
Kapıyı açtığımda üstünde hâlâ geceden kalma siyah gömleği vardı.
Kollarını kıvırmış, dövmeleriyle birlikte bakışları da keskinleşmişti. Sigaranın dumanı dudaklarının kenarından sızarken, o gözlerini bana dikti.
Beni ezberlemiş gibiydi.
Ve ben... ezberlenmekten hiç hoşlanmam.
"Yine kaçmaya mı çalışıyorsun?"
Sesi sakindi, ama altındaki buğulu öfkeyi tanıyordum.
O kadar tanıdık ki, bazen aynı öfkeyi aynada kendi gözlerimde görüyordum.
"Hayır," dedim, dudaklarımı ıslatırken.
"Bu sefer nereye gideceğimi bile bilmiyorum. Ama senden uzağa olmayacağı kesin."
Bir adım attı. Sonra bir adım daha.
Ve nefesi artık tenimdeydi.
"Bu oyun ne zaman bitecek Lara?"
"Sence bu oyun mu Arel? Çünkü ben sahneyi çoktan yaktım."
İçimde bir yer, onu ilk gördüğüm geceye dönmek istiyordu.
O karanlık köşeye. Duman altı bir bara.
İki yabancı gibi göz göze geldiğimiz, ama sanki yıllardır birbirimizi tanıyormuşuz gibi bakıştığımız ana.
Ben onunla yanmayı seçtim.
O da beni kendi cehennemine aldı.
"Veliahtlar" böyle sever çünkü. Ölümüne...
-------------------
Dudaklarımı ısırdım. Yumruğumu bir kez daha torbaya savurdum. O da torbayı sabitledi. Bu temas... lanet olası bu yakınlık beni delirtiyordu.
Bu oyunu kim kazanacak bilmiyorum ama biri eninde sonunda diz çökecek. Ya ben… ya da o.
Nefesim düzensizdi. Yumruklarımı savurdukça içimde biriken her şey dökülüyordu ama yeterli değildi. O buradaydı. Sessizce, gözlerini üzerimden çekmeden beni izliyordu. Sanki bir avı izleyen yırtıcı gibi. Ve her geçen saniye, bu bakışlar beni daha da sinirlendiriyordu.
Son bir yumruk daha savurup durdum. Vücudum titriyordu, alnımdan akan ter yüzüme damlıyordu. Göz göze geldiğimizde ise artık tutamadım.
"Sen… beni nereden tanıyorsun?"
Sözcükler ağzımdan istemsizce döküldü. Beni tanıyordu. Mekandaki ilk gece… ismimi söylemeden beni biliyordu. Melis’ten öğrenmiş olamazdı, çok daha önce tanıyor gibiydi.
Arel’in gözleri bir anlığına hafif kısıldı. Yanağındaki çizgi belirginleşti. Bir şey düşünüyordu. Ama cevap vermek yerine, gözlerini benden kaçırmadan torbadan elini çekti.
"Senin gibi biri dikkat çeker."
Dudaklarımı sıktım.
"Saçmalama. Adımı biliyordun. Bu alelade bilinen bir isim değil. Hadi dürüst ol, beni nereden tanıyorsun?"
Arel yüzüme baktı. Hiç gözünü kırpmadan, bana yavaşça doğru bir adım attı. Aramızdaki mesafe birkaç santime indi. Gözlerimin içine baktığında, nefesim hızlandı.
"Senin hakkında konuşuluyor." dedi. Sesi tok ve rahatsız edecek kadar sakindi.
"Yurtdışında iş yapan bir mafyanın sağ kolu... ve veliahtı. Soykanlar ailesiyle uğraşan herkesin kulağında senin adın var."
Gözlerimi kıstım.
"Yani araştırma yapmışsın?"
"Hayır." dedi hafifçe gülerek.
"İşim gereği bilmem gerekenleri biliyorum. Ailen yok, ama bir adam seni sahiplenmiş. Onunla büyümüşsün. Hukuk okuyorsun ama mahkeme salonlarından çok, mermi sesleriyle iç içesin."
Bu kadarını nereden biliyordu? Boğazımda oluşan yumruyu bastırdım.
"Bu bilgiye herkes sahip olamaz."
"Ben herkes değilim."
Kelimeleri öyle bir özgüvenle söyledi ki, içimdeki öfke yerine, sanki yerini meraka bıraktı. Ama bunu da hemen bastırdım.
"Seninle ilgili neden hiçbir şey bilmiyorum o zaman?" diye sordum, içimdeki huzursuzluğu gizleyemeden.
"Adını Melis’ten öğrendim. Sahip olduğun mekanı da. Ama seninle ilgili gerçek hiçbir şey yok ortada. Ne okudun, ne yaşadın, ne hissettin... hiçbir şey. Sıfırsın. Sadece Arel."
"Yeterli değil mi?"
Donakaldım.
"Senin geçmişin yokmuş gibi davranıyorsun." dedim.
"Çünkü geçmişimden biri yaşasaydı, şu an burada olmazdım."
Sözleri karanlık bir tonla döküldü ağzından. İlk defa… ilk defa gözlerinde bir boşluk gördüm. Acı değil, öfke değil… tamamen bir boşluk.
"Senin gibi insanlar, geçmişle değil sonuçla ilgilenir. Ve sonuç şu: Karşında duran adamı tanımak istiyorsun. Ama korkuyorsun."
"Hayır." dedim, dişlerimi sıkarak.
"Ben sadece kendimi koruyorum."
"Koruduğun şey kalbin değil. Gücün."
Sessizlik çöktü. Aramızdaki o birkaç santimlik mesafe bir dağ gibi büyüdü o an. Bakışlarını üzerimden çekmedi.
"Sen ne kadar kaçarsan kaç, Lara... ben buradayım." dedi fısıltı gibi bir sesle.
Ve o an, bütün dünya sustu.

