıcı resimler çizmelisin." Yerinde biraz dikleşip kollarını göğsünde bağdaşladı. "Işık kaynağı zar zor görünen aptal bir sokak lambası olan daracık, karanlık sokağı çizecek kadar ne yaşadın?" Gözlerini devirdi, "Birazcık orijinal Jessie'yi örnek al... " ellerini iki yana açıp kendini gösterdi, "harika balina çizerim mesela." Deyip göz kırptı.
Ne mi yaşadım? Yok ya en fazla kendi dünyamdan çizimimin içine düştüm o kadar, nedir ki? Hoş, o çizimi de ben çizmemiştim ama neyse.
Omuz silkmekle yetindim. Gözlerini benden çekip tekrar deftere çevirdi. Sayfaları minik elleriyle yavaş yavaş çevirirken onu dikkatle inceliyordum. En fazla 4 ya da 5 yaşlarındaydı. Yıllar geçmesine rağmen kendi yüzümü gayet net kavramıştım ama o hâlâ benim kendisi olduğumu anlayamamış mıydı?
"Vaov..." dedi bir resme dikkatle bakarken. Gözlerinde o kadar büyük bir hayranlık ve mutluluk vardı ki hangi resme baktığını görmek için kafamı biraz daha eğdim.
"Sen de mi tilkileri seviyorsun? Ben bayılırım! Hatta pandalardan bile çok! Tamam kabul ponçik yaratıklar, azıcık bambu yiyince kafaları güzel oluyor ama tilkiler daha güzel."
"Evet, tilkiler benim de en sevdiğim hayvanlardır."
Kağıda çizdiğim Green'in bir başka resmiydi. Green, Benim çizmekten hiç bıkmayacağım turuncu tilkimdi. Zümrüt yeşili gözlerinde yeşile dalmış adını Green koymuştum.