16| Kirpi Dikenli Tilki [PART 2]

978 Kelimeler
Gözlerimi kırpıştırırken ciğerlerime derin bir nefes çekme isteğiyle dolup taştım. Gözlerim gökyüzünü dallarıyla kaplayan ağaçlarla kesiştiğinde ansızın yanımdan gelen bir sarsıntıyla irkilip başımı o yöne çevirdim. Yavaşça doğrulurken gözlerimi bir an bile ayırmadığım küçük sarsıntının nedenini uzanıp ellerimin arasına aldım. Her seferinde böyle oluyordu. Ellerimde orta boy tuvali tutarken kumaşının üzerinde Green'in resmi değil de odamın resmi olmasına şaşırmamıştım. Lavanta tarlasında da aynısı olmuştu. Ayağa kalkarken kafamın içinden bir ağrı geçip gitti. Olduğum yerde dönerken ağzımdan gülmek gibi bir hah! Sesi fırladı. Başarmıştım! Burası gerçek bir yer olsa sanırım gecenin bu vakti ormanda her an başıma gelecek olan ihtimalleri düşünerek zihnimi doldururdum. Burada kimse olmadığını biliyordum fakat gecenin bir vakti ıssız bir ormanda olmak yine de irkilmeme engel olmuyordu. Adımlarını telkinle atarken gözlerimle etrafı inceliyordum. Burası resme aktardığıma kıyasla daha farklıydı, daha çok hayalimde canlandırdığıma benziyordu. Ellerimde tuvali kaybetmemek için sıkı sıkıya tutarken ne kadar süredir ağaçların arasında yürüdüğümü bilmiyordum. Tam olarak buraya ne için geldiğimi bile sorgular olmuştum. Ben yalnızca hayallerine kapılıp çizdiğim tilki mi bir kez olsun görmeye heveslenmiştim o kadar. Fakat bırak tilkiyi burada kendi nefes alış verişlerimden ve adım seslerimden başka çıt dahi duyulmuyordu. Bir süre daha yürümeye devam ettiğimde artık çevremde dairesel olarak döndüğümü düşünmeye başlamıştım ve buraya gelmenin odamda olduğu kadar doğru bir fikirde olmadığını düşünmeye başladım. Ne bekliyordum ki? Gerçekten! Ne bekliyordum? Bir iç çekişle birlikte tuvali kaldıracakken arkamdan gelen seslerle olduğum yerde dönüp gözlerimi sesin geldiği yönde taradım. Gözlerim saniye saniye her yerde dolaşırken kaşlarım çatılmıştı. Hiç bir şey yoktu. Arkamdan bir ses daha duyulduğunda kalp atışlarımın sesini duymamak sağır olduğumun kanıtı olurdu. Kafamı bir kez daha çevirdiğimde gözlerim her yerde dolaşıyordu ama bir kez daha hiç bir şey yoktu. Yere düşmüş ağaç dallarının kırılış sesi, kuru yaprakların çatırtısı, rüzgarın kesilişi... bu sesleri dört bir yanda duymaya başladığımda içimden kendime lanet ettim. Buraya gelmemeliydim! Adımlarım hızlanırken daha fazla bu seslere dayanamadım ve koşmaya başladım. Kafam istemsizce sürekli omzumun üstünden sesin sahibini görmek için dönerken ayaklarım rotasını belirlemişcesine koşuyordu. Fakat sesin sahibi hiç kendini göstermiyor sanki ondan kaçmıyor da ona daha çok yaklaşıyormuşum gibi adım seslerini bana daha çok duyuruyordu. Kafamı öne çevirdiğimde gözümün önündeki ağaç dalıyla gözlerim kocaman açıp hemen kafamı eğdim. Baş hizamdaki ağaç dalından kurtulduğumda kafamı yeniden kaldırdım. Adrenalin hiç olmadığı kadar etkisi altına almıştı bedenimi. Tanrım! Ben başka bir şey daha mı çizmiştim tuvale bilmiyorum ama bu paniğin tamamen psikolojik olduğunu biliyordum. Bu işi daha tam kavrayamasam da bir çizimde ressamın çizgisinden ilerisi olmazdı, fakat beynim buranın bir resim değilde gerçek olduğunu algılamaktan kendisini alamıyordu. Rüzgarın kesilme ve adım seslerini artık dibimde hissetmeye başladığımda ani bir kararla tuvali az ileriye fırlattım ve işe yaramasını umarak sanki bir havuza atlıyormuşcasına balıklama kendimi tuvalin içine attım. İlk önce ellerim, ardından bütün vücudum kendini boşluğa atarken 5 saniyenin ardından kendimi ufak bir düşüşle birlikte tüylü bir zeminin üstünde yüz üstü yatarken buldum. Gözlerimi yumarken kalp atışlarım parkeyi inletiyor, yer adeta deprem gibi sallanıyordu gözümde. Bir kaç saniye kendimde kıpırdayacak gücü bulamadığımdan odamda, yerde uzanır halde bekledim tabii bir şeylerin devrilme sesini duyana kadar. Göz kapaklarım aniden açılıp bedenim kendisini hızla kaldırırken daha dinmeyen kalp atışlarım bir kat daha hızlanıp göğüs kafesimi tekmelemeye başlamıştı. Gözlerim etrafta dolanırken sesin geldiği yöne baktım. İlk önce bakışlarım yere devrilmiş kalemler, sayfalar ve su şişesinde gezindi. Göz bebeklerim yavaş yavaş yukarı çıkarken gördüğüm zümrüt yeşili gözlerle eğer mümkün olsaydı kalbim çoktan göğüs kafesimi parçalar ve önüme düşerdi. Turuncunun tonlarını her bir yerinde taşıyan kürkü, burnunun altındaki ve kuyruğunun ucundaki kirli beyaz tüyleri, keskin pençeleri ve çekik, koca yeşil gözleri... Çalışma masasının üzerinde durmuş, devirdiği eşyaların üstünden gözlerini bana kenetlemişti. Green buradaydı. Green. Tam. Olarak. Karşımdaydı! Gözlerim daha ne kadar büyüyebilirdi bilmiyorum. Çizimim resmen gerçek yaşamda beden bulmuştu! Buraya nasıl gelmişti? Gözlerimi zar zor ondan ayırıp pencere pervazında yerini koruyan tuvale çevirdim. Yoktu! Green'in olması gereken yerde Green yoktu. Bomboş, yalnızca orman vardı. Sanki hiç çizilmemiş gibi. Gözlerimi tuvalden ayırıp tekrar Green'e çevirdim. Gözleri hâlâ delip geçmek istercesine bana kenetlemişti. Sonunda yutkunabildiğimde sözler adeta fısıltı derecesinde çıkmıştı ağzımdan. "Sen yanımdaysan tuvalde artık yerin yok... Ama nasıl burada olabilirsin ki?" Kulaklarını kırpıştırırken başını yavaşça yana eğmişti. Birden aşağı katta kulaklarımı delip geçen bir çarpma sesi duyduğumda irkilerek sırtımı duvara yasladım. Aşağıdan bir kız sesi haykırırcasına ismimi söylerken sesin sahibini ilk önce kavrayamadım. Beynim sesin sahibini algıladığında ise kapı çarparak açılmış Sera'nın siyahlar içindeki bedeni karşıma çıkmıştı. İşte o saniyelerde gözlerimin önünden hızla bir başka karartı geçti. Tilki fırlarcasına önüme geçmiş Sera'ya tehditkâr bir tonda hırlamaya başlamıştı. Sera'nin gözleri ilk beni gördüğünde tilkiyi gördüğünden emin değildim. Bakışlarında büyük bir rahatlama geçerken attığı bir adımdan sonra turuncu tilkiyi görmüş, tilki ise beni bir kez daha şoka uğratacak bir şey yapmıştı. Bütün tüyleri şah'a kalkarmış gibi sivrilirken uzun kuyruğu kapardı ve havada dalgalanmaya başladı. Yüzü bana dönük olmasa da onun Sera'ya büyük bir öfkeyle baktığını tahmin edebilirdim. O tıpkı benim hayallerini kurduğum gibiydi, tuvale çizdiklerimden fazlasıydı. Sera daha önce böyle bir şey görmediği gibi bir adım geri çekilirken şokla aralanmış gözleri yavaşça kısıldı. Yüz hatları keskinleşip, kasılırken yüzünde daha önce görmediğim tehditvari bir ifade oluşmuştu. Tahminimce aklında bu yaratığın ne olduğunu tartışıyordu. Düşünceleri kısa sürmüş olacakki bir eli kemerine gitti ve daha yeni gördüğüm 3 değişik hançerden birini aline alıp avuçlarında sıktı. Tam elini kaldırıp onu tilkiye atacaktı ki beynim sonunda bana kırmızı ışıkları göndererek düşünme yetimi geri vermişti. Kendimden beklenmeyecek bir haykırışla bağırdım. "Hayır!" Sera'nın tilkiye kenetlediği gözleri birden beni bulunca durdu ve benim gözlerimin içine dikkatle bakmaya başladı. Gözlerine bakarken içimde bir korku oluştu. Mavi gözlerinde tek bir renk bile artık kendini göstermiyordu. Gözlerinin mavisi siyaha karışmış bana bir kara delik bahşetmişti. Tilki ise acımamış kuyruğunu Sera'ya savurmuştu. Kuyruğundan fırlayan turuncu dikenler Sera'nın bacaklarını saran deri pantalonda yırtıklar açarken Sera'nın kanı bacaklarına saplanmış dikenlerin arasından süzülür olmuştu. Bunu beklemiyor olacakki afallayıp dizlerinin üzerine düştü. Gözlerindeki siyahlık dağılıp mavilerini ortaya çıkarırken elindeki tuhaf görünümlü hançer yere düştü. Hançer parkeye düşerken metalinin yerde bıraktığı ses kulaklarımda pervane misali dönmeye başlamıştı...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE