2. Bölüm: İnatçı Yol Arkadaşlığı
Karanlık Sarmallar Orman’ının sınırına yaklaştıkça, içimdeki kasvet daha da büyüyordu. Gözlerim önümüzde uzanan, koyu yeşilin ve gri tonlarının arasında kaybolan ormanı izlerken, bu lanetin gerçek yüzüyle nasıl karşılaşacağımızı düşünmeden edemedim. Orman sanki nefes alıyormuş gibi, hışırdayan ağaç dallarıyla bizi içeri çağırıyordu.
Atımızın üzerinde yavaşça ilerlerken, Arthur’un yanıma yaklaştığını hissettim. "Burası gerçekten de adını hak ediyor." diye mırıldandı. Gözlerimi ona çevirdiğimde yüzünde ciddiyetin soğuk maskesi vardı. O da en az benim kadar bu yolculuğun zorluğunun farkındaydı.
"İçeri girdikten sonra dikkatli olmalıyız." dedim, daha çok kendi kendime. "Bu orman sadece fiziksel bir tehlike barındırmıyor. İçinde çok daha fazlası var gibi."
Arthur başını hafifçe salladı ama bakışları hala ormanın derinliklerindeydi. O an, düşmanımızla aynı tarafta olduğumuzu kabul etmek zorundaydım. İçimdeki öfke ve nefret yerini merak ve karamsarlığa bırakıyordu. Belki de, düşündüğümden daha karmaşık biriydi Arthur. Ancak bu düşünceyi fazla irdelemeden, görevimize odaklanmam gerektiğini kendime hatırlattım. Ormanın girişine gelince arkamızdan gelen muhafız ordusu durdu. Onların yolu burada bitiyordu. Ormana kadar bize eşlik etmişlerdi ve artık saraya geri dönecekler. Orman kalabalığı sevmiyordu, o nedenle yola dörtümüz devam edecektik.
Prens Arthur ve onun koruyucu muhafızı Leon.
Prenses Sienna ve onun sadık nedimesi Elena.
Dört kişi yolumuza devam ettik.
Ormanın girişine adım attığımızda, çevremiz bir anda değişmişti. Hava daha da soğumuş, ışık iyice azalmıştı. Sanki orman, üzerimize karanlık bir örtü örtmüştü. Elena ve Leon arkamızdan geliyor, sessizce çevreyi gözlemliyorlardı. Elena'nın yüzündeki gerginliği hissedebiliyordum. Burası, onun alışık olduğu sarayın görkemli ve güvenli koridorlarından çok uzaktaydı.
"Dikkatli olun." diye fısıldadı Leon, kılıcını hafifçe kavrayarak. "Birbirinize yakın durun. Olası bir tehlike de, yan yana durmalıyız."
Atımın her adımında, zeminin altımdaki çatırdamasını hissediyordum. Ormanın karanlığı, bir perde gibi üzerimize inmiş ve her şey sessizleşmişti ama bu sessizlik, huzurlu bir sessizlik değildi. Sanki bizi gözetleyen, birileri vardı. Görünmez gözler tarafından izleniyormuş gibi hissediyordum. Burası yaşayan bir kabus gibiydi. Her bir ağaç, her bir gölge tehditkar görünüyordu.
Arthur'la göz göze geldik. O an, ikimiz de bu görevin beklediğimizden çok daha zor olacağının farkına vardık. Bu ormanın içinde kaybolmamak ve laneti bozmak kolay olmayacaktı.
☆
Bir süre ilerledikten sonra, ormanın derinliklerinden gelen garip bir ses duyduk. İlk başta ne olduğunu anlayamadım ama yaklaştıkça sesin bir insana ait olduğunu fark ettim. Fısıldıyordu ama kelimeler tam olarak anlaşılmıyordu. Kelimelerin fısıltılını, rüzgar taşıyor ve bize getiriyordu. Ses ormanda yankı buluyor ama bir anlam ifade etmiyordu.
Leon, kılıcını kınından çıkararak atıyla öne geçti. "Birisi var." diye mırıldandı. Arthur ise bakışlarını kısarak sese odaklandı. Benim gibi sesin bize ne söylediğini anlamaya çalışıyordu. "Dikkatli olun." dedi sert bir sesle. Hepimiz diken üstündeydik. Elena, atıyla bana biraz daha yaklaştı. Bir elim kınındaki kılıcımdaydı.
İlerledikçe sesin kaynağına yaklaşıyorduk. Ağaçların arasında bir hareketlilik görünce atları durdurduk. Yaşlı bir adam yere çökmüş, titreyen elleriyle toprağa dokunuyordu. Üzerinde kirli bir pelerin vardı ve yüzü derin kırışıklıklarla doluydu. Gözleri bizim üzerimizdeydi ama hiçbir şey söylemiyordu.
“Elena, geride kal.” dedim sessizce. Attan inip, yularını sıkıca tuttum. Bir adım daha atıp, yaşlı adamın önünde durdum. Ben inince Arthur ve Leon'da inmiş ve yanıma gelmişlerdi. "Kimsin?" diye sordum yaşlı adama. Sesimde bariz hissedilen merak duygusu hüküm sürüyordu ama onun bu ormanın sıradan bir sakini olmadığını biliyordum. Bu ormanda yaşamak mantık işi değildi. Bu ormanda yaratıklar, büyücü ve cadı dışında kimse yaşamıyordu.
Adam yavaşça başını kaldırdı, gözlerindeki boş bakış beni irkiltti. "Siz... geldiniz." diye fısıldadı. "Büyü… bizi buldu." Yutkundum.
Arthur yanımda durarak adamı dikkatle inceledi. "Ne büyüsünden bahsediyorsun?" diye sordu sertçe.
Adam, bir anda titremeye başladı. "Ormanın karanlığı… her şeyi yutar… dikkatli olun." dedi ve bir anda yere yığıldı. Leon hemen yanına çömelip, nabzını kontrol etti ama çok geçti. Adam ölmüştü. Elena atından inip, yanımıza geldi. Diz çöküp adamın yüzünü eliyle tutup ağzını açtı. "Dili şişmiş." Göz kapaklarını ve yüzünü inceledi adamın. "Yüzünde ve boynunda kızarıklıklar var." diyerek nefes verdi. Ayağa kalkıp toz olan kıyafetini silkeledi. "Zehirlenmiş gibi duruyor." Elena'nın ataları şifacıydı ve Elena bu konuda çok maharetliydi. Bu yüzden Elena'yı seçmiştim. Savaş tecrübesi yoktu ama şifacı olarak bize çok faydası olacaktı. Arthur ve Leon, Elena'ya şaşkınca bakıyorlardı. "Atalarım şifacı." diye kendini açıklama gereği duydu.
Atlarımıza tekrar bindik. Yerde boylu boyunca uzanan ölü adama baktım. Bu sadece bir başlangıçtı. O adamı zehirleyen orman, umarım bizi sağ bırakırdı. Bu ormanın bize ne tür tehlikeler sunacağını bilmiyorduk ama bu ilk karşılaşma bile bizi yeterince uyarıyordu.
Arthur ile göz göze geldiğimizde, o da aynı düşünceleri paylaşıyor gibiydi. Bu yolculuk, beklediğimizden çok daha karmaşık olacaktı.
☆
Ormanın derinliklerine doğru ilerledikçe, hava iyice soğumuştu. Bir süre sonra kamp kurmak zorunda kaldık. Gecenin karanlığında, ağaçların arasında tek ışık kaynağımız, parlayan bir ay ışığıydı ama bu ışık bile bizi ormanın karanlığından koruyacak güçte değildi.
Elena, küçük bir ateş yakmıştı. Ateşin cılız ışığı, yüzlerimize vuruyor gölgelerimizi ormanın karanlığına düşürüyordu. Hepimiz sessizdik. Günün yorgunluğu üzerimizdeydi ama asıl yorgunluk zihnimizdeki savaştan kaynaklanıyordu.
Arthur, ateşin kenarında otururken, düşünceli görünüyordu. Onu uzun uzun izledim. Düşmanım olan bu adamla bu kadar yakın olmak beni rahatsız etse de, artık onun yanında olduğumu kabul etmeliydim. Onunla birlikte savaşıp, bu laneti bozmadan krallıklarımız kurtulamayacaktı. Yine de içimde hala ona karşı duyduğum öfke filizleri vardı.
"Yarın daha derinlere ineceğiz." dedi Leon, sessizliği bozan ilk kişiydi. "Kendinizi hazırlayın. Bu orman, bizi daha önce hiç karşılaşmadığımız tehlikelere karşı sınayacak."
Leon’un sözleriyle içimde bir ürperti hissettim. Elena, bana doğru hafifçe gülümsedi. "Sienna, endişelenme." dedi, yumuşak bir sesle. “Birlikteyiz ve başaracağız.”
Onun bu rahatlatıcı sözleri, içimde küçük de olsa bir umut ışığı yaktı. Lakin bu ışık, karanlığın içinde kaybolmaya hazırdı. Ormanın derinlikleri, henüz bize gerçek yüzünü göstermemişti ve biz o yüzle tanışacaktık.
☆
Ateşin cılız alevlerinin titremesiyle birlikte, nöbet sırası Arthur’a geldi. Ben ise kamp alanının kenarına, gözlerim yarı kapalı bir şekilde oturmuştum. Uyuyamıyordum. İçimdeki huzursuzluk, gözlerimi kapatmamı engelliyordu. Her an tetikte hissediyordum.
Bir süre sonra, sessizliği Arthur’un sesi bozdu. "Uykusuz musun?" diye sordu. Sesi her zamankinden daha yumuşaktı. Yine de içinde bir mesafe barındırıyordu.
Ona doğru dönüp hafifçe başımı salladım. "Bu orman beni rahat bırakmıyor." deyip es verdim. "Sanki her an bir şey olacakmış gibi hissediyorum."
Arthur, sessizce ateşe bakmaya devam etti. Elinde uzun odun parçasıyla ateşi karıştırdı. Harlanan ateşten cılız ateş parçaları çıkıyordu. "Bu yolculuk hepimiz için zor." dedi, sesi soğuktu ama samimiydi. "Güçlü olmak için dinlenmen gerek Prenses. Uyu ve bana güvenmeye dene."
Bu sözler, içimde bir şeyleri harekete geçirdi. Arthur, düşündüğümden daha fazla sorumluluk taşıyordu. Sözlerinde haklıydı. Güçlü olmak için dinlenmem gerekiyordu ama hala ona güvenip güvenemeyeceğimi bilmiyordum.
Ateş kenarına uzanıp, şalımı top haline getirip, yastık gibi başıma koydum. Gözlerimi yumarken, Arthur'un delici bakışlarını üzerimde hissediyordum.
Uykuya kendimi teslim ettim.
Bunun ne demek olduğunu iyi biliyordu. Ona ilk kez güvenmeyi seçmiştim. Peki ya ona güvenimi hakediyor muydu? Yoksa beni pişman mı edecekti?
Bunu bekleyip, görecektik.
☆