1:Gölgenin Ardındaki Adam
Kan.
Bileklerime kadar sızan, metalik kokusuyla ciğerime dolan o yapışkan sıcaklık…
Bu koku, kardeşimin başına ne geldiğini anlamam için yeterliydi.
Ama Arda burada değildi. Ve ben, onu bulmak için cehennemin kapısını çalmak üzereydim.
İstanbul’un arka sokaklarında, adını kimsenin yüksek sesle söylemeye cesaret edemediği bir adam vardı. Baran Kara.
Ona ulaşmak, kendi ipini çekmekle aynı şeydi. Ama kardeşim kayıptı ve ben korkuya teslim olamazdım.
Derin bir nefes aldım. İnce siyah elbisemin altında kalbim öyle hızlı atıyordu ki göğüs kafesimden dışarı fırlayacak sandım. Adımlarımı sıklaştırıp, önümde yükselen devasa binaya doğru ilerledim.
Kara Kulüp. Yeraltı dünyasının kalbi. Kural belliydi: Buraya girdiysen, ruhunu kapıda bırakacaksın.
Kapının önünde duran iri yarı adam, beni baştan aşağı süzdü.
“Ne işin var burada Arda yok?” diye sordu, sesi taş gibi sertti.
Geri adım atmadım. “Baran Kara’yla görüşmem lazım.”
Kaşlarını çattı ama ben gözlerimi ondan kaçırmadım. Zayıflık gösterirsem, beni burada canlı bırakmazlar.
Bir süre sessizlik oldu. Sonra, içeri girip telefonuna bir şeyler yazdı. Dakikalar geçti. Her saniye kalbimin daha hızlı çarpmasına neden oluyordu.
Sonunda kapı açıldı. “Gel,” dedi ve ben, geri dönüşü olmayan bir yola adım attım.
İçeriye adım attığımda, kulübün içini saran koyu duman kokusu burnuma doldu. Loş ışıklar, yüksek tavanlar ve duvarlarda yankılanan ağır bas ritimleri bunlara alışkındım… Ama buradaki asıl tehlike, göremediğim gölgelerde gizliydi.
İkinci kata çıkan siyah merdivenlere yönlendirildim. Her adımda, gerilimin damarlarımda nasıl pompalandığını hissediyordum. Cam duvarlarla çevrili bir ofisin önünde durduğumda, beklememi işaret etti.
Ve o an kapı açıldı.
Önümdeki adam… Baran Kara.
Gördüğüm ilk şey, buz gibi bakan gri-mavi gözleriydi. İnsanların ruhunu soyan, içinde merhamet kırıntısı barındırmayan o gözler. Yüzünde tek bir duygu yoktu ama duruşu… Güç, acımasızlık ve tehlike.
“Kim olduğunu ve ne istediğini üç saniyede anlat,” dedi. Sesi, odada yankılandı. Emir veriyordu—ve itiraz istemiyordu.
Boğazımdaki düğümü yuttum. Geri çekilmeyecektim.
“Ben Aslı Karaca,” dedim, gözlerimi onunkilere kilitleyerek. “Kardeşim kayıp. Ve bana onu bulacak tek kişi sizsiniz.”
Gülümsemedi. Başını yana eğip beni inceledi, tıpkı avını gözleyen bir yırtıcı gibi.
“Ben kimsenin yardım çağrısına koşmam,” dedi, soğukkanlılıkla.
Bir adım yaklaştım. “Karşılığında ne istersen yaparım.”
O sözler dudaklarımdan döküldüğünde, odadaki hava değişti. Baran Kara, koltuğuna yaslandı, gözlerinde tehlikeli bir kıvılcım belirdi.
Ve ben, o an anladım.
Bu adamla bir anlaşma yapmak, ruhumu şeytana satmaktan farksızdı.
Baran Kara, koltuğunda geriye yaslandı. Ellerini birleştirip başparmaklarını birbirine dokundurdu. O kadar rahattı ki bu, beni gözlerinde çoktan yenilmiş biri gibi gördüğünün işaretiydi.
“Karşılığında… ne istersen mi?” diye tekrarladı. Sesi, odadaki havayı bıçak gibi kesti.
Tüylerim diken diken oldu ama gözlerimi kaçırmadım. Buraya kadar gelmişken korkuya teslim olamazdım.
“Evet,” dedim, daha güçlü bir sesle. “Sınırlarım yok.”
Kaşlarının arasındaki çizgi derinleşti. Bir şeyler düşünüyordu. Tehlikeli bir şey.
Sonra yavaşça ayağa kalktı.
Tanrım.
Uzun boyu, kaslı ve sert hatları… Karanlığın içinden çıkmış bir kabus gibi duruyordu karşımda. Adım adım bana yaklaştığında içgüdüsel olarak geriye çekilmek istedim ama yapmadım. Zayıflık gösteremezdim.
Aramızda neredeyse hiç mesafe kalmadığında durdu. Parmağını çenesine götürüp beni baştan aşağı süzdü. O gözlerle bakmak… Sanki içimi okuyordu.
“Cesur olduğunu sanıyorsun.” Sesi, baştan çıkarıcı bir tehlike taşıyordu. “Ama bu dünya cesurları yutar, Aslı Karaca.”
Adımı dudaklarından duyduğumda bir ürperti tüm bedenimi sardı.
Birden başparmağı çeneme dokundu. O kadar hafifti ki bir yanılsama gibi… ama hissettirdiği şey, basit bir dokunuştan çok daha fazlasıydı.
“Senin gibiler… buradan ya kırılarak çıkar,” diye fısıldadı, “ya da hiç çıkamaz.”
Kalbim hızlandı. Nefes almakta zorlanıyordum. Ama pes etmeyecektim.
Başımı hafifçe kaldırıp gözlerinin derinliklerine baktım. “Kardeşim için her şeyi yaparım. Bana ne istersen yap diyorsan… yaparım.”
Bir anlık sessizlik. Ama bu, fırtınadan önceki sessizlikti.
Baran’ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Ne düşündüğünü bilmemi istemiyordu—bu oyunu her zaman o kazanmaya alışkındı.
“İlginç,” dedi sonunda. Ardından, “Üç gün,” diye ekledi. “Üç gün içinde kardeşini bulurum.”
İçimde bir umut ışığı yanmaya başladı ama o ışığı, sıradaki sözleri kararttı.
“Karşılığında…” Eğilip yüzümü daha yakından inceledi. “Üç ay boyunca bana ait olacaksın. Ne istersem yapacaksın. İtiraz yok. Kaçış yok.”
Buz gibi bir şok dalgası içimi kavurdu.
Bu bir şaka olmalıydı. Ama gözleri… O gözler hiç şaka yapmıyordu.
“Anlaşma mı?” diye fısıldadım.
Baran bir adım geri çekildi. “Evet. Cehenneme hoş geldin, Aslı.”
Ve işte o an, hayatımın geri dönüşü olmayan bir yola girdiğini anladım.