Bazen bazı görüşlerin gerçekliği seni öyle bir kuşkuya düşürür ki bunu yalnızca bilinç altının bir oyunu olarak düşünür, boş verirsin.
Bazen ise bunun gerçekliğini sonuna kadar savunur, zihninin başkalarının aptal düşünceleriyle seni engellemesine engel olursun ve sonun adım adım akıl hastanesine doğru yol alır, oysa senin gerçekliğini sorgulamak elalemin ne haddine!?
Ben bunu artık çok daha iyi anlamıştım, benliğinin 1. nedenle iş birliği yapmasının daha mantıklı bir çözüm olmasını düşünmüş, bunu gerçekliğime katmıştım. Belki bir gün gerçekten inanırım diye.
Lakin nereden bilecektim ki labirentin asıl çıkışının gizli bölmede saklı olan 3. kapı olduğunu.
Ben tiyatro ma bugün yeni perde arları eklemiştim yaşamak için, varlığından bihaber olduğum senaryoyu elime alırken.
Yok denecek kadar az bilim kurgu ya da fantastik film, kitapları okurdum. Böyle şeylere inanmaz boşuna kendimi o karakterler olarak hayal etmeyi sevmezdim. Çünkü bir huyum vardır ki bu hem film izlerken hem de kitap okurken başıma geliyordu. Kendimi daima baş karakter olarak hayal eder, onun yerinde ben olsam ne yapardım diye düşünerek kendi senaryolarımı yazardım aklımda. Bu beni bazen güldürür bazen üzerdi, işin can alıcı kısmı hikayenin sonuydu çünkü. Her ne kadar benim sonum böyle olmazdı / olmayacak desende sen kimsin ki yazılmış bir metnin sonunu değiştirebilecektin?
silmek kolaydır ama varlığının ellerinin arasında olmadığı bir şeyi silemezdin.
Ben ise bu kurala karlı gelip kendi felsefemi yaratmıştım. Yaşam benim gözümde yeri geldiğinde bir satranç maçı, yeri geldiğinde bir tiyatroydu. Hamleleri önceden bilmem, senarist kendim olup zamanı benim isteğime göre ilerletmem lazımdı. Başkalarının hayatları umurumda değildi, onlar her şeyi şu kader kavramına dayayıp, hatalarını olacağı varmış diyerek geçiştirebilirdi.
Ben böyle değildim! Kader diye bir kavram bence bana göre yoktu, hayatının eksileri ve artıları senin elindeydi. Teraziyi ya eşit tutacaksın ya da eksilerinde boğulacaksın.
Benim eksilerim, dengemdi. Kendi isteğimle işaretlediğim yanlış şıklarımdı. Çünkü hayatım o yanlış sanılan doğrularda saklıydı.
Şimdi ise benliğim labirentin, sayfalar arasına saklanmış gizli kapıyı bulmuş beni çıkışa davet ediyordu. Hayatımın her anını kendi çevrelediğim yalanlar ve doğrularla kaplı olduğunu sanıyorken kim bilirdi ki asıl yalanın bana yaşatıldığını?
3. Çıkış; Başkalarının seni tırlatmanın eşiğine götürdüğünü düşündüğün şeyler yaşarsın ve bu gerçektir!
Kendime olmadığım biri gibi hiç davranmadım. İnkârım ise tamamen kendi gerçekliğimdendi. Ama başkalarının yoksunluğunu neden ben kendimi aptal yerine koyarak yaşıyordum ki?
Yaklaşık 1 saattir odamda yatağıma oturmuş, gözlerimi karşımda ay ışığının odayı aydınlığına kovuşturmasına yol açan pencereye çevirmiştim.
Düşünceler... beynimi dinamik misali sarmış her an patlamaya hazır bekliyordu.
Kim bilir kafamın içinden kaç soru oluşmuş, hepsi birbirine karışmıştı? Ya da düşünceler beynime akın etmiş, yaşadıklarımı bir kez daha bana sorgulatmıştı?
Anne ve babam normalde bugün evde olmalılardı, fakat gece bir hız yarışında arabalardan biri kaza yapınca adamın kafatasında bir çatlak açılmış ve annemle babamı çağırmışlardı. Beni ise çoktan uyuyorum sanıyorlardı, bunları bana bıraktıkları sarı post ite yapıştırılmış nottan biliyordum. Aynı hastanede bir çok beyin cerrahı olmasına rağmen özellikle anne ve babamı rahat bırakmamaları ise bana göre bencillikti. Fakat başkalarına göre "onların işi bu, hayat kurtarmak!" Der geçerlerdi. Sanırım bu işte en çok tecrübe sahibi olanları almak istiyorlardı.
Eve geldiğimde ise buna kafa bile yormamıştım. Gerçekliğini görmüş, yaşamış olduğum bir olaya inanmakta hâlâ güçlük çekiyordum. Fakat biliyordum, bu gerçekti! Bunu her sorgulamaya kalktığımda elimdeki kırmızı kuru boya her şeyi alenen açığa çıkarıyordu.
Eve varır varmaz ilk işim odama çıkıp telefonuma yapışmak ve Sera'yı aramaktı. Ama cevap vermedi, 26 arayışımda bile... 27 de olabilir aslında?
İçim içimi yiyiyordu ona bir şey oldu diye. Acaba ne yapıyordu? Şu an neredeydi? Bu kahrolası doğa üstü saçmalığının olayı neydi?...
Ama gerçek olan bir şey varsa o da bunu sevmiş olduğumdu... ben o sayfanın ardını sevmiştim, o dünyayı, benim ütopyamı. Onu gözlerimi kapalı olarak değil de gerçekten fiziksel olarak yaşamak, dile getiremeyeceğim kadar hoş ve huzurlu bir histi.
Aklıma gelen şeyle gözlerimi yumup, içimden lanet olsun! Diye geçirdim. Hemen ayaklanıp kapının yanına fırlattığım çantamı aldım ve fermuarı çekip eskiz defterimi içinden çıkarttım.
Masanın üzerindeki kalemliklerden bir kurşun kalem çıkarıp kendimi sarı koltuğa attım.
Elimin altındaki sayfalar bir bir geçerken en sonunda istediğim çizim ince, kemikli ellerimin arasında durmuştu.
Topraktan ansızın fırlayan biridir birler, seni gün doğumunun ötesine götüren 2 metrelik gölge savaşçıları, elementlerin özelliklerine sahip 4 kliksi, sana bilgeliği öğreten beyaz ruh, ve sana ait bir tilki.... Bu yaratıklar benim çocukluğum, sana onların varlığını yaşatabilirim. İster misin?
Sözüm sözdür ufaklık, sen benim çocukluğumsan eksik yaşama...
Kurşun kalem yavaşça çizimde dolaştı. İlk önce topraktan fırlayan, dağınık saçlı, tavşan dişli olan kahverengi, diz boyumu geçmeyen boylarıyla biridir birleri çizdim. Ardından geride kalmış, lavantaların arasında yürüyen 2 metrelik, tıpkı kendilerininki gibi büyük ve zırhlı atların üzerindeki gölge savaşçıları çizdim. Sonra ise onun temiz kalbini açacak bir beyaz ruh...
Her birini zihnimdeki sandıkta saklamış olduğum fotoğraflardan bakarak çizerken, 4 Arches klsiksisini çizmek isterdim. Onlarla birlikte suyun ahengini, rüzgarın esintisini, toprağın ferahlığını, ateşin asaletini yaşamasını isterdim ama bu eskiz defterinde onları sığdıracağım kadar sayfa yer kalmamıştı.
Elim sürekli yanımdaki kuru boyalara gidip gelirken resimde ton belirleyerek boyuyordum. En sonunda çizimlerin kenarına kontür çekip elimi yavaşça sayfadan kaldırdım.
İşime verdiğim ciddiyetin ardından yüzümde ufak bir tebessüm oluştu. Parmaklarım karakterlerin arasında dolaşıp, tırnağımla çizimi eşeledim.
Birden lavanta tarlasının ev sahipliği yaptığı sayfanın yüzeyi dalgalanırken gözlerimi kırpıştırdım. Renkler ve çizgiler dalgalanıp, şekil değiştirirken sadece olacakları izliyordum. Tam bunun uykusuzluktan olduğunu düşünürken elimin altındaki sayfaya büyülemmişçesine kenetledim gözlerimi.
Şekiller, renkler bir bir yer değiştirirken olaylar gözümün önünden film şeridi gibi geçmeye başladı; Lavantaların arasında kahkahalarıyla koşan, bukle bukle saçları dört bir yana savrulan küçük kız çocuğu. Bir deprem! Bir dalgalanma, ve yeni bir varlık. Yoktan var olmuş gibi, havayı kesip atlarıyla dört nala koşan savaşçılar. Bir deprem! Bir dalgalanma daha ve topraktan bir bir kafalarını çıkartan biridir birler. Bir deprem! Son bir bulanıklık ve toz tanelerinin rüzgarda dönerek oluşturdukları, yavaş yavaş şekil belirledikleri gün ışığında bembeyaz tenini ortaya döken bir kadın.
Fiziksel olarak burada olsam da gözlerim sanki resme ışınlanmış gibi olaylar gözlerimin önünden hızlı hızlı geçiyordu.
Gördüklerim birden kesilince kafamı irkilerek sağa sola salladım. Yutkunmadan da edemedim. Başarmış mıydım?
Derin bir nefes alarak ayağa kalktım. Eskiz defterimi koltuğa bırakırken gözlerim odada dönüyordu. Duvarda resmi olan çizimler, asılmış tuvaller...
Bu bir kez başıma gelmişti, bir daha gelir miydi?
Bu olayın paranoyaklığı hâlâ beni etkisi altına alırken o çizimin içinde olmaktan rahatsızlık duyduğumu söylemek yalanlarımın en âlâsı olurdu. Hatta hoşuma bile gitmişti...
Alt dudağımı çiğnerken yatağın üzerindeki telefona baktım. Ya Sera beni aradığında burada olmazsam?
Bedenim düşüncelerimden önce hareket ederken seçme şansı dahi tanımamıştım kendime.
Beyaz kitaplığın altındaki kapaklı dolabı açarken oraya yerleştirdiğim tuvalleri yavaşça kenara çektim ve en sondaki orta boy tuvali çıkarttım.
Lacivert gökyüzünün ay ışığıyla aydınlattığı ormanda bana bakan, kuyruğu sağ üst köşeden kıvrılmış turuncu bir tilki. Green.
Zümrüt yeşili gözlerine bakarken gülümsedim. Bu resmi yaklaşık 9-10 yaşları arasında yapmıştım. Resimde açıkça benim acemiliğimin kalıntıları olsada hayallerimdeki ne az çok benzetebilmiştim.
O zamanlar bu resmi bilinç altımın arkasında saklanan hayal gücünü dışarı bırakarak çizmiş olmam şimdi gözlerimi devirmeme yol açmıştı.
O küçük ellerimle bu turuncu tilkiyi küçükken izlediğim çizgi dizilerdeki hayvanların sahiplerine olan sadakatine hayranlığımdan yola çıkarak hayal ederek çizmiştim. Belki birazcık da fantastik?
Benden başka kimseyi sevmesini istemeyerek, beni koruyan asi bir tilki. Ama sıradan olmasını da istemiyordum. Onu sinirlendirecek bir şey olduğunda turuncu tüyleri şah'a kalksın, keskin bir kılıç ucu gibi kirpi dikenli tilki olsun istemiştim. Upuzun olan kuyruğu kaparsın, turuncunun tonlarını kaplayan dikenler hedefine saplansın isterdim. Öldürmek onun elindeydi, ister acısız, ister zehirli dikenler!
Beni anlasın isterdim, bir insan gibi bütün algıları açık olsun, kurnazlığından ödün vermesin. Şah'a kalkmış tüyleri dindiğinde ise yumuşacık tüyleri benliğini göstersin.
Bunların hepsini o yaştaki aklımla çizmiş ama sonucunda isyan etmiştim. Çünkü aklımdaki ne o kadar da benzememişti. Yine de onu hep sevdim. Tuvalde yalnızca sıradan bir tilki olarak duruyordu...
Onu alıp pencere pervazına yerleştirdim. Parmaklarım tilkinin üzerinde dolanırken işaret parmağımla resmi eşelemeye başladım. Ne olması, ne yapmam gerektiğini bilmiyordum, yalnızca onu bir kez olsun görmek istiyordum.
Ellerim tuvalin yüzeyinden ilerisine gidemezken omuzlarım çöktü. Belki her resimde işe yaramıyordu? Yalnızca lavanta tarlasına gidebiliyordum dur?
Pencere pervazı biraz yüksek olduğundan tuval ile aramızda yalnızca bir kafa boyu fark vardı. Alnımı tam tilkinin başının üstüne yerleştirdim, elimi de yanına.
O çocuklarla karşılaştığım ân dışında bütün bu olanların gerçek olmasını o kadar çok istiyordum ki. Bu hissi tarif etmek imkansız gibiydi, hoş ve huzurlu bir histi. Ben bunu içine yalnızca girdiğim tek bir resimden anlamıştım.
Derin bir nefes alıp dudaklarımdan sayısız kez lütfen diye fısıldadım ve kendimi tuvale doğru ittim.
Ne beklemem gerektiğini bilmiyordum ama hissettiğim bir şey varsa eğer kendimi tuvalden değilde pencereden aşağı atmış gibi hissediyordum.
Ayaklarım havalanıp beni tuvalden aşağı atarken bu hisle ağzımdan ufak bir çığlığın kopmasına engel olamadım. Ama sandığımdan kısa sürmüştü bu düşüş, çünkü bir pencereden aşağı atlamışım gibi hissettiren sonsuza dek sürecek sandığım bu yolculuk sadece 5 saniye sürmüş ardından pürüzlü zeminde boydan boya uzanır halde durur olmuştum.