14| Lavanta Tarlası [PART 2]

1595 Kelimeler
Jessie'nin gözleri yavaşça bana kaydı. Gözlerini kısıp beni baştan aşağı süzdü. Gözleri yüzümde dolaştı. En sonunda bir şeyi kavramışçasına hayretle gözleri açıldı, "Sen bensin?" Gülümseyip kafamı biraz yana eğdim, "Bunu anlamak için bir resme mi bakman gerekiyordu?" Hafif aralık dudakları ve açılmış gözleri durumun garipliğinden değil de şaşkınlıktandı. "Saçların da gözlerin de benimle aynı renk. Tenin benim gibi bembeyaz, resim çizmeyi seviyorsun ve en sevdiğin hayvan tilkiler... Sen ben misin? " Olumlu anlamda başımı salladım. Beni bir kez daha süzüp dudaklarını büzdü, "Vay be... büyüyünce amma seksi bir şey olacak mışım." Tatlı hayretine kahkaha atmadan edemedim. Karşımdaki kız hiç şüphesiz benden daha açık sözlü biriydi. Sonra aklıma gelen şeyle gülüşüm yüzümde soldu. O hiç büyümeyecekti ki? Burası gerçek yaşam değildi, bir resim diyarıydı ve o küçük bir kız çocuğu olarak çizilmişti. "Yüzün neden soldu?" "Hiç." Tek kaşını kaldırdı, "Dostum küçük bir kız çocuğu olduğuma bakma ben de zehir gibi bir zeka var. Dökül!" Elbette var. Sen bensin çünkü. Ama ona nedenini söylemedim, başka bir şey sordum. "Annen nerede? Ya da baban?" Gözlerini yeniden deftere dikip sayfaları yavaş yavaş çevirmeye başladı, "Kimse yok." Kaşlarım çatıldı, "Ne?" "Burada benden başka kimse yok." Kafasını kaldırmadan bana baktı, "bir de senden başka tabii." İşte o an kafama dank etmişti. Onu yalnız çizmiştim. Burada yalnızdı o. Onu eleştirecek, yargılayacak kimse yoktu, yalnızca neşesi vardı. Bir an, 'o halde tilkileri, balinaları ya da başka diğer şeyleri nasıl bilebilir ki?' Diye düşünmeden edemedim. İşte o an soru aniden cevaplanmıştı. Benim zihniyetimle çizilmişti o. Ben nasıl kağıda zihnimden aktardıysam, zihnimin gerçekliği de çizimime geçmişti. "Yalnız olmaktan mutlu musun?" Minik elleri sayfa çevirmeyi bıraktı ve başı yavaşça bana doğru kalktı, "Şey... evet. Sanırım?" Aniden gülümseyip ışıl ışıl gözlerle bana baktı, "ama artık sen yanımdasın. Yalnız sayılmam öyle değil mi?" Bir anda içim burkmuştu. Ben hep burada kalmayacaktım ki? Ah tabii eve nasıl döneceğimi bilmezsem ömrümün sonuna kadar burada kalacağım gerçeği dışında. Bir an da yüzü asıldı, "Gideceksin değil mi?" "Tekrar gelmemi ister misin?" "Elbette." Dedi hemen. Gülmeden edmedim, "Ama gel gör ki gidiş yolunu bilmiyorum." Merakla gözlerini kırpıştırdı, "Buraya nasıl geldin?" "İşin can alıcı kısmı da bu ya işte..." Omuz silktim, "bilmiyorum." Defteri toprağın üzerine bırakıp ayağa kalktı. Kollarını belinin iki yanına yerleştirip kaşlarını çattı. "Kızım aklını başına topla sen bensin! Ve biz kurnaz yaratıklar olarak zekamızı zehir gibi çalıştırıp karma denilen sıfatın 1 adım önünde olmak zorundayız. Şimdi kaldır o kıçını ve beynini yarım saat öncesine sar." Kafasını yana eğip bilmiş bilmiş konuşmaya devam etti, "azıcık beni örnek al cancağzım." "Dedi hayatı lavanta tarlasında kelebek kovalamaktan ileriye gitmeyen ufaklık." Dedim alayla tek kaşımı kaldırarak. Aslında onu bu hayata ben var etmiştim ama şu an o bilmiş halleriyle ona kafa tutmak nedense çok hoşuma gidiyordu. Dudaklarını birbirine bastırıp alabildiği kadar derin bir nefes aldı, "Hayatına gelecekten gelen büyük halin bodoslama önünde belirirse hayatının ilerlediğini anlama zamanın gelmiştir." Omuz silkti, "Ben belki burayı seviyorum? Ne yapacaksın? Kurnazlığımı belki kelebek kovalarken kullanasım geliyor benim?" Kıkırdayarak yerden kalktım ve ellerimi iki yana kaldırıp, "Pekâlâ öyle olsun." Dedim. Gün ışığının yansıdığı oval yüzünde sevimli bir gülümseme oluştu. Sağ yanağında tıpkı ben de olduğu gibi 1 tane olan hemen hemen yok denecek kadar az belirgin olan gamze si belli oldu beyaz yüzünde. "Tamam hadi zaman yolculuğu yapalım. 30 dakika önceye dön hadi ben bekliyorum seni burada." Dedi gülümseyerek. "Zaman yolculuğu ha?" Kafasını hızlıca olumlu anlamda salladı. Sonra elleriyle beni kışkışlamaya başladı, "Hadi hadi. Bak bekliyorum seni burada ben." Gözlerimi devirdim. "Gören de bir yere gidiyorum sanacak?" Diye mırıldandım. Beni duymayacağını sanmıştım ama sözlerinden sonra duyduğunu anladım. "Çok konuşma Junior Jessie. Bir bakmışsın güzelim saçların kat kat kesime uğramış." Dedi sesine tehditkâr bir hava buluyarak. Ama bu tatlı sesindeki hava ürpermekten çok kendimi durdurmasam gülme me yol açacaktı. Yere oturup ayaklarımı bağdaş kurdum. Bana dediğini yapıp zihnimi geçmişe sürdüm. En son ne olmuştu? Crays, bileğimi kavrayıp beni çekiştirmeye başlamıştı, parmaklarımı kulağının altındaki çukura bastırmaya çalışmış ama elim kulaklarına deydiği an ürperip beni arkaya savurmuştu. Ani tepkisinin nedeni zihnimde bir cevap oluşturmuştu. Ne yani, cidden kulaklarından mı huylanıyordu? Beni arkaya savurduğunda en son hatırladığım tam yere düşecekken ellerimde bir kağıt hışırtısı oluştuğu ve bir çukurdan düşüyormuşum gibi bir hisle sarmalandığımdı. Ardından gözlerimi burada açmıştım. Gözlerim aniden açıldı. İşte bu! "Buldum!" Diye haykırdım anın heyecanıyla. Jessie birden irkildiğinde elindeki makas da yere düşmüştü. Kaşlarım çatılırken bir ona bir makasa bir de eliyle kavradığı saçıma bakıyordum. Hayretle gözlerim açıldı, "Saçımı mı kesecektin?!" Gergince kıkırdayıp bir iki adım geriye zıpladı, "Yoo..." dudaklarını büzüp tatlı tatlı gözlerini kırpıştırdı. Ardından sırıtıp parmaklarıyla 'birazcık' işareti yapıp, "kırıklarını alayım demiştim de." Hemen yerimde doğrulup gözlerimi araladım, "Manyak mısın sen be?" "Yok aslında değilim de, hani saçlarını kat kat keserim dedim ya bir heveslendim ben. Ondan şey ettim." Düşüncelere o kadar dalmıştım ki dibime yaklaştığını bile fark edememişim. Ellerimle saçlarımı yokladım, en azından kesemeden aralamıştım gözlerimi. "Sen nereden buldun o makası?" Eliyle arkadaki ahşap kulübeyi gösterdi, "Bir koşu aldım geldim." Hayretler içinde küçüklüğüme bakarken düşünmeden edemedim. Acaba ben de küçükken bu ufaklık gibi miydim? Şeytan?! İç çektim. Ne yaparsın, Lucifer'i boşuna sevmiyorum ben. "Neyse..." dedim yerden eskiz defterimi alırken. "Sanırım gidiş yolunu buldum." "Hmm..." dedi gözlerini kaçırırken, "iyi." Dudaklarımda buruk bir gülümseme oluştu ve önünde diz çöktüm. Eskiz defterini kenara bırakıp ellerimle küçük ellerini avuç içlerime aldım. "Topraktan ansızın fırlayan biridir birler, seni gün doğumunun ötesine götüren 2 metrelik gölge savaşçıları, elementlerin özelliklerine sahip 4 kliksi..." bunları anlatırken ilgiyle beni izlemeur başlamıştı. Gülümsemem daha da çoğaldı, "sana bilgeliği öğreten beyaz ruh, ve sana ait bir tilki." Kafamı yana eğdim, "nasıl yaparım bilmiyorum ama buraya yeniden gelmeye çalışacağım. Bu yaratıklar benim çocukluğum, sana onların varlığını yaşatabilirim. İster misin?" Gülümsemesi kulaklarına kadar ilişmişti. "Bunu yapar mısın? Nasıl biriler? İyi mi? Tatlı mı? Eğlenceli mi?" "Her şeyden birer tane." Dedim kıkırdayarak. "Onları hâlâ görebiliyor musun?" Gülümsemem soldu. "Hayır..." dedim durumun gerçekliğini kavradığım sırada, "artık değil." "Neden?" İç çektim, "Çünkü onları hayatımdan def ettim." Bir kez daha, "Neden?"diye sordu. Gözlerimi gözleriyle buluşturdum. "Normal olmak istedim. Annemi hayal kırıklığına uğratmak istemedim. Deli olmak istemedim." "Deli mi?" Kaşlarını çattı, "dostum bir an da karşımda gelecekten gelen kendimle tanışıyorum inan bundan daha uçuk bir durum olamaz. Çocukluğunla oynamışsın sen, kendi elinden söküp almışsın. Normal olmak mı istiyorsun? Bu hayatta yeterince normal yok mu sence de?" Omuz silkti, "ben anormal olmayı daha çok seviyorum." "Sanırım bunu biraz geç fark etmişim ha?" Burukça gülümseyerek kafasını sağa sola salladı. "Bence daha geç değil." Nasıl oluyordu da küçücük haliyle benden daha yaşlı olabiliyordu? Bir anda kendimi ona sarılırken buldum. 11 yıl... karşımdaki kızdan ayrılalı tam 11 yıl olmuştu. "Seni ben den kopardığım için özür dilerim." Minik elleriyle sırtımı sıvazladı, "Sakin ol anneanne, beni kendinden koparamayacak kadar inatçı bir çocuk duruyor karşında." Gülümsemeye devam ederken gözlerim bir noktada asılı kalmıştı. Mor lavanta'ların  arasında, kendisini buraya ait olmadığını alalen belli eden şey kaşlarımın çatılmasına neden oldu. Kollarımı Jessie'den çekip ayağa kalktım ve kırmızılığa doğru yürümeye başladım. Lavantaların arasından onu çekip çıkarırken gözlerim hayretle aralanmıştı. Bu benim günler önce ormanda kaybettiğim kırmızı kalemim di. Bunu hem boyundan hem de kalemin arkasında kendi imzam gibi duran diş izlerimden anlamıştım. Onu ağaçtan aşağı attığımı ve bir daha bulamadığımı hatırlıyordum. Bunca zamandır burada mıydı? Arkama dönüp Jessie'ye doğru yürümeye başladım. "Benim artık gitmem gerekiyor ufaklık." "Geri geleceğine söz verdin unutma." "Eğer aklım bana bir oyun oynamıyorsa, rüya görmüyorsam, kafayı yemediysem ya da onun gibi bir şey olmadıysa ve bu olanlar gerçek çıkarda buraya yeniden gelebilmeyi öğrenirsem söz veriyorum seni ziyarete geleceğim." Dudaklarını büzüp omuz silkti, "Kabul." Kırmızı kalemi sırt çantamın içine atıp eskiz defterimi yerden aldım. Sayfalar parmaklarımın arasında teker teker geçerken en sonunda istediğim çizim elime ulaşmıştı. Kenarları sürekli renk değiştirip dalgalanan, benim çizmediğim çizim gözlerimin önündeydi. Derin bir nefes alıp eskiz defterini yavaşça yere bıraktım. Gözlerim Jessie'ye kaydı. Gülümsedim, "Görüşmek üzere Jessie." O da gülümsedi, "Görüşmek üzere Junior Jessie." Tekrar önüme döndüğümde bir zıplayışta defterdeki karanlık sokağın olduğu çizimin üzerine atladım. Gözlerimi sanki bunun işe yaramasını diliyor muşum gibi sıkı sıkı yumarken ayaklarım toprağa basmadı. Tam aksine, sanki bir kamyondan aşağı atlamışım gibi bedenimi kaplayan his yine kendini belli etti ve ben aşağı doğru çekildim. Göz kapaklarım bir den aydınlıktan karanlığı bana yansıtmaya başladığında ayaklarım sert zeminle temasa geçti. Bu sefer yerde değil ayaklarımın üzerine düşmüştüm. Gözlerim aniden açıldığında kalp atışlarımı sakinleştiremiyordum. Yanımda bir başka sarsıntı oluştuğunda gözlerimi karanlık sokaktan ayırıp kafamı o yöne çevirdim. Eskiz defterim tıpkı lavanta tarlasında olduğu gibi benim hemen yanımda kendini yere atmıştı. Hemen eğilip defteri elime aldım ve sayfaları hızlıca çevirmeye başladım. Parmaklarım en sonunda istediğim sayfada asılı kaldığında titrek bir nefes çektim içime. Lavanta tarlası olması gerektiği yerdeydi. Resimde hiç bir değişiklik yoktu. Gündoğumunu mor lavantaların arasında izleyen kahverengi - kızıl saçlara sahip kız çocuğu... Ellerim hemen çantama gittiğinde parmaklarım aradığım şeyi bulana kadar durmadı. En sonunda elime ince bir kalem iliştiğinde hemen onu çekip çıkardım. Kırmızı kalem aynı haliyle ellerimin arasındaydı. Ne rüya ne başka bir şeydi bu. Tamamen gerçekti. Tamaman, gerçekti! Bu şizofrenik falan değildi. Bu gayet gerçekti! Alel acele hemen defteri ve kalemi sırt çantama koyup fermuarı çektim. Etrafıma bir şey düşürme ihtimalim varmışcasına bakınıp olmadığına karar verdiğimde seri ve dikkatli adımlarla sokaktan çıkıp meydana doğru yürümeye, adeta koşmaya başladım. Sera! Sera'yı bulmalıydım. Kafamın içindeki soruların cevabına en yakın kişi oydu. O çocuklarla tekrar karşılaşma ihtimaline karşılık Sera'nın bana en başta dediğini uygulamaya karar verdim. Eve git! Kalabalığın çoğaldığı bölgelerden geçerken ilk defa kalabalık alanda bulunduğuma şükrettim. Gözlerime taksiden inen yaşlı bir bayan kayınca hızlıca koşup hareket etmeye hazır taksiyi son anda durdurdum. Bir anda düşünmeden edemedim. Acaba küçükken gördüğüm hayali varlıklar şizofreninden değil de bu dünyaya ait şeylerden miydi? Bir anda omuzlarımdan tonlarca yük alınmış gibi hissettim. Neydi bu rahatlama mı? Yoksa ne zamandır neyden kaçtığımı bile bilmediğim dünyaya bodoslama atlamanın etkisi miydi?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE