
Arda, telefonumu elinde tutarken başparmağıyla ekranı hafifçe kaydırdı.
Yüzündeki o kendinden emin, umursamaz ifadeyi silip atmak istedim. Ama yapamazdım. O her zaman böyleydi. Her şeyi bilen, her şeyi gören biri gibi.
Ve en kötüsü, her zaman haklı çıkıyordu.
Telefonu bana uzattığında, gözlerim refleksle ekranına kaydı.
Boğazım düğümlendi.
Ekranda yıllardır değişmeyen bir fotoğraf vardı.
Mezuniyet sergimin son günü.
Sergi salonunun yüksek tavanlarından süzülen beyaz ışık, duvarlara asılan eserleri yumuşak gölgelerle sarıyordu. Ben o an farkında bile olmadan, birisi bizi çekmişti—Arda’nın heykele bakarken, benimde Arda'ya..
Heykelin tam önündeydim.
Ve yan profilde net bir şekilde görülen Arda Karahan.
Sert çenesi, belirgin elmacık kemikleri ve kaşlarının gölgelediği o çelik kadar sert bakışlarıyla, heykelin önünde dimdik duruyordu.
Kolları göğsünde bağlıydı, vücudu sert bir şekilde gerilmişti ama gözleri—işte orası farklıydı.
Derin, keskin, her ayrıntıyı analiz eden bakışlarıyla heykeli inceliyordu. Sanki yalnızca bir sanat eserine değil, daha fazlasına bakıyordu.
Bana, en derinlerime.
O an ne hissettiğimi hatırlıyordum.
Sanki her şey durmuştu.
Sanki Arda orada, yalnızca bir heykeli değil, beni çıplak gözlerle soyuyordu.
Onunla o zaman tanışmamıştım bile. İsmini bilmiyordum. Ama hissediyordum.
O adam tehlikeliydi.
Ve yıllar sonra bile, hâlâ tehlikeliydi.
“Demek hâlâ değiştirmedin.”
Sesindeki tını, koyu ve yumuşaktı ama aynı zamanda derinden gelen bir alay barındırıyordu.
Telefonu elinden kapar gibi alıp ekranı hemen kapattım, ama Arda’nın gülümsemesini hissettim.
“O fotoğrafı neden hâlâ saklıyorsun, Livia?”
Kaşlarımı çatarak, dudaklarımı sıktım.
Bu defa beni alt etmesine izin vermeyecektim.
“Seni ilgilendirir mi ki?” dedim, sesim kararlıydı ama içimde bir şeyler titriyordu.
Arda hafifçe başını yana eğdi, gri gözleri bir avcı gibi yüzümde gezindi.
“Birinin eski bir fotoğrafı saklaması için üç sebep vardır.”
Cebinden sigarasını çıkarıp yavaşça dudaklarına götürdü. Sonra, çakmağını çıkarıp tek hamlede yaktı.
Dudaklarının arasından çıkan duman, sıcak ama soğuk olan havaya karışırken bana baktı.
“Ya unutamamıştır…” dedi, sigaranın ucunu külle doldururken.
“Ya pişmandır…”
Ve sonra, çakmağı kapatıp bana doğru eğildi.
Yüzüme o kadar yakındı ki nefesini hissedebiliyordum.
Sesini alçaltarak sonuncuyu söyledi:
“Ya da… hâlâ istiyordur.”
Nefesimi tuttum.
Sanki yer ayağımın altından kaydı.
Kaçmam gerekiyordu.
Ama kıpırdayamadım.
Gözlerim, onun gözlerinden kaçamadı. Ellerim, iradem dışında kenetlenmişti.
Arda, bana daha fazla yaklaşmadı. Sadece baktı.
Sonra, sessizce bir kahkaha attı.
“Eğer hâlâ istiyorsan…” dedi, sesi dalga geçer gibi ama aynı zamanda içten bir karanlık barındırıyordu.
Parmaklarını çeneme dokundurdu, başımı hafifçe kaldırdı.
Ve dudaklarını alaycı bir şekilde kıpırdattı:
“…sadece söylemen yeterli, Prenses.”
O an, sıcak ve buz gibi bir şok dalgası vücuduma yayıldı.
Bir şey söylemek istedim. Ama kelimeler boğazımda düğümlendi.
Arda ise daha fazla beklemedi.
Sigarasının son dumanını üfleyerek arkasını döndü ve çatıdan çıkıp gitti.
Ben ise orada kaldım.
Ellerim hâlâ titriyordu.

