Hikayesi Bella Rose
author-avatar

Bella Rose

HAKKINDAquote
Hi I\'m Bella!!!
bc
"VELİAHTLAR" (+18)
Güncellenme zamanı Oct 29, 2025, 11:59
Kapıyı açtığımda üstünde hâlâ geceden kalma siyah gömleği vardı. Kollarını kıvırmış, dövmeleriyle birlikte bakışları da keskinleşmişti. Sigaranın dumanı dudaklarının kenarından sızarken, o gözlerini bana dikti. Beni ezberlemiş gibiydi. Ve ben... ezberlenmekten hiç hoşlanmam. "Yine kaçmaya mı çalışıyorsun?" Sesi sakindi, ama altındaki buğulu öfkeyi tanıyordum. O kadar tanıdık ki, bazen aynı öfkeyi aynada kendi gözlerimde görüyordum. "Hayır," dedim, dudaklarımı ıslatırken. "Bu sefer nereye gideceğimi bile bilmiyorum. Ama senden uzağa olmayacağı kesin." Bir adım attı. Sonra bir adım daha. Ve nefesi artık tenimdeydi. "Bu oyun ne zaman bitecek Lara?" "Sence bu oyun mu Arel? Çünkü ben sahneyi çoktan yaktım." İçimde bir yer, onu ilk gördüğüm geceye dönmek istiyordu. O karanlık köşeye. Duman altı bir bara. İki yabancı gibi göz göze geldiğimiz, ama sanki yıllardır birbirimizi tanıyormuşuz gibi bakıştığımız ana. Ben onunla yanmayı seçtim. O da beni kendi cehennemine aldı. "Veliahtlar" böyle sever çünkü. Ölümüne... ------------------- Dudaklarımı ısırdım. Yumruğumu bir kez daha torbaya savurdum. O da torbayı sabitledi. Bu temas... lanet olası bu yakınlık beni delirtiyordu. Bu oyunu kim kazanacak bilmiyorum ama biri eninde sonunda diz çökecek. Ya ben… ya da o. Nefesim düzensizdi. Yumruklarımı savurdukça içimde biriken her şey dökülüyordu ama yeterli değildi. O buradaydı. Sessizce, gözlerini üzerimden çekmeden beni izliyordu. Sanki bir avı izleyen yırtıcı gibi. Ve her geçen saniye, bu bakışlar beni daha da sinirlendiriyordu. Son bir yumruk daha savurup durdum. Vücudum titriyordu, alnımdan akan ter yüzüme damlıyordu. Göz göze geldiğimizde ise artık tutamadım. "Sen… beni nereden tanıyorsun?" Sözcükler ağzımdan istemsizce döküldü. Beni tanıyordu. Mekandaki ilk gece… ismimi söylemeden beni biliyordu. Melis’ten öğrenmiş olamazdı, çok daha önce tanıyor gibiydi. Arel’in gözleri bir anlığına hafif kısıldı. Yanağındaki çizgi belirginleşti. Bir şey düşünüyordu. Ama cevap vermek yerine, gözlerini benden kaçırmadan torbadan elini çekti. "Senin gibi biri dikkat çeker." Dudaklarımı sıktım. "Saçmalama. Adımı biliyordun. Bu alelade bilinen bir isim değil. Hadi dürüst ol, beni nereden tanıyorsun?" Arel yüzüme baktı. Hiç gözünü kırpmadan, bana yavaşça doğru bir adım attı. Aramızdaki mesafe birkaç santime indi. Gözlerimin içine baktığında, nefesim hızlandı. "Senin hakkında konuşuluyor." dedi. Sesi tok ve rahatsız edecek kadar sakindi. "Yurtdışında iş yapan bir mafyanın sağ kolu... ve veliahtı. Soykanlar ailesiyle uğraşan herkesin kulağında senin adın var." Gözlerimi kıstım. "Yani araştırma yapmışsın?" "Hayır." dedi hafifçe gülerek. "İşim gereği bilmem gerekenleri biliyorum. Ailen yok, ama bir adam seni sahiplenmiş. Onunla büyümüşsün. Hukuk okuyorsun ama mahkeme salonlarından çok, mermi sesleriyle iç içesin." Bu kadarını nereden biliyordu? Boğazımda oluşan yumruyu bastırdım. "Bu bilgiye herkes sahip olamaz." "Ben herkes değilim." Kelimeleri öyle bir özgüvenle söyledi ki, içimdeki öfke yerine, sanki yerini meraka bıraktı. Ama bunu da hemen bastırdım. "Seninle ilgili neden hiçbir şey bilmiyorum o zaman?" diye sordum, içimdeki huzursuzluğu gizleyemeden. "Adını Melis’ten öğrendim. Sahip olduğun mekanı da. Ama seninle ilgili gerçek hiçbir şey yok ortada. Ne okudun, ne yaşadın, ne hissettin... hiçbir şey. Sıfırsın. Sadece Arel." "Yeterli değil mi?" Donakaldım. "Senin geçmişin yokmuş gibi davranıyorsun." dedim. "Çünkü geçmişimden biri yaşasaydı, şu an burada olmazdım." Sözleri karanlık bir tonla döküldü ağzından. İlk defa… ilk defa gözlerinde bir boşluk gördüm. Acı değil, öfke değil… tamamen bir boşluk. "Senin gibi insanlar, geçmişle değil sonuçla ilgilenir. Ve sonuç şu: Karşında duran adamı tanımak istiyorsun. Ama korkuyorsun." "Hayır." dedim, dişlerimi sıkarak. "Ben sadece kendimi koruyorum." "Koruduğun şey kalbin değil. Gücün." Sessizlik çöktü. Aramızdaki o birkaç santimlik mesafe bir dağ gibi büyüdü o an. Bakışlarını üzerimden çekmedi. "Sen ne kadar kaçarsan kaç, Lara... ben buradayım." dedi fısıltı gibi bir sesle. Ve o an, bütün dünya sustu.
like
bc
Gölge Kral
Güncellenme zamanı Aug 29, 2025, 11:53
Baran, dudaklarını göbeğimin hemen altına bastırıp başını kaldırdı. Gözlerindeki şeytani ışık, bu oyunun kontrolünün tamamen onda olduğunu hatırlatıyordu. Parmak uçları kalçalarımın kıvrımında gezinirken başını yana eğip sordu: “İlk aşamaya geçelim mi, şans meleğim?” Sesindeki alay ve ciddiyet karışımı, her zamanki gibi başımı döndürüyordu ama mantığımı devreye sokmam gerektiğini biliyordum. Biraz olsun nefesimi toplayıp kaşlarımı çatarak baktım. “Arda’yla konuşmama izin vereceksen, evet.” Sesim titrememişti, bundan gurur duydum. Baran bir an sessiz kaldı. Gözlerini gözlerime kilitleyip ne kadar ciddi olduğumu tartmaya çalıştı. Sonra, dudaklarının köşesi tehlikeli bir gülümsemeyle kıvrıldı. “Oldu bil, güzelim.” Bunu der demez vücudumu bir kez daha kavrayıp beni yatağın ortasına çekti. Hoodie’min altında kalan çıplak tenime temas edişi, nefesimi hızlandırmıştı. Parmakları uyluklarımı kavradığında, geri adım atma şansım kalmamıştı. “Sözünü tutmazsan—” diyerek bir uyarıda bulunmaya çalıştım ama Baran, elini boynuma dolayarak beni susturdu. Başparmağı çenemi okşarken gözlerini gözlerime dikti. “Sana yalan söylemem, Aslı.” Sesinde her zamanki özgüven vardı. “Ama bu kadar pazarlık yapmayı kes. Çünkü birazdan düşünemeyecek hâle geleceksin.” Cümlesini bitirir bitirmez dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Bu öpücük, önceki hiçbir şeye benzemiyordu. Dili dudaklarımı aralarken sahiplenici ve vahşi bir şekilde üzerime eğildi. Ellerim istemsizce saçlarına kaydı, onu kendime çekmek için daha sıkı kavradım. Beni çıldırtmakta ne kadar usta olduğunu biliyordum ama bu sefer geri çekilmeye hiç niyetim yoktu. Baran’ın eli, hoodie’min altından yukarı doğru kayarken titrememe engel olamıyordum. “Arda’ya mesaj atacağım,” diye mırıldandım nefes nefese. Baran gülerek başını kaldırdı. “Arda’ya mesaj atmak için hâlâ ellerini kullanabiliyor musun?” Beni bir kez daha deli etmeye kararlıydı. Ama bu defa onun oyununda kaybolmaya niyetliydim.
like
bc
GÖLGEDEKİ SURET
Güncellenme zamanı Aug 22, 2025, 11:35
Arda, telefonumu elinde tutarken başparmağıyla ekranı hafifçe kaydırdı. Yüzündeki o kendinden emin, umursamaz ifadeyi silip atmak istedim. Ama yapamazdım. O her zaman böyleydi. Her şeyi bilen, her şeyi gören biri gibi. Ve en kötüsü, her zaman haklı çıkıyordu. Telefonu bana uzattığında, gözlerim refleksle ekranına kaydı. Boğazım düğümlendi. Ekranda yıllardır değişmeyen bir fotoğraf vardı. Mezuniyet sergimin son günü. Sergi salonunun yüksek tavanlarından süzülen beyaz ışık, duvarlara asılan eserleri yumuşak gölgelerle sarıyordu. Ben o an farkında bile olmadan, birisi bizi çekmişti—Arda’nın heykele bakarken, benimde Arda'ya.. Heykelin tam önündeydim. Ve yan profilde net bir şekilde görülen Arda Karahan. Sert çenesi, belirgin elmacık kemikleri ve kaşlarının gölgelediği o çelik kadar sert bakışlarıyla, heykelin önünde dimdik duruyordu. Kolları göğsünde bağlıydı, vücudu sert bir şekilde gerilmişti ama gözleri—işte orası farklıydı. Derin, keskin, her ayrıntıyı analiz eden bakışlarıyla heykeli inceliyordu. Sanki yalnızca bir sanat eserine değil, daha fazlasına bakıyordu. Bana, en derinlerime. O an ne hissettiğimi hatırlıyordum. Sanki her şey durmuştu. Sanki Arda orada, yalnızca bir heykeli değil, beni çıplak gözlerle soyuyordu. Onunla o zaman tanışmamıştım bile. İsmini bilmiyordum. Ama hissediyordum. O adam tehlikeliydi. Ve yıllar sonra bile, hâlâ tehlikeliydi. “Demek hâlâ değiştirmedin.” Sesindeki tını, koyu ve yumuşaktı ama aynı zamanda derinden gelen bir alay barındırıyordu. Telefonu elinden kapar gibi alıp ekranı hemen kapattım, ama Arda’nın gülümsemesini hissettim. “O fotoğrafı neden hâlâ saklıyorsun, Livia?” Kaşlarımı çatarak, dudaklarımı sıktım. Bu defa beni alt etmesine izin vermeyecektim. “Seni ilgilendirir mi ki?” dedim, sesim kararlıydı ama içimde bir şeyler titriyordu. Arda hafifçe başını yana eğdi, gri gözleri bir avcı gibi yüzümde gezindi. “Birinin eski bir fotoğrafı saklaması için üç sebep vardır.” Cebinden sigarasını çıkarıp yavaşça dudaklarına götürdü. Sonra, çakmağını çıkarıp tek hamlede yaktı. Dudaklarının arasından çıkan duman, sıcak ama soğuk olan havaya karışırken bana baktı. “Ya unutamamıştır…” dedi, sigaranın ucunu külle doldururken. “Ya pişmandır…” Ve sonra, çakmağı kapatıp bana doğru eğildi. Yüzüme o kadar yakındı ki nefesini hissedebiliyordum. Sesini alçaltarak sonuncuyu söyledi: “Ya da… hâlâ istiyordur.” Nefesimi tuttum. Sanki yer ayağımın altından kaydı. Kaçmam gerekiyordu. Ama kıpırdayamadım. Gözlerim, onun gözlerinden kaçamadı. Ellerim, iradem dışında kenetlenmişti. Arda, bana daha fazla yaklaşmadı. Sadece baktı. Sonra, sessizce bir kahkaha attı. “Eğer hâlâ istiyorsan…” dedi, sesi dalga geçer gibi ama aynı zamanda içten bir karanlık barındırıyordu. Parmaklarını çeneme dokundurdu, başımı hafifçe kaldırdı. Ve dudaklarını alaycı bir şekilde kıpırdattı: “…sadece söylemen yeterli, Prenses.” O an, sıcak ve buz gibi bir şok dalgası vücuduma yayıldı. Bir şey söylemek istedim. Ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Arda ise daha fazla beklemedi. Sigarasının son dumanını üfleyerek arkasını döndü ve çatıdan çıkıp gitti. Ben ise orada kaldım. Ellerim hâlâ titriyordu.
like
bc
"Tutkunun Kıyısında" (+18)
Güncellenme zamanı Jul 11, 2025, 11:16
Sonbaharın sert rüzgârı tenimi yalayarak geçtiğinde, gözlerimi kısmak zorunda kaldım. Sigaramın dumanı havaya karışırken Aras karşımda duruyor, beni izliyordu. O kendinden emin duruşu, gözlerindeki o doymak bilmez alaycı bakışları, tıpkı bir avcının sabırla bekleyen ifadesini andırıyordu. Ama ben av değildim. Derin bir nefes alarak sigaramı attım ve ayağımın ucuyla ezdim. Sonra, içimde büyüyen o tehlikeli dürtüyle, ani bir hareketle yakasına yapıştım. Aras, gözlerini kırpmadan bana baktı, hafifçe başını yana eğerek tepki vermemi bekledi. Aramızdaki mesafe neredeyse yoktu artık. Dudaklarımız birkaç santim arayla duruyordu. O an, dudaklarımda alaycı bir kıvrım oluştu. Onu öpecekmişim gibi yakına çekmiş ama sadece bir oyun oynuyordum. Sertçe, kendimden emin bir şekilde fısıldadım: “Her şeyi almaya alışkın bir çocuğun, ulaşamayacağı bir kurabiye kavanozuna el sürmemesi gerekir. Çünkü o kavanozdan kurabiye yerine deli bir kadın çıkabilir.” Aras’ın gözleri kısıldı. Alaycı ve tehlikeli bir şekilde gülümsedi. Sonra… O güçlü elleri belime dolandı. Sıcak nefesi, tenime çarparken kulağıma eğildi. Sesini kısarak, fısıltıyla konuştu: “Belki de, o deli kadının çıkmasını istiyorumdur.” Tüylerim diken diken oldu. Ama… bunu ona belli etmeyecektim. İçimde beliren o anlık ürpertiyi gizlemek için başımı hafifçe yana çevirdim. Ama Aras, hareketlerimi dikkatle izliyordu. Sanki içimi okuyabiliyordu. O ellerini belimden çekmeye niyeti yoktu. Tuttuğu yeri sıktığını hissettim. "Kavanozdan ne çıkacağını bile bile hâlâ elini uzatacak kadar aptal mısın?" diye tısladım. Aras başını hafifçe eğerek, dudaklarını kulağımın hemen yanında gezdirdi. Sesindeki o lanet olası pürüzsüz özgüven içime işliyordu. "Belki de riskleri seviyorumdur, doktor hanım." Gözlerimi kıstım. Bedenim ona tehlikeli derecede yakındı ve bu beni rahatsız ediyordu. Ama aynı zamanda… Hayır. Bu oyunu oynayacak kişi ben değildim. O, bu işin ustasıydı. Kadınları parmağında oynatmaya alışkın, neyi ne zaman yapacağını bilen bir adamdı. O yüzden ona aynı yöntemle karşılık vermek işe yaramazdı. Ben de başka bir şey yapmalıydım. Yavaşça, neredeyse sinsi bir hareketle elim göğsüne kaydı. Hafifçe ittim ama kaçmadım. Sadece mesafeyi koruyacak kadar bir alan bıraktım. "Üzgünüm, ama oyunlarına ayıracak vaktim yok." O başını hafifçe yana eğdi, dudaklarının kenarı sinsice kıvrıldı. "Oyun oynadığımı kim söyledi?" Sertçe kaşlarımı çattım. Aras, hala belimi bırakmamıştı. Ama artık gözlerinde sadece eğlence değil, aynı zamanda keskin bir ciddiyet vardı. Aras’ın eli hâlâ belimdeyken gözlerimiz arasında gerilim yüklü bir savaş sürüyordu. Kendinden emin duruşu, ifadesindeki meydan okuyan alaycılık sinirlerimi bozuyordu. Onu itmek istiyordum ama bir yanım da bu meydan okumaya karşılık vermek için yanıp tutuşuyordu. "Beni serbest bırak," dedim soğukkanlı bir şekilde. Aras başını hafifçe yana eğdi, dudaklarında her zamanki kışkırtıcı gülümsemesi vardı. "Ya bırakmazsam?" Dişlerimi sıktım. "O zaman seni pişman ederim." Bunu dediğim anda bile, sesimin ne kadar zayıf çıktığını fark ettim. Sanki tehdit savurmaktan çok kendi kendimi ikna etmeye çalışıyordum. Ve Aras bunu fark etmişti. Elini belimden çekerken başını hafifçe eğip "Merak etme, senin gibi vahşi bir kediyi fazla zorlamam," diye mırıldandı. Bu adam… Sinirle iç geçirdim, derin bir nefes aldım ve geri adım attım. "Kendi kendini fazla ciddiye alıyorsun, Aras. Sana karşı bir ilgim yok." Gözleri hafifçe kısıldı. "Emin misin?" Kelimeleri bilerek ağırdan alarak söylemişti. Bu adamın baştan çıkarma yeteneği sinir bozucuydu. Gözlerimi kaçırmadan dimdik durdum. "Evet. Çok eminim." O gülümsemeye devam ederken bir adım geri çekildi. "Bakalım bunu ne kadar sürdürebileceksin, doktor hanım." Ve sonra, arkasını dönüp uzaklaştı. Bense içimde alev alev yanan sinir ve başka türlü bir gerilimle nefesimi tuttum. Aras’ın yanındayken kendimi bir savaşın içinde gibi hissediyordum. Ama bu savaşın kazananı kim olacaktı… işte onu bilmiyordum. Aras uzaklaşırken, kalbimin attığını hissettiğim yerin bomboş olduğunu fark ettim. Sanki göğsümde koca bir boşluk açılmıştı ve içimdeki her şeyi söküp almıştı. Sinirle iç çektim, kendime gelmem gerekiyordu. Onun arkasından bakıp kaldığım için kendime lanet ederek kapıyı hızla çarptım. Yüzümü ellerimin arasına aldım ve birkaç saniye derin nefesler aldım. Sinirimi bastırmalıydım. Düşüncelerimi toparlamalıydım. Ama ne yaparsam yapayım, Aras’ın sesi kulaklarımda yankılanıyordu. "Bakalım bunu ne kadar sürdürebileceksin, doktor hanım."
like
bc
YILDIZLAR ARASINDA
Güncellenme zamanı Mar 20, 2025, 04:37
("Bu kitap, psikolojik ve fiziksel şiddet, taciz ve diğer rahatsız edici temalar içermektedir. Okuyucuların, içerikteki hassas konulara dair dikkatli olmaları ve kendi sınırlarını göz önünde bulundurmaları tavsiye edilir.") Ona bakmak… Gerçekten baktım. Ama bakınca, içinde olduğum o boşluğu hissettim. Onun eski halinden eser yoktu. Yatıyor, hiç kımıldamıyordu. Bedeni, sanki her şeyin yükünü taşıyamayacak kadar zayıflamıştı. Kemikleri neredeyse görünüyordu. Yüzü solmuştu, her tarafı morluklarla doluydu. Ve en korkunç olanı ise; her yerinde o acı veren izler vardı. O kadar derin, o kadar belirgindi ki, ne düşündüğümü anlatmak imkansız. Gözlerim, onun derisindeki ince izleri, iğne izlerini tararken içimdeki her şeyin parçalandığını fark ettim. Gözlerim doldu, ama buna izin vermedim. Kendimi toparlamaya çalıştım, ama her şey gözlerimin önünde çökmeye devam etti. Ama sonra… En büyük darbe… Karnı… Şişmişti. Gözlerim o kadar dikkatli baktı ki, o an gerçek her şeyin ne kadar korkunç olduğuna kanıt gibiydi. O şişkinlik, bana her şeyi anlatıyordu. Ve bir an sonra, o şişkinliğin içinde, cam parçası görünüyordu. Bunu anlamam, beynimi alt üst etti. Güneş hamileydi. Her şeyin sonu gibi hissediyorum. O kadar umutsuz, o kadar çaresizim ki, anlamamı engelleyecek bir şey kalmamıştı. Her şey… Güneş’in, hayatını kaybetmiş gibi hissettiği bir süreçte, sonunda daha da kötüleşmişti. Kafamda bir çığlık yükseldi ama sesim çıkmadı. Kalbim, boğazımda sıkışan o acıyla atmaya devam ediyordu. Bunu hak etmediğini biliyordum. O kadar saf, o kadar masumdu ki, buna layık değildi. Ama işte, o cam parçası… her şeyin sonu, gerçekti. Yavaşça, yanına doğru ilerledim. Ama ne kadar çırpındıysam da, içimdeki o korku, acı ve kaybolmuşluğu hissederek yaklaşabildim. Güneş, o kadar kırılmıştı ki, ben her şeyin yerine getirebileceğimi hayal ediyordum ama bu bana yetmedi. O kadar fazla şey kaybetmiştim ki, belki de bir daha geri kazanmak imkansızdı. Güneş’in içinde kaybolduğum her şey, onun yaşadığı acılara eşlik ediyordu. O kadar kararmıştık ki, tek bir şeyin bile çözümü yoktu. Güneş’in ellerini tuttuğumda, bir şeyler benden kopuyordu. Bir yandan onu hissediyor, bir yandan da her geçen saniye, o soğuyan ellerin bana ne kadar uzak olduğunu fark ediyordum. Gözlerimden akan yaşları engellemeye çalışırken, kalbim her an daha da sıkışıyordu. Güneş, bir zamanlar hayatımda en parlak yıldızken, şimdi önümdeki bu zayıf, kırık haliyle yerle bir olmuştu. Elini tuttuğumda, o ince parmaklarının her birini sarmaya çalıştım, ama bir yanda o ellerin bana ne kadar yabancılaştığını hissetmek… Her şey bir anda paramparça olmuş gibi hissediyordum. O an gözlerim, bir şeyler söylemesini bekledi. Kafamda bir milyon soru vardı ama tek bir ses bile duymak istiyordum. Ve sonunda, ağzından dökülen sözlerle her şey bir kez daha yok oldu. "Ben istemedim, Uzay. Bir daha onun çocuğunu taşımak istemedim…"
like
bc
DENİZ'İN YANGIN'I (+18)
Güncellenme zamanı Dec 16, 2024, 08:32
Sabah uyandığımda geceden kalmanın etkisiyle başım çatlıyordu. Alp'in duşta olduğunu seslerden anlayıp sosyal medyama giriş yaptım. Ama gördüğüm rezilliklerimden sonra ekranı kapatmam bir oldu. Storymde saçma salak ona hitaben videolarla karşılaşmam benim için hiç iyi olmamıştı. Videoda onu özlediğimi gelmezse başka biriyle olacağımı söylediğim yaklaşık altı tane video vardı ve görüntülenme sayısı yüz bini geçikti. Kafama defalarca vurup çığlık attım. Alp heyecanlı bir şekilde yanıma geldi. ''S-sen ne yaptın lan. Her magazin sayfasına düşmüşsün çabuk kaldır onları.'' ''Ben ne bileyim Alp senin beni durdurman gerekirdi aptal.'' kafamın altındaki yastığı kafasına geçirdim ve telefonu eline verdim. Sildikten sonra ''Sildim ama artık çok geç, millet zaten ne arıza çıkarsan da üstüne yürüsek diye bakıyordu. Ellerine mükemmel bir koz vermiş oldun şuan.'' Kafamı sağa sola salladım sanki rüyaymışta ayılmam gerekiyor gibi. ''Ben ne yaptım, siktir, siktir çok fena boku yedim. Zaten dönmek için bir işaret bekliyordu. Gittim altın tepside sundum adama.'' ''Cidden düşündüğün bu mu şuan? Kızım tüm Türkiye senin Ateş'e hala deli gibi yanık olduğunu öğrendi daha ne olsun. Zaten işaret bekliyorsa senin hala boş olmadığını biliyor demektir. Tamam zamanında olmuş olabilir bir şeyler ama bence yeniden bir şans verebilirsin.'' Omzuna sertçe geçirdim. ''Oldu paşam, ben ne acılar çektim iki siktiri boktan bir çük için kendimi yeniden kurtlar sofrasına oturtamam tamam!'' ''Tamam be ne kızıyorsun, siktiri boktan dediğin şey için ülkenin yarısı sıraya girer Deniz. Çarpılırsın.'' Sinirle kafa attım ''Alp kuşum sabrımı sınıyorsun yap-ma'' Kafasını ovuştururken bir iki küfür edip kahvaltı hazırlamak için mutfağa gitti. Sıçtığım boku temizlemem gerekiyordu onun buraya gelmesinden önce hemde. Odanın içinde volta atarken telefonuma gelen aramaya baktım, en büyük sponsorlarımdan biriydi. ''Efendim Selda hanım?'' ''Ay kız barıştınız mı yoksa, bizim marka için de çok iyi olur bu bak. En iyisini yapmışsın.'' sinirlerim zıplamaya başlıyordu. ''Hayır Selda hanım hangi habere dayanarak bunları söylüyorsunuz bilmiyorum ama yok öyle bir şey.'' Üzülmüş gibi bir ses çıkardı. ''Hiç mi yok şans?'' ''Yok'' Üstüne bastıra bastıra söylesemde defalarca kez sordu ben de en sonunda yüzüne kapattım. Alp de pişmiş kelle gibi yüzüme bakarken daha fazla şiddet göstermemem için kendini korumaya aldı. Kapı çaldı ve koşarak gitti.''Siparişler gelmiş olmalı sabah sabah acılı mis gibi bir ramen yiye-LİM DİCEKTİM.'' Sesini yükseltmesine baktım ve bana ağzını oynatarak 'koş' dedi ben ne olduğunu anlamadan içeri tanıdık kokuyla alev alan gözleri girdi. ''Daha ne kadar kaçmayı düşünüyorsun?'' ''Has-siktir'' Hayatım boyunca ailem için her şeyi yaptım, onlar ise beni gözden çıkarmakta hiç tereddüt etmedi. Ateş’in parasıyla borçlarını kapattıklarında, benim acımı görmezden geldiler, beni sattılar. Şimdi uzaklaştım, kendi ayaklarımın üzerinde duruyorum. Tokyo’da hayallerimin peşinde koşarken, geçmişin gölgeleri peşimde. Ama biliyorum ki geri dönmek zorunda kalacağım. Ve bu defa Ateş’le yüzleştiğimde, sadece onunla değil, geçmişin yaralarını yeniden kanatmak zorunda kalacağım.
like