2,Köklerine Dönüş

700 Kelimeler
Havalimanının otomatik kapıları açıldığında yüzüme nemli bir rüzgâr vurdu. İstanbul’un kokusu… Tuzlu hava, egzoz, kahve ve insan kalabalığının birbirine karışan kaotik ama tanıdık kokusu. Kalbim hızlandı. Havaalanının çıkışına ilerlerken gözlerim onu arıyordu. Yıllardır özlediğim ama bir o kadar da uzaklaştığım tek kişiyi. Ve işte orada duruyordu. Kaan. Bir an duraksadım. Her zamanki gibi mükemmel görünüyordu. Uzun boyu, keskin yüz hatları, koyu renk takımıyla ciddi ama karizmatik havası… Çoğu insanın gözünde erişilmez, soğuk, fazla disiplinli biri olarak tanınıyordu. Ama benim için… O sadece abimdi. O, benim her şeyimdi. Gözlerimiz buluştuğunda kaşlarını kaldırdı, yüzüne hafif bir gülümseme yayıldı. Sonra bir adım attı. Sonra bir adım daha. Ve bir anda kendimi onun kollarında buldum. Kaan sıkıca sarıldı. Öyle bir sarılıştı ki, sanki İstanbul’a değil de, yıllar önce kaybettiğim güvene geri dönüyordum. Burnumu omzuna gömdüm, içime çocukluk anılarımızın kokusunu çektim. "Hoş geldin, Liv," dedi, sesi boğuktu. Boğazım düğümlendi, konuşamadım. Sadece başımı salladım. Bir süre öyle kaldık. Sonra Kaan geri çekildi, elleri omuzlarımda yüzüme baktı. “Zayıflamışsın,” dedi kaşlarını çatarak. “Orada ne yiyordun sen?” Gülümsemeye çalıştım. "Sanatçılar aç yaşar," dedim hafifçe omuz silkerek. Gözleri kısıldı. “Sanatçı ayaklarını geç. Kaç öğündür doğru düzgün yemek yemediğini söyle.” Kaan hep böyleydi. Fazla korumacı, fazla detaycı. Omuz silktim. “Önemli değil.” Derin bir nefes aldı, sanki içindeki tüm endişeyi bir anlığına bastırmaya çalışıyormuş gibi. Sonra bavulum için uzandı. “Hadi gidelim.” Arabaya doğru yürürken, Kaan’ın yanında olmanın garip bir huzur verdiğini fark ettim. O, hep bir kaya gibi sağlam olmuştu. Dışarıdan bakınca fazla mesafeli, ulaşılmaz bir adamdı. Çoğu insan onu çözemezdi. Ama ben biliyordum… İçinde incinmiş, yorgun bir çocuk saklıydı. Kaan’ın arabasına bindiğimde, derin bir nefes aldım. İstanbul’un caddeleri camdan geçip giderken, buraya gerçekten döndüğümü hissetmeye başladım. Yan koltukta oturan Kaan, bir an bile direksiyondan gözlerini ayırmadan konuştu. “Sergini gördüm. Oldukça büyük ses getirdi.” Sesi her zamanki gibi ölçülüydü. Fazla duygusal şeylerden bahsetmeyi sevmezdi. Ama cümlelerindeki gururu hissedebiliyordum. "Güzel geçti," dedim hafifçe. Bir süre sessizlik oldu. Sonra Kaan, elini direksiyondan çekip bana kısa bir bakış attı. “Ve o herif gelmedi.” Bütün vücudum bir anda gerildi. O herif… Arda. Derin bir nefes aldım. “Evet,” dedim sadece. Kaan’ın yüzü sertleşti. Çenesinin kenarındaki kas hafifçe seğirdi. "Bana ne yapacağını söyle." Şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. “Ne yapacağımı mı?” Gözleri tekrar yola döndü. “Ona karşı nasıl duracağını merak ediyorum, Liv. Eğer hâlâ sana dokunmasına izin vereceksen, en azından bunu bilmem gerekiyor.” Mideme bir yumruk yemiş gibi hissettim. Arda’yı unutmaya çalışıyordum. Ama Kaan, onun sadece varlığıyla bile benim üzerimde ne kadar büyük bir etki bıraktığını biliyordu. Yutkundum. “Geçmişte kaldı.” Kaan kısa bir kahkaha attı. “Pekâlâ,” dedi alaycı bir ifadeyle. “Göreceğiz.” Ve içimde, onun haklı olabileceğine dair rahatsız edici bir his belirdi. Eve vardığımızda hava kararmıştı. Kaan’ın İstanbul Boğazı’na bakan modern apartman dairesi, onun kişiliği gibiydi: Soğuk ama kusursuz. İçeri adım attığımda, duvarlardaki büyük tablolar, minimalist mobilyalar ve neredeyse her şeyin siyah, gri ve beyaz tonlarında olduğunu fark ettim. “Fazla steril,” dedim. Kaan ceketini çıkarırken göz ucuyla bana baktı. “Temizliği seviyorum.” Başımı iki yana salladım. “Burada hiç kadın eli değmemiş gibi.” Kaan omuz silkerek mutfağa yöneldi. “Kimsenin değmesine gerek yok, senin dışında.” İç çektim. Abim, dışarıdan bakınca her kadının sahip olmak isteyeceği bir adamdı. Çekici, zeki, güçlü… Ama o, işinden başka hiçbir şeye vakit ayırmıyordu. “Yalnız öleceksin, farkındasın değil mi?” dedim mutfağa girerken. Kaan bu sefer gülümsemeyi başardı. “Muhtemelen.” Sonra bana içi kahve dolu bir fincan uzattı. “Ama önce şu kahveyi iç, sonra öleceğimi konuşuruz.” Gülümseyerek bardağı aldım. “Beni özledin mi?” Gözlerini benden kaçırarak kahvesinden bir yudum aldı. “Ona ne yaptığını söyle.” Arda. Bu konu tekrar açılmak zorunda mıydı? İç çekerek sandalye çekip oturdum. “Kaan, ben gerçekten–” “Liv.” Gözleri ciddileşmişti. “O adamın ne kadar tehlikeli olduğunu biliyor musun?” Kaşlarımı çattım. “Tehlikeli mi?” Kaan başını salladı. “O adamın babasını tanıyorum.” Bir anda içimde soğuk bir şeyler kaydı. Arda’nın babasını… mı? Bardağımı masaya koydum. “Ne demek istiyorsun?” Kaan sessizce bana baktı. Sonra yavaşça, ölçülü bir şekilde konuştu. “Liv, bu hikâye düşündüğünden daha karanlık.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE