Bölüm 5

2521 Kelimeler
Ayna da saçımı düzelttikten sonra uzayan sakallarıma bakarak kesip kesmemekte kararsız kaldım. Aynadaki yansımama baktığımda evsizlere benzediğimin farkındaydım. Bu görüntüm büyük ihtimal onları korkutacaktı ama sakalımı kesmekte istemiyordum. Aynaya her baktığımda bir zamanlar olduğum çocuktan uzaklaşıyordum. Bu beni mutlu ediyordu. Bir daha o yüzü görüp geçmişi hatırlamak istemiyordum. Tıraş olmuş temiz suratım bir zamanlar mutlu beni hatırlatıyordu. Banyoda daha fazla oyalanmadan salona geçip yatağıma oturarak bilgisayarımı kucağıma aldıktan sonra skype’a girdim. Arkamda krem bir duvar kağıdından başka bir şey görünmediğinden emin olduktan sonra Alp ile Beren’in de açık olduğunu görünce aramaya basmıştım. Kamera açılır açılmaz karşımda gördüğüm ikili gözlerimin dolmasına sebep olmuştu. Yan yana oturmuş bana gülümseyen bir Alp ile beni görür görmez ağlamaya başlayan bir Beren vardı karşımda. Beren “bu halin ne” derken eliyle gözyaşlarını sildikçe sildiklerinin yerine yenilerini ekliyordu. Onlara duyduğum özlem görmemle daha çok artarken gözümden akan tek damlayı kafamı yana çevirerek fark ettirmeden sildim. Ama tabi ki Alp fark etmişti. “Yapma ama bebeğim şuna bak ağlattın bu duygusuzu” derken sesinin titremesi onun da ağlamak üzere olduğunun göstergesiydi. Beren ellerini yüzüne doğru sallayıp “tamam tamam iyiyim” derken Alp onun yanağını öptükten sonra bana dönerek “nasılsın Can” dedi. “İyiyim kardeşim. Siz nasılsınız. Nasıl gidiyor evlilik.” Evliliklerinin nasıl gittiğini sormam bile Alp’in yüzünde kocaman bir gülümsemeye sebep olurken içimde yeşeren kıskançlık duygusuna engel olmadım. Geçen yıl ben evlilik planları kurarken hayallerini gerçekleştiren o olmuştu. Arkadaşlarım adına tabi ki mutluydum ama aynı zamanda onları kıskanıyordum da. “İyi gidiyor kardeşim. Beren Hanımın çenesini çekiyoruz işte” dediğinde Beren onun omzuna vururken “hadi oradan mızmız bir çocuk gibi sürekli sorun çıkartan sensin” dedi. Onların haline gülerken Alp’e “işleri ne yaptın” dedim. Geçenlerde babamla kısa bir görüşme yaptığımızda Alp’in de şirketten tamamen çekildiğini öğrenmiştim. İkisi de aynı anda yüzünü buruştururken Alp “hisselerimi devrettim, bir motor bayisi açmayı planlıyorum. Hatta bir iki firmayla görüştüm. Bakalım bir tanesiyle anlaştık gibi ama henüz imzaları atmadık” dedi. “Anladım kardeşim hayırlısı olsun.” Üçümüzde sustuğunda Beren lafa girerek “sana yolladığım mailleri aldın mı?” dedi. Alp benim yerime “yapma aşkım” derken ben sessiz kaldım. Beren de dudağını ısırıp susarken arkasından gelen bir ağlama sesiyle yerinden aceleyle kalkıp gitmişti. O gider gitmez Alp bana doğru eğilirken “nasıl gidiyor dostum, bir şeye ihtiyacın var mı? Bak eğer bir sorunun olurda bana haber vermezsen bozuşuruz” dedi. Sözleri beni gülümsetirken bana her zaman kardeş gibi olan arkadaşımın gözlerinin içine baktım. Beren’in yanında itiraf edemeyeceklerim onun karşısında kolaylıkla dilimden dökülüyordu. “Bir sorunum yok kardeşim. Sadece” dedikten sonra derin bir nefes alarak “sizlerin eksikliği çok fazla” dediğimde “bizi bırakıp giden sendin” dedi. Sesindeki kızgınlığı fark etmemek imkansızdı. Giderken kendimi yalnız bıraktığım gibi onu da yalnız bırakmıştım. “Birbirimize en çok ihtiyacımız olduğu zamanda gittin.” Sözleri canımı yaksa da haklı olduğunu bildiğim için cevap vermedim. “Birlikte iyi olabilirdik. Birlikte üstesinden gelebilirdik. Beren çok mu iyi sanıyorsun ha. Her gece rüya görmemek için kaç hap içiyor biliyor musun? Ama senin gibi kaçmadı Can. Kalıp gerçeklerle savaştı. Benimle kaldı. Sen bizi terk ettin.” Yutkunurken “Alp be- ben” dedim ama devamını getiremedim. Alp kafasını eğip saçlarını karıştırdıktan sonra ellerini ensesinde birleştirirken “sana kırgınım” dedi. Kafasını kaldırıp nemli gözlerle bana bakarken “ama aynı zamanda seni anlayabiliyorum, o yüzden gittiğin o lanet yerden seni getirmeye çalışmıyorum. Zamanı geldiğinde geri döneksin kardeşim. Biliyorum. Lütfen geri gelene kadar bizi sürekli aramaya devam et” dedi. Kafamı sallayarak onu onaylarken “arayacağım” dediğimde onun arkasında Beren’in kucağında bebekle kameraya yaklaştığını görünce telaşa kapılarak ekranı bir anda kapatmıştı. Bilgisayarın ekranını sertçe kapattığım da çıkan ses boş evde yankılanırken ellerim titriyordu. Onu göremezdim onu görmeye hazır değildim. Beren’in attığı her resmi bakmadan arşivlemiştim. Belki bir gün bakmaya cesaret edebilirim diye kaydediyordum ama şimdi olmazdı. Sakinleştikten sonra bilgisayarı tekrar açtığımda Beren ve Alp’ten gelen özür mesajlarını okuyarak sorun olmadığını yazdım. Alp attığı cevapta “kusura bakma kardeşim Beren ile konuşacağım bir daha olmayacak, sana resim göndermemesini de sağlayacağım” dediğinde aceleyle “hayır resim göndermeye devam etsin bir şey söyleme” dedim. Yazdıkları tekrar okuduğumda kendime küfür ederken Alp gülücük göndererek tamam demişti. Ona “iyi geceler” dilediğimde “burada sabah” derken “o zaman günaydın” diyerek gülümseyip bilgisayarı kapattım. Bilgisayarı yere bırakıp başucumda duran ilaç ile suyu içtikten sonra yatağa uzanarak ilacın etkisini göstermesini bekledim. On beş dakika sonra gözlerim ağırlaştığında kendimi karanlığa bırakmıştım. Sabah çalan telefonun sesiyle yataktan fırladığımda her sabah olduğu gibi ter içinde kalmıştım. Gece sıkıntılı bir uyku çektiğim belliydi ama neyse ki gördüklerimi hatırlamıyordum. Telefona uzanıp “efendim” derken karşımda bir kadın sesi bulduğumda şaşkınlıkla ekrana baktım. “Ne haber buz çocuk kaldır kıçını artık aşağıda bekliyorum.” Tanımadığım bir numarayı ekranda görürken buz çocuk lafını duyduğumda arayanın kim olduğunu anlamıştım. “Numaramı nereden buldun Kati” derken banyoya doğru ilerlemeye başladım. “Nereden olabilir, merkezden tabi ki hadi çok konuşmada aşağıya in” dediğinde “Ric nerede” demiştim ki telefon yüzüme kapatıldı. Telefonu kapattığında ekranda mesaj işareti görünce gece Ric’den gelen mesajı okudum. “Yarın ben izinliyim Sik Kafa. Kendi başının çaresine bak merkeze geç kalma.” Yazısını gördüğümde kaşlarım çatıldı. Ric öylesine izin alacak bir adam değildi. Önemli bir şey olmadıkça işe gelmeyeceğini sanmıyordum ve ona ne olduğumu merak etmiştim. Arama tuşuna bastığımda telefonunun kapalı olduğunu görünce daha çok meraklandım. Yüzümü yıkayıp üstümü değiştirerek aşağıya indiğimde Kati siyah ekip arabasının içinde beni bekliyordu. Yan tarafında geçince “günaydın çaylak” dediğinde “günaydın” diye homurdandım. Yola çıktığımızda “Ric nerede” deyince şarkı söyleye ara vererek “izinde, yılın bu zamanı her yıl izin kullanır, yani iki yıldır benim gördüğüm kadarıyla öyle” dedi. “Neden.” “Ne bileyim ben. Ortağı olan sensin sen bilmiyorsan ben nereden bilebilirim.” Bu sözlerine cevap vermezken merkeze gitmediğimizi anladığımda “nereye gidiyoruz” diye sordum. “Seni kaçırıyorum bebeğim” diyerek sırıtıp bana göz kırptığında sinirle “her zaman bu kadar yılışık mısın?” dedim. Beni duyar duymaz suratı düşerken “sende her zaman bu kadar aptal mısın?” dedikten sonra başka bir şey demeden arabayı sürmeye devam etti. Bir ay önce cesetlerini bulduğumuz çiftin evine geldiğimizde Kati aşağıya inmeden önce “Gabi komşuyu tekrar sorgulamamızı istedi, ilk ifadesinde uyuşmayan yerler varmış” dedi. Aşağıya indikten sonra bende onu takip ederken kapıyı çaldığımızda açan olmadı. Kati ayağını yere vurarak kapıyı tekrar çaldığında yine açılmamıştı. Kulağıma ufak bir ses gelir gibi olduğunda Kati’ye bakarak “duydun mu” dedim. Kati olumlu anlamda kafasını sallarken bana sus işareti yaparak kapıya kulağını yasladığında bende onu taklit ederek kapıya yaklaştım. İçeriden yine bir kadın sesine benzer ses gelmişti ama birden kesilmişti. Kati ile ne yapacağımızı bilemeyerek birbirimize bakarken Kati belindeki silahı çıkartarak “açın kapıyı polis” diye bağırdı. İçeriden büyük bir gürültü geldiğinde ben daha fazla dayanamayarak silahımı çıkartıp kapı anahtarına ateş etmiştim. Kati tekme atarak kapıyı açarken içeri girdiğimizde duvara yaslanarak ilerlemeye başladık. Kati’nin arkasından giderken merdivenin diğer tarafından ki cam kapıdan çıkan adamı gördüğümde “dur” diye bağırdım. Benim sesimle adam koşmaya başlarken Kati “Can” diye bağırınca onun gittiği yöne baktım. Yerde baygın bir şekilde yatan kadını gördüğümde hiç düşünmeden adamın peşinden gitmeye başlamıştı. Kadınla Kati ilgilenirdi. Adamın arkasından bahçeye çıktığımda karşıdaki evlerin arasına kaybolduğunu gördüm. Koşarak gittiği yöne giderken evlerin arasından çıktığımda boş arazide koşan adamı görmemek imkansızdı. Bir iki defa uyarı ateşi açtığımda korkarak kendini yere attıktan sonra kalkıp tekrar koşmaya başlamıştı. Bende koşmaya devam ederken hızla arayı kapatıyordum. Aramızda kısa bir mesafe kaldığında “dur yoksa seni vuracağım” dediğimde adam ellerini havaya kaldırarak durdu. Aramızdaki mesafeyi koruyarak nişan alırken “bana dön” dediğimde yavaşça arkasını dönmüştü. Üstüne sıçramış kanı gördüğümde kadının iyi olduğunu umdum. “Kıpırdama” diyerek ona yaklaşırken “üstündeki kimin kanı” dedim. Adam ağlamaya başlarken “hepsi bir kazaydı” diye bağırdı. Belimdeki kelepçeyi çıkartırken “ellerini başının üstünde birleştir” dedim. Bir yandan da adama kelepçeyi nasıl takacağımı düşünüyordum. Lanet olsun daha önce buna hiç çalışmamıştım. İlk işimde birini yakalayacağım kimin aklına gelirdi ki. Adamın arkasına dolanırken sakin olmaya çalışarak kelepçeyi tam bileğine geçireceğim sırada elimdeki silaha vurmasıyla tetikteki elim kasıldı. Silahtan çıkan kuşun havaya giderken adam benim dengemi kaybetmemle tekrar kaçmaya başlamıştı. Hiç düşünmeden silahı iki elimle kavrayıp nişan aldığımda tetiğe basarken de düşünmemiştim. Silahımdan çıkan kurşun hedefini bulup adam acı dolu bir çığlıkla yere düştüğünde kalbim ağzımda atıyordu. Göğsüm hızlı aldığım nefeslerle inip kalkarken “ben birini vurdum” diye fısıldadım. “Ben birini vurdum.” Yaşadığım şokun etkisindeki sessizliğin içinden beni kendime getiren duyduğum siren sesleriydi. Kulaklarıma sesler birden hücum ederken; uçan kuşların, acıyla bağıran adamın, çalan sirenlerin ve uzaktan bir yerden bağıran Kati’nin sesleri geliyordu. Kendime gelerek vurduğum adamın yanına ilerlerken “Can” diye bağıran Kati’nin sesiyle ona döndüm. Koşarak evlerin arasından çıkmış bana doğru geliyordu. Yanıma ulaştığında “iyi misin?” derken ona cevap vermeden yerde yatan adama bakıyordum. Kati “Can kendine gel” dedikten sonra adamın yanına ilerledi. Eğilip adamı sırt üstü çevirişini ve bacağındaki yarayı kontrol edişini donmuş bir şekilde izlerken Kati arkamda bir yere “sağlık ekibini gönderin” diye seslendi. Tekrar ayağa kalkıp yanıma gelirken karşımda durarak “hey kendine gel Çaylak, iyi iş çıkardın adam karısını öldürmüş, sense onu sadece bacağından vurdun bence daha fazlasını hak ediyor” dedi. Gözlerimi kırpıştırırken “kadın ölmüş mü?” dediğimde Kati yere bakıp ayağıyla toprağı eşelerken “maalesef, geç kalmışız” dedi. Kafamı iki yana sallarken derin bir nefes aldım. Başaramamıştım. Buraya masum insanları kurtarmak için gelmiştim ama masum bir insanın daha ölmesine engel olamamıştım. Sağlık ekipleri gelip adama ilk yardım tedavisini uyguladıktan sonra ambulansa yükleyerek hastaneye gönderdiklerinde peşinden bir ekip gönderirken biz de merkeze geçtik. Merkezde beni şok eden olay herkes tarafından sevinçle karşılanmıştı. Morgan sırtıma vurup “aferin Çaylak, ilk işini başarıyla sonuçlandırdın” dediğinde biran kendimle gurur duysam da kadını kurtaramadığımız için çok kısa sürmüştü. Yüzümü buruşturarak “ne işe yaradı ki” dediğimde Gabi karşıma dikilerek “aylardır çözemediğimiz ve yetkililer tarafından az kalsın çözülemeyen cinayetler arasına kaldırılacak bir cinayetin zanlısını yakaladın Can, inan bana çok işe yaradı” dedi. “Onun yaptığını bilmiyoruz ki.” Yüzünde bir gülümseme oluşurken “yanlarına gönderdiğim ekibe az önce her şeyi itiraf etmiş” diyerek arkasını dönüp odasına ilerledi. Bende kendi masama geçerken Richard’ın olmadığı masaya bakarak “bugün yanımda olmalıydın bok kafa” diye mırıldandım. O an yanımda olması gereken tek kişiydi. Bana hakaretler ederek beni kendime getirmesi gerekiyordu. Gün içerisinde zanlının tam ifadesi elimize ulaşmıştı. Hastanede tedavi edilmesi şartıyla itiraf etmesini öne koştuklarında önce hiçbir suçu olmadığını söylemiş daha sonra da biraz baskıyla her şey anlatmıştı. Komşusunun karısına aşık olduğu için ilk cinayetlerini işlediğini söylemişti. Kadın onu defalarca reddetmesi üzerine tacizlerine devam etmiş ve sonunda kadının kocasının da işin içine girmesiyle olaylar gelişmişti. Kadına eşinin gözü ününde tecavüz ettikten sonra öldürmüş, her şeyi adama izlettikten sonra onun da canını almıştı. İfadeyi okurken daha tüylerim diken diken olurken adamın yaşadıklarını düşündüğümde devam edemedim. İfadeyi kapatıp yüzümü sıvazlarken aklıma karısını neden öldürdüğü takıldı. İfadeyi tekrar açarak göz gezdirirken son paragraf karısıyla ilgiliydi. Kadın onun bir şeyler yaptığından şüphelenmişti. Son zamanlardaki davranışlarından dolayı ve bulduğu kanlı eldivenlerden dolayı ona sorular sormaya başlamıştı. Bir süre kadını susturmuştu ama bugünkü kavgada kadın polise gideceğini söylediğinde onu da öldürmüştü. Sinirlerim tamamen bozulurken ifadeyi kapatıp yerimden kalkarak Gabriel’in odasına gittim. Kapıyı çalıp içeri girdiğimde “gel Can” diyerek beni koltuğa davet etti. “Teşekkür ederim ama oturmayacağım. Ric’in neden gelmediğini biliyor musunuz?” Sorumla kafasını eğip önündeki dosyaları karıştırırken “hayır” dedi ama doğru olmadığını biliyordum. “O izin alacak biri değil. Neyi olduğunu merak ediyorum bana adresini verir misiniz?” Gabriel elindeki dosyaları bırakıp kafasını bana kaldırdığında eliyle saçlarını geri atarken “bak Can, bazen insanların yalnız kalmaya ihtiyacı olur. Bugün Ric için öyle bir gün. Onu yalnız bırak iki güne gelmiş olur” dedi. “Anlıyorum. Ama onu merak ediyorum. Gidip iyi olup olmadığına bakacağım eğer isterse kendisi bana defolup gitmemi söyleyebilir.” Gabriel bana gülümserken “inatçılığını sevdim ama veremem. Ric seni karşısında görürse büyük ihtimal siktiri sana değil bana çeker” dedi. Oflarken asıl sebebimi itiraf etmem gerektiğine karar vererek “tamam, ihtiyar umurumda değil tamam mı? Benim ona ihtiyacım var. Konuşmalıyım onunla. Tartışmalıyım ne bileyim işte sadece onu görmeliyim” dedim. Gözleri kısılıp beni incelemeye başladığında yerimde kıpırdandım. Sanki içimi okuyormuş gibi hissederken “tamam” diyerek bir not kağıdı alarak adresi yazmaya başladığında rahatlamıştım. Adresi bana uzattığında yanına gidip elinde adresi alacakken geri çekti. Ona merakla bakarken “eğer sana defolup gitmeni söyler ve sen de gitmezsen ben kıçını tekmelerim haberin olsun” dedi. “Tamam” diyerek onayladığımda adresi bana verdi. Teşekkür ederek odasından çıktıktan sonra hızla çıkışa ilerledim. Arabam olmadığı için Morgan’ın yanına uğrayıp ondan arabasını ödünç istediğimde neyse ki itiraz etmemişti. Arabaya binip navigasyona adresi girdikten sonra beni yönlendirmesine izin verdim. On dakika sonra Richard için hayal ettiğimin çok daha üstünde bir mahalledeydik. Yani ben onu benimki gibi avare bir yerde yaşıyor diye hayal ederken burası ailelerin yaşadığı düzgün bir mahalleydi. Navigasyon istediğim adrese geldiğimi söylediğinde önünde durduğum eve bakınca küçük bir şaşkınlık yaşadım. Bahçesinde rengarenk çiçeklerin ekili olduğu bildiğimiz masallardaki pembe panjurlu evlerdendi. Yani tabi ki panjurları pembe değildi ama işte o havayı veriyordu. Arabadan inip bahçeye adım atarak hızlı adımlarla kapıya ilerledim. Zili çalıp ellerimi cebime atarak beklerken Ric’in evli olup olmadığını merak ettim. Bildiğim kadarıyla evli değildi ama daha önce hiç sormamıştım da. Uzun süre bekledim ama kapı açılmadı. Zile tekrar bastığımda içeriden Ric’in küfür ederek kapıya yaklaştığını duymuştum. Kapıyı açtığında gördüğüm adam tamamen dağılmıştı. Üstünde eski bir eşofman takımı vardı. Kendine yeni bir şeyler alıp almadığını merak etmeme sebep olmuştu. Beni görünce “ne var sik kafa” diye homurdanıp yerinde sarsıldığında kaşlarımı çatarak “sen sarhoş musun?” dedim. Gözlerini ağır ağır kapatıp açarken “ne istiyorsun dedim” dediğinde hoş beşle vakit öldürmemem gerektiğini anladım. “Birini vurdum.” Bu iki kelime bana kapıyı açmasına neden olmuştu. Kapıyı açık bırakıp içeri yöneldiğini de arkasından onu takip ettim. İçeri girdiğimde evin dış görünüşüyle içinin alakasız olduğu ortaya salçan bira şişelerinden belliydi. Koltukların üstündeki örtüler yırtılmış, evin her tarafı tozdan görülmez olmuştu ama Ric orada gayet iyi yaşıyor gibiydi. Üstünde bir yastık ve örtü olan koltuğa kendini bırakırken sehpanın üstündeki biranın birini alarak kafasına dikti. Bir yudum aldıktan sonra yüzünü buruştururken “siktir sidik gibi olmuş” diyerek koltuğa uzandı. Ayakta durmuş öyle onu izlerken kapalı gözlerini açmadan “dikilme orada, otur ve anlat” dedi.  Söylediğini yaparak bugün yaşananların kısa bir özetini geçtiğimde aferin çaylak diye mırıldandığını duydum. “Senin derdin ne” dediğimde derin bir iç çekerken arkamdaki bir yeri işaret ettiğinde arkama döndüm. Köşedeki dolabın üstünde iki çocuk ile bir kadının resmi vardı. Ben onlara bakarken “bu gün yirmi yıl oldu” dedi. Tekrar ona döndüğümde göz kenarından yaş süzülüyordu. “Yirmi yıl önce sırf ailesine inat direksiyon başına geçen bir çocuk aldı onları benden. Üçünü de aynı gün gömdüm. Tek senin acın yok bu hayatta çocuk. Tek sen değilsin sevdiğin birini kaybeden. Sadece öğrenmen gerekiyor. Tekrar ayağa kalkmayı öğrenmen gerekiyor. “ Sustuğunda bende sessiz kalırken oturduğum koltuğa uzanarak yalnızlığına eşlik ettim. Bir kez daha anladım ki kimse göründüğü gibi değildi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE