Bölüm 3

1861 Kelimeler
Can Yüzüme çarpan soğuk suyla yattığım yerde sıçradığımda “kalk artık sik kafalı” diye bağıran Richard’a yumruk atmak istedim. Her zaman giydiği soluk renkli pantolonu ve kolları yıpranmış siyah kazağını giymiş karşımda dikilirken çattığı gür kaşlarının altından bana bakıyordu. Kaşlarımı çatıp aynı bakışlarla ona bakarken “daha düzgün bir şekilde uyandıramaz mısın? Her gece yastık değiştirmekten bıktım” diye homurdandığımda “bir dahakine dudağına öpücük kondururum sik kafalı sana uyar mı?” diyerek arkasını dönüp buzdolabına ilerledi. İğrenç ağzının yüzüme haddinden fazla yaklaştığını hayal ederken midem bulanarak irkilip ayağa kalkarken ıslanmış saçlarımı elimle düzeltip “Allah korusun” diyerek banyoya doğru ilerledim. Lavaboda elimi yüzümü yıkarken kan çanağına dönen gözlerim yorgunluktan çökmüştü. Aynadaki yansımama her gün baktığımda eski Can’ı görebilmek daha da zorlaşıyordu. Kabuslarım peşimi bırakmadığı gibi arkadaşlarıma duyduğum özlem de çok fazlaydı. Burak ile şakalaşmayı, Alp ile dertleşmeyi, Beren ile gereksiz sohbetlerde bulunmayı özlemiştim. Buraya geleli daha altı ay olmuştu ama onların eksikliği çok fazlaydı. Banyodan çıktığımda Richard her zaman ki gibi salonu duman altı yapmış eline aldığı gazeteyi okuyordu. Dolaptan peynir ile domatesi çıkartıp kendime bir sandviç yaptıktan sonra yanına çöktüğümde “bugün ne yapıyoruz” diye mırıldandım. Elindeki gazeteyi okumaya devam ederken beni duymazdan geldiğinde umursamadım. Richard’ın canı isteyince cevap vereceğini öğrenmiştim. Ekmeğim bittiğinde tüm dikkatini gazeteye veren Richard’a tekrar bakınca sinirle gazeteyi katlayıp önümdeki sehpaya fırlattıktan sonra belindeki silahı çıkartarak önüme bırakıp “bugün bir yere gitmiyoruz, sen bunu gözün kapalı söküp takmayı öğrenene kadar da bir daha çıkmayacaksın” dedi. Önüme bıraktığı 9 mm’lik Beretta’ya bakarken “anlamadım” dediğimde “hangi silah ile nasıl nişan alacağını öğrendin, şimdi de bundan sonra üçüncü bir elin gibi olacak olan bebeklerini daha yakından tanıma zamanı” diyerek ayağa kalktı. “Ben gidiyorum biraz işlerim var. Yakında buradan ayrılacağız. Ona göre eşyalarını topla asıl görev yerime döndüğümüzde seni ekibin diğerleriyle tanıştıracağım, o zaman göreve başlayacaksın sik kafalı.” Bunları söyleyerek kapıdan çıktığında asıl görev yerinin neresi olduğunu merak ettim. İlk geldiğim günün ertesi günü buraya geçici bir görev için geldiğini söylemişti. Görevin ne olduğunu bilmiyordum ama okuduğu gazetelerden sürekli takip ettiği sayfaları inceleyerek bir şeyler tahmin edebiliyordum. Her gün kayıp ilanlarının olduğu sayfayı takip ediyor. Daha sonra da şehirde bulanan cesetlerin haberlerini okuyordu. Tahminimce bir seri katili araştırıyordu ama emin olamadığım gibi ona bir şey de soramıyordum. Çünkü sorduğumda asla cevap alamıyordum. Önümdeki silahı elime alıp sağını solunu çevirirken silahı nasıl parçalarına ayrılacağını çözemedim. Bir iki defa her yerini incelemeye devam etsem de bir çare ulamadığımda telefonumu çıkartarak internete bağlanıp silah nasıl parçalarına ayrılır yazdım ve cevabımı bulmuştum. Bir birinden faklı onlarca video karşıma çıktığında gülümseyerek birini açıp izlemeye başladım. Video’yu izledikten sonra Richard’ın benim için bıraktığı demir çiviye benzer aleti fark etmiştim. Sehpada silahın yanına bıraktığı demiri alarak video da ki adamın yaptığı gibi öne gövdedeki mandalı çıkartıp daha sonra sürgüyü yerinden çıkartarak diğerlerinin dökülmesini sapladıktan sonra en son şarjörü çıkardım. Video da yaptığı gibi tekrar birleştirmeye çalışırken yayı koymayı unuttuğumu fark edince söküp tekrar taktım. Doğru bir şekilde yaptığımdan emin olduktan sonra aynı işlemi birkaç defa yaptığımda elim alışmıştı. Richard’ın gözlerin bağlı sözünü öylesine söylemediğini bildiğim için odasına gidip kravatlarından birini alıp salona dönerek gözlerimi bağladım. Silahı sökmek için en aşağı on dakika uğraşmıştım ama mandalın yerini bir türlü bulamıyordum. Küfür ederek gözlerimdeki bağı çözdüm. Sinirle silahı söküp takma işlemini yirmi defa tekrarladıktan sonra tam gözlerimi bağlıyordum ki telefonum çaldığında yerimden kıpırdayınca tutulan kaslarımın acısını hissetmiştim. Son iki saattir hiç yerimden kıpırdamadan duruyor olmalıydım. Mutfak tezgahında bıraktığım telefonuma giderken “hep zamanında aramasını bilirsin Sarp” diye homurdanıyordum. “Efendim” diyerek telefonumu açtığımda “ne haber sik kafa” diyerek beni sinirlendirmenin zevkine erişti. “Kapa çeneni komiser bozuntusu” dediğimde gülerken “ee nasıl gidiyor çaylaklık” diyerek konuyu hemen değiştirmişti. “Gözüm kapalı silahın parçalarını takıp çıkarmayı öğreniyorum, ne işime yarayacaksa” diye homurdandığımda kahkaha atarken “bir işine yaramayacak ama üçüncü kolunu daha yakından tanımış olacaksın, Richard sana bunu öğretiyorsa yakında sahalardasın demektir” dedi. “Bu kadar çabuk mu?” dediğimde “bu kadar çabuk, sen bizden daha hızlı ilerliyorsun ama sebebi başarın mı yoksa ihtiyarın artık eğitimlerden bıkması mı çözemedim” deyince “sağ ol ya” diyerek tekrar homurdanmıştım. “Her neyse işinde uzman biri ol da gerisini boş ver” dedikten sonra duraklayarak “bende nikaha gidiyorum” dedi. “Hayırdır evlenmeye mi karar verdin” diye dalga geçtiğimde aldığım cevap sessizleşmeme yetmişti. “Ben değil Beren ile Alp evlenmeye karar vermişler.” Tezgaha tutunup iki yakın arkadaşımın bu mutlu günlerinde yanlarında olamadığım için üzülürken, böylesinin daha iyi olacağını tekrarladım kendime. Varlığımla hepsinin huzurunu kaçıramazdım. Gözlerime batkılarında gördükleri hüzünle onların mutluluğunu gölgeleyemezdim. Sarp “bence onları arama zamanın geldi” dediğinde derin bir nefes alırken, gözlerimi kapatıp “arayacağım” diyerek konuşmayı sonlandırdım. Sonraki birkaç dakika daha tezgaha tutunarak ayakta dikildikten sonra kapının yanındaki dolaba ilerleyerek çantamdan tek seferlik kullanımlar için aldığım hattı çıkartarak telefonuma taktım. Parmaklarım tuşların üstünde gidip gelirken cesaretimi toplamam çok uzun sürmüştü. Koltuğa oturup ezberimdeki numarayı tuşladığımda arkadaşım anında cevaplarken “yurtdışına kadar kaçtın demek ki Can” dediğinde gülümsememe engel olamadım. Arkadaşım beni çok iyi tanıyordu. “Orada duramazdım Alp.” “Biliyorum kardeşim anlıyorum ama keşke bize bir veda etseydin. Keşke Beren’e onu suçlamadığını söyleyip de gitseydin.” “Ne diyorsun Alp. Tabi ki de onu suçlamıyorum. Ben, lanet olsun, her tarafta Aslı’nın hayaleti gezerken orada yapamazdım. Aklımı kaçırırdım Alp” derken içimden şuan bile kaçırmış durumdayım diye geçirdim. “Biliyorum Can. Neyse bunları telefonda konuşmamız yersiz. Artık aradığına göre bizden kaçmayacağını umuyorum.” Ne cevap vereceğimi bilemediğim için sessiz kalırken Alp “tamam belli ki bugüne özel bir arama ha, haberin oldu demek ki. Söylesene kimle iletişimine devam ediyorsun da en yakın arkadaşını aramaktan çekiniyorsun” diyerek sitem sözlerini sarf ettiğinde yine cevap veremedim. Hattın diğer ucundan Beren’in “Alp” diye seslendiğini duyduğumda ben soluğumu tutarken sanki Alp de tutmuştu. Bir süre ikisinden ses gelmezken şapur şupur sesler geldiğinde öpüştüklerini anlamıştım. “Hop lan ben varım burada” diye bağırdığımda derin derin alınan soluklardan sonra Beren’in “o kim?” diyen sesi Alp’in “çok güzelsin” diyen nefesi kesilmiş sesiyle karıştı. “Belli oluyor beni unuttun şerefsiz” dediğimde “of Can” diye homurdanan Alp “oradan bile rahat vermiyorsun lan” dediğinde aylardır ilk defa gerçekten güldüm sanırım. Beren “Can” diye bağırıp benim de Alp’in de kulaklarını sağır ederken telefonu alıp “neredesin” dediğinde “uzaktayım Kedi” dedim. “Burada olmalıydın. Bugün burada yanımızda olmalıydın. Herkes var ama sen yoksun Can. Neden gittin. Bana hala kızgın mısın? Çok özür dilerim. Lütfen beni affet çok özür dilerim.” Ağlayarak parça parça cümlelerini sıralarken araya girmeye çalıştım ama beni duymuyor gibiydi. Hıçkırıkları arttığında Alp telefonu ondan almış olacak ki “en mutlu günümüzde gelinimi ağlattın Can, kısa sürede telafi etsen iyi edersin” dedi. Arkasından Beren’in “lütfen beni affettiğini söylesin” dediğini duyduğumda “Alp telefonu Beren’e ver” dedim. Burun çekme sesleri arttığında telefonun onda olduğunu anlamıştım. “Ağlama sümüklü. Batırmışsındır sen şimdi adamın damatlığını” dediğimde hafif gülme sesi kulaklarıma gelince bende gülümseyerek “seni hiçbir zaman suçlamadım, bu işte en büyük suçlu kendimken nasıl seni suçlarım Beren. Seni suçladığım aklından bile geçmesin kardeşim tamam mı? Oradan uzaklaşmam gerekiyordu. Buna kendim için ihtiyacım vardı” dedim. “Ama Can sen niye suçlu olasın ki. Saçma saçma düşünme. Dön artık. Yine eskisi gibi olmaya çalışıyoruz ama sen yokken olmuyor. Artık hep eksik olacağız ama sen yokken eksiklik daha büyük. Lütfen dön. Bugün dönmeyeceğini biliyorum ama yakında dön lütfen.” Sesindeki hüzün o kadar belliydi ki beni bu kadar çok sevdiğini bilmek içimi bir nebze olsun rahatlatmıştı. Belki yaralarımı arkadaşlarımın yanında daha çabuk saracaktım ama buraya da bir amaç uğruna gelmiştim. Amacımdan da dönemezdim. Artık yaşama tutunmamın tek çaresi buymuş gibi geliyordu. “Döneceğim ama uzun sürecek Kedi” dediğimde “o zaman söz ver, bir daha bizi habersiz bırakmayacaksın. Sürekli arayacaksın. Hatta görüntülü konuşacağız” derken sesi yine titriyordu. Gülümseyerek “tamam ama telefondan olmaz Skype’dan görüşürüz bundan sonra söz veriyorum” dediğimde “tamamdır anlaştık” dedi neşeyle. “Alp yanında mı?” “Ah bir dakika bile ayrılmıyor ki kıçımdan.” Sözleri beni tekrar güldürürken “peki şimdi ikinizin de beni duymasını istiyorum hoparlörü aç” dediğimde “duyuyoruz kardeşim” diyen Alp’in sesinden sonra kendimin yapamadığımı onlara öğütledim. Birbirinizi ne kadar çok sevdiğinizi biliyorum. Aşkınızın en büyük şahitlerinden biri de benim. Çok zor bir süreçten geçtiniz ama inanıyorum ki bundan sonra hepsini geride bırakacaksınız. Birbirinizi üzmeyin kardeşim. Sevginizin değerini bilin ve ona sahip çıkın. Benim yapamadığımı siz yapın. Ömür boyu mutlu olun kardeşlerim. Bunu hak ettiniz. Mutluluğunuzu hak ettiğiniz gibi yaşayın.   Ateş Tüm evrak işlerimi bitirerek eve geri döndüğümde, İrem salonun ortasında ileri geri yürüyordu. Sabah onu uyurken bıraktığımda saçları yeşilken şimdi maviydi. Gülümseyerek ona yaklaşıp “bu sefer mavi ha, mavi neyi temsil ediyor” dediğimde, irice açılmış mavi gözlerini bana çevirip “endişe” diye mırıldandı. Kaşlarım çatılırken “neden endişelisin” dediğimde karşıma geçip kollarını göğsünde bağlarken “araştırma yaptım Ateş” diyerek titrekçe konuştu. Gözlerim kısılırken “sana karışmamanı söylemiştim” diye sakince konuştum ama öfkem beni esir almaya başlamıştı. Sinirle geri çekilip “bir çocukları var Ateş” diye bağırdığında “evet abimin kendi çocuğu sandığı ama aslında Aslı’nın diğer sevgilisinden yaptığı çocuk” diye bağırdım. “Kız hastaneden çıkalı iki ay oluyor. Neden hastanedeydi. Abin o kıza ne yaptı da hastaneye düştü. Evlendiler Ateş. Mutlu olmaya çabalıyorlar.” “Evet biliyorum. Nikahlarında oradaydım İrem. Bende gittim. Gittim kendi gözlerimle gördüm. Abimin hayatını aldıktan sonra kendilerine kurdukları mutlu yaşamı kendi gözlerimle gördüm ve yemin ettim. Mutlu olmalarına asla izin vermeyeceğim.” Sözlerimle gözlerindeki hayreti görürken “ne olursa olsun yanımda olacağına söz vermiştin” dedim. Gözlerinden yaş süzülerek bana yaklaşırken elini göğsüme yerleştirerek “sadece yanlış bir şey yapmanı istemiyorum, eğer suçsuz bir insanın canını yakarsan üzülmeyecek misin?” diyerek bana merakla baktığında gözlerinin içine bakarak “abimin canını almış bir kız ne kadar masum olabilir İrem, bunu bana açıklar mısın?” dedim. Dudaklarını yalayıp gözlerini kaçırarak bakışlarını göğsümdeki eline çevirdiğinde “bilmiyorum” diye fısıldayınca kollarımı omzuna sarıp onu kendime çekerek saçlarını okşadım. Onun yufka yüreğinden neler geçtiğini tahmin edebiliyordum ama ben onun kadar yufka yürekli değildim. Kin ve nefretle büyümüş, kin ve nefret ile yoluma devam etmiştim. Onunla karşılaşana kadar sevginin ne demek olduğunu dahi bilmiyordum. Onun kalbinde herkese karşı bir iyi niyet varken, benim kalbimde artık sadece ona karşı taviz vardı. O kız abimin canını ne koşulda almış olursa olsun cezasını çekecekti. Onu koltuklara yönlendirerek “gel yeni kimliklerimizi aldım” dediğimde koltuğa otururken şaşkın bakışlarını bana çevirip “neden yeni bir kimliğe ihtiyacımız var” dedi. “Benim adımı abim burada sahte kimliklerde kullanmış o yüzden yeni bir kimliğe ihtiyacım vardı. Seninde gerçek adının bilinmesini istemiyorum.” İrem hiçbir şey demeden uzattığım kimliğini eline aldığında “tamam” diye mırıldandı. Kendi kimliğimi gösterdiğimde “demek adın Batu Avcı ha” diyerek gülümseyince içim biraz rahatlamıştı. Sonunda güzel yüzünde biraz gülümseme görebilmiştim. Parmağımı çenesine götürüp yüzünü kaldırırken gözlerine bakarak “hala benimle misin?” dediğimde kafasıyla onaylayınca “o zaman planımı sende duysan iyi olacak” diyerek ona aklımdan geçenleri anlatmaya başladım. İlk hedefim aralarına sızmaktı ki onun içinde güzel fikirlerim vardı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE