Richard, Seattle’n ücra köşesindeki minik apartman dairesinin kapısını açarak geçmemi işaret ettiğinde içeriye adımımı attım. Arkamdan gelerek ışıkları açarken “burası bundan sonra senin” dediğinde çantamı yere bırakırken sadece bir koltuğa sahip olan salonuma baktım. Boyası dökülmüş yer yer rutubetten sararmıştı ama zaten benim lüks bir eve ihtiyacım yoktu. Yatacak bir yer olsun yeterliydi ki o da vardı. Yayları dışına fırlamış koltuk bundan sonraki yatağım gibi görünüyordu.
Richard “içeride bir banyo ile tuvalet var, yani senin işini görür diye düşünüyorum. Kurumun bize sağladığı yer burası daha iyisini istersen kendin bulmak zorundasın sik kafa” dediğinde “sorun değil burası iyi” dedim. Babamın bana sağladığı imkanlarla lüks bir apartman dairesi bulabilirdim ama gerek yoktu. Bu işi tek başıma halledecektim. Kendime gelmem için kendi başıma ayaklarımın üstünde durmam gerekiyordu. Yıllarca Alp ile birlikte onların gölgesi altında hareket etmiştik. Artık gerçek hayata atılma zamanıydı.
“İyi o zaman ben de evime gidiyorum. Sen yerleş dinlen yarın seni ekiple tanıştıracağım” diyen Richard evden çıktığında evin geri kalanına bakmadan kendimi koltuğa attım. Atmamla birlikte üstünden çıkan toz bulutu öksürmeme sebep olurken küfür ederek geri kalkmıştım. Öksürmeye devam ederken etrafımda oluşan toz bulutunu elimle dağıtarak ayağa kalktım. Evet, çokta rahatıma düşkün değildim ama pis bir koltukta da yatamazdım. Üstelik televizyona da ihtiyacım vardı. Yiyecek bir şeyler de almam gerektiğine karar verirken evin anahtarını alıp iyi bir alışveriş yapmak için kendimi dışarı attım.
Üç saatin sonunda elbiselerimi koyacak küçük bir dolaba, yeni yatağa, küçük bir televizyona, bir laptopa ve ağzına kadar hazır yiyeceklerle dolu bir buzdolabına sahip olmuştum. Eşyaları aldığım ikinci el dükkanın çalışanına bahşiş verip gönderdiğimde aç karnımı doyurmak için mutfağa geçtim. Mikro dalga fırında hazır yemeği ısıttıktan sonra yatağıma yerleşerek televizyonumu açtım. Kanalları gezerken spor kanallarının birini açarak basket maçın izleyerek yemeğimi yedim.
Karnım doyduktan sonra gözlerime uykunun ağırlığı çökmüştü. Arizona’dan Seattle’a Richard’ın eski model arabasıyla günlerce yol alarak gelmiştik. Arabada rahatsız bir iki saatlik uykuların haricinde uyumadığım için uykunun beni teslim alması çok sürmedi. Televizyonu kapatmaya fırsat bulamadan gözlerim kapanmıştı.
“Aç şu kapıyı sik kafa” diye bağıran bir sesle yattığım yerden sıçrayarak kalktığımda nefes nefese kalmıştım. Gözlerimi kırpıştırıp pencereden dışarı bakınca çoktan sabah olduğunu gördüm. Gördüğüm kabusların etkisinden çıkmak için gözümü kapatıp birkaç saniye beklerken “biraz daha açmazsan önce kapıyı sonra sik kafanı kıracağım” diye bağıran Richard’ın sesi yine duyulmuştu.
“Geliyorum” diye bağırarak yataktan çıkıp kapıyı açtığımda kafama yediğim iki tokatla kendime gelmiştim.
“Kaç saattir seni çağırıyorum lan neredesin. Hadi geç kaldık zaten. Gabi kıçımı tekmeleyecek senin yüzüne. İyi ki hazırsın bir de senin giyinmeni bekleyemem” diye durmadan konuşan Richard arkasını dönüp merdivenleri inmeye başladığında üstüme baktım.
Dünkü kıyafetimle uykuya daldığımı fark edince “üstümü değiştirmem gerekiyor” diye bağırdığımda bana hiç bakmadan “bir dakika içinde arabada olmazsan ülkene dönüş biletini bizzat alacağım” dedi.
İçeri koşup banyoya giderek yüzüme su çarptıktan sonra üstümü değiştirmeye fırsatım olmadığı için kırışık kıyafetlerle gitmeye karar vererek anahtarlarımı ve telefonumu alarak dışarı çıktım. Koşarak merdivenleri inerken bundan sonraki yaşantımın basit bir başlangıcını yaşadığımdan haberim yoktu.
Arabaya kendimi attığımda Richard hemen gaza basarken dağınık saçlarımı elimle düzeltmeye çalışarak biraz adama benzemek için uğraştım. Yan tarafımdaki Richard’a baktığımda ise o aynıydı. Her zamanki kıyafetleri ve pisliğiyle bildiğimiz Richard karşımdaydı. Adam merkezine gidiyor diye biraz olsun kendine özen gösterirdi ama hayır. Richard hiçbiri sikimde değil havalarındaydı. O yüzden Gabi dediği adamı merak etmiştim. Sadece onu önemsiyor gibiydi.
Merkeze geldiğimizde Gabi’nin aslında erkek değil kadın olduğunu öğrenmiştim. Daha asansörden iner inmez kata adım attığımızda sol taraflarından bir adam “ah Richard sonunda gelebildin hemen Gabriel’in yanına gitmelisin” dediğinde Richard “işine bak piç” diyerek ilerlemeye devam etti. Ben ilgiyle etrafıma bakarken, açık ofis şeklinde oluşturulmuş katta bir sürü çalışan vardı. Masalarındaki herkes kendini işine dalmış gibiyken, gözlerim masalar arasında gezerken göz göze geldiğim bir kız göz kırparak öpücük attı.
Yanımdaki Richard “adamımdan uzak dur Kati” diyerek kızın gözlerini devirmesine sebep olurken, ben “nerede kaldın kahrolası” diye bağıran kadına döndüm.
Esmer kıvırcık saçlı Richard’ın beline anca gelen bir kadın öfkeli gözlerle bize doğru yaklaşırken Richard “yapma Gabriella erken geldim işte” diyerek gülümsedi.
Kadın ona öfkeyle baktıktan sonra bana dönerek beni baştan ayağa süzdükten sonra “yeni çaylak sensin demek” dedi.
“Ben Can” diyerek elimi uzattığımda kadın gözlerini Richard’a çevirerek “yaptıklarının hepsi ayrıntılı rapor halinde hazırlanmış olsa iyi olur yoksa elimden çekeceğin var Richard” diye tısladı.
Richard gülümsemeye devam ederken “hadi ama bebeğim yaptığım her şeyin ayrıntısını bilmek istemezsin” diyerek iğrenç bir gülüşle güldüğünde ben dahil oradaki herkes gözlerini devirirken Gabrielle denen kadın onu hiç hesaba katmadan “odama” diye bağırarak geldiği gibi hızla uzaklaştı.
O giderken beni ensemden tutan Richard odanın köşesindeki yan yana duran iki boş masaya yönlendirerek “burası senin ben gelene kadar uslu uslu dur, sonra seninle duruma bakacağız” dedikten sonra koşar adım uzaklaşmıştı.
O gider gitmez başım meraklı polislerle çevrilmişti. İlk gelen güler yüzüyle Mike adında bir adamdı. Mike gelip masama otururken, elini uzatarak “selam dostum ben Mike, adli tıp polisi, sende bizim Richard’ın yeni oyuncağı olmalısın” dedi.
Onun elini sıkarken “Can” dedikten sonra “daha çok onun sik kafalısıyım” dediğimde Mike yüksek perdeden bir kahkaha atmıştı. Onun arkasından zenci bir adam gelerek elini uzatıp “ben Morgan” dediğinde tekrar adımı söyledim. Diğer taraftan daha önce bana göz kırpan kız çıkarken yanıma dolanıp bana doğru eğilerek “ben Kati bebeğim” dedikten sonra boynumu öpmesiyle kadından uzaklaştım.
“Hadi ama çocuğu ilk günden kaçırma” diyen Mike ona takılırken Kati “kapa çeneni Miki Fare” diyerek onu azarlamıştı.
Onlar aralarında bir çekişmeye tutulurken Morgan “ekibe hoş geldin” diyerek gülümsedi.
Onun arkasından görünen Richard “o benim ortağım zenci, şimdi hepiniz dağılın” dediğinde “yine havandasın moruk” diye homurdanarak diğerleri dağılmıştı. Richard’ın gelişinden biraz sonra da Gabriel masamın yanına gelmiş, bilmiş gözlerini bana dikerek “az önce seni tam anlamıyla karşılayamadım Can” demişt,. Richard’ı gösterip “bu pisliğe sinirliydim” diyerek elini uzatarak “aramıza hoş geldin, bir ihtiyacın olursa kapımı çalmayı unutma” dediğinde elini sıkarak “teşekkür ederim” dedim.
“Peki o zaman size kolay gelsin hadi iş başına” diyerek arkasını dönüp geldiği gibi hızla giderken Richard “kalk hadi” dedi. O beni çekiştirirken Gabriel, Morgan’a “geri zekalı ortağın gelene kadar Richar’a takıl” dediğinde Richard arkasını dönüp “hadi ama Gabi o kadar da değil” diye bağırdığında aldığı yanıt havaya kalkan orta parmaktı.
“Siktir bu karıdan nefret ediyorum” diye homurdanan Richard arkasını dönüp çıkışa ilerlerken yerimden kalkarak aceleyle onu takip ettim. Yanımda bana katılan Morgan sırıtırken “ilk görevin için hazır mısın çaylak” dedi.
Kafamı iki yana sallamakla yetinirken otoparka indiğimizde Richard direksiyona geçerken “sana yer yok lanet olası” diyerek parmağını Morgan’a salladı. Morgan omuz silkerek başka bir araca yönelirken Richard “atla” diye bağırdığına yolcu koltuğuna geçmiştim.
Yola çıkarken aklımda sürekli Gabriel’in birden değişen tavrı vardı. Sürekli düşünsem de sebebini bir türlü bulamıyordum. Richard ile odaya kapandıktan sonra değiştiğini düşünürsek bu konuda onun bir bilgisi olmalıydı. Sonra onun odasına giderken Richard’ın yanına aldığı iki dosya aklıma geldi. Onlardan birinde benim dosyam mı vardı.
“Gabriel’in tavrı birden değişti.”
Bunu söylediğimde Richard yerinde kıpırdanırken “evet o karının ne yapacağı hiç belli olmaz” diyerek geçiştirmeye çalıştı.
“Bence bir nedeni var.” sözlerim huzursuz bir sessizlipe sebep olurken gözümü Richard’dan ayırmadım.
“Siktir lan. Ne bu bana mı dedektifçilik oynuyorsun. Çok merak ediyorsan söyleyeyim dosyanı okudu. Neden geldiğini falan filan işte.”
“Yani bana acıdı” dedikten sonra kafamı dışarı çevirdiğimde Richard bağırarak “evet amına koduğum” diye Türkçe küfür ettikten sonra İngilizce “sana acıdı, manyak mısın lan sen, sana acımadı seni anladı, seni tanıdı ve kararına saygı duydu, macera aramak için buralara gelen bir çocuk olmadığını anladı” diye devam etti.
Sıkıntıyla saçlarımı karıştırırken derin bir nefes aldım. Kimsenin bana acımasını istemiyordum. Ben zaten o acınma duygusundan kaçmıştım. Burada da aynısını yaşayamazdım.
“Peki ya sen. “
“Ben ne sik kafa.”
“Sen biliyor muydun?”
“Benim bilmediğim bir şey yok evlat. Bildiklerimi bilmezlikten gelirim, böylece bazen kendimi bazen başkasını korurum.”
Sözleriyle şimdi her şey daha da açıklık kazanmaya başlamıştı. Koltukta tamamen arkama yaslanırken başımı da arkaya atıp gözlerimi kapattım. Başından beri biliyordu ve bana o yüzden böyle davranıyordu. Kafamda her şey netlik kazanmaya başlamıştı. İlk başta yediğim dayak bile şimdi daha anlamlıydı. Buraya geldiğimde tam bir harabeydim. Her yandan bitiktim. Bana güç verenin ise onun beni aşağılaması ve attığı dayak olduğunu çok iyi biliyordum. Onun her alaylı sözü beni hırslandırıyor ve yaşananlardan uzaklaştırıyordu.
Yaptığı şeyi anladığımda boğazımda bir yumru oluşurken arabanın durduğunu fark ettim.
“Hadi kaldır kıçını sik kafa” diyerek koluma vurup kapısını açtığında “teşekkür ederim Ric” dedim fısıltıyla. Biran beni duymadı sandım ama inmeden önce durakladı ve ayağa kalkıp arabadan indi. Kapısını sertçe kapattığında ardı ardına yutkunarak kendimi toparlayıp onu takip ettim.
Şehrin sakin ama elit bir kesimindeydik. Etrafımızı birbirinden güzel villalar çeviriyordu. Polis şeritleriyle çevrili olan eve doğru ilerlediğimizde, gazeteci ve meraklı insan kalabalığı dikkatimi çekti. Morgan ile Richard ise onlara yetişmem için beni bekliyordu.
“Acele et biraz sik kafa” diye bağıran Richard’ın sesiyle adımlarımı hızlandırırken polis bandının altından eve doğru ilerlemeye başladığında koşarak ona yetiştim. Eşit boyda kesilmiş çimlerin üstünde ilerlerken Morgan “bir dakika bile vermiyorum” dediğinde ne demek istediğini anlamazken, Richard yüzüme baktıktan sonra “doksan saniye” dedi.
“Ne diyorsunuz siz” diye sorsam da içeri girdiğimiz için sorum cevapsız kalmıştı. Dışarıdaki kalabalığa nazaran içeri sakindi. Bir iki polis haricinde kimse yoktu. Evin içine girdiğimizde ilk başta koku çarptı beni. İlerledikçe koku artarken elimle burnumu kapatmak zorunda kaldım. Richard ile Morgan ise hiçbir şey yokmuş gibi ilerlemeye devam ediyordu. Evin büyük salonuna girdiğimizde ise ilk başta gördüklerimi algılayamadım. Sade bir dekora sahip olan salon gri ve beyazdan ibaretti. Grili beyazlı koltuk takımının ortasına beyaz yuvarlak bir halı vardı ama halının üstü artık kanla kaplanmıştı. Perdelere sıçrayan kanlarda gözümü gezdirdikten sonra halının üstündeki diğer vahşete çevirdim gözlerimi. Gördüğüm anda midem çalkalanmaya başlamıştı. Kesik bir erkek başı gözleri açık bir şekilde karşımdaydı. Diğer tarafında ise çırılçıplak bir kadın cesedi yatıyordu. Cesedin renginden uzun süredir ölü olduğu belliydi. Kesik başın bedeni ise onların biraz ilerisinde bir sandalyeye bağlanmış şekilde duruyordu. Gözlerim her biri üstünde tekrar tekrar geçerken midem artık içindekileri tutamayacağım kadar çok çalkalanmaya başladı.
Derin bir nefes almaya çalışırken bu durumu daha kötü hale getirmişti. Çürümüş ceset kokusu içime dolduğu an orada daha fazla duramadım. Koşarak kapıya yönelirken daha evin kapısından çıkmıştım ki midemdeki her şeyi bahçedeki çimlere boşalttım. Kusmaktan nefret ediyordum.
Midemdeki kasılma geçtiğinde geri çekilip çime otururken elimin tersiyle ağzımı sildim. Yanıma gelen bir polis memuru bana anlayışlı bir bakış atarken “ilk cinayetin mi?” dedikten sonra bir şişe su uzattı. Minnetle suyu alırken kafamı sallayarak onayladım.
“Merak etme yakında alışırsın” dedikten sonra omzuma vurup uzaklaştığında yerimden kalkarak bahçenin sakin bir köşesine ilerledim.
Bir süre sonra içeriden çıkan Morgan ile Richard itişerek bana doğru yaklaşmaya başlamıştı. Morgan cebinden çıkarttığı parayı Richard’a uzatırken “şanslı moruk” dedikten sonra bana dönüp “bana yüz dolar borçlusun çaylak” dediğinde Richard seyrek dişlerini göstererek gülümseyip “aferin sik kafa” dedi.
“Ne diyorsunuz siz” dediğimde Richard tekrar bana dönerek “içeride ne kadar dayanacağına bahse girdik ve ben kazandım” diyerek Morgan’ın verdiği parayı kaldırdı.
Eve girerken yaptıkları konuşmayı hatırlarken jetonum düşmüştü. “Bok kafalılar” diye homurdanarak sinirle arabaya doğru ilerlerken Richard arkamdan gelerek “hey sinirlenme evlat bu bir gelenektir, belki bilmek istersin iki dakika dayanarak en iyi dereceyi kaptın. Sarp ilk olay yerine kusarak bütün delilleri mahvetmişti” dedi.
Son duyduklarımla gülümserken ona dönerek “ciddi misin?” dediğimde o da sırıtarak “aynen öyle tüm ekibin dilindeydi” dedi. Kafamı iki yana sallarken içeride gördüğüm cesetleri düşününce yüzümü buruşturdum. “İçerisi bok gibiydi” dediğimde onun yüz ifadesi de değişirken “bize de bu bokluğu temizlemek düşüyor, hadi bakalım artık işe başlayalım” dedi. Bu gün şahit olduğum her şey sonraki yaşayacaklarımın küçük bir göstergesiydi. Her bir ayrıntıyı zihnime kazırken Richard’ın her adımını takip ediyor nelere dikkat ettiğini beynime not alıyordum. Bok kafalı gerçekten bu işte çok iyiydi. Gözden kaçan her ayrıntıyı yakalamakta üstüne yoktu. Benim içinde büyük bir şanstı.