Temeldeki Çatlak

1722 Kelimeler
Zırhlı araçlar beyaz toprağı dört bir yana savurarak hızla ilerliyor, sessizliği ile nam salmış bu bölgede motor sesleri bir nevi kıyamet koparıyordu. Gökyüzünde Parlayan sayısız kristal birkaç defa kendi etrafında dönerek şıngırdadığı sıra araçlar keskin frenlerle art arda durup kapılarını açtı. Beyaz toz anında içeri dökülmüş araçtaki zırhlı askerlerin, bir süre sonra mecburen alıştıkları iğrenç koku ile birlikte, her yanına dağılmıştı. Yorgunluktan omuzları öne düşmüş askerler, değil bu kokuya tepki vermek hissetmekten bile uzaktı. Yüz, boyun ve kol bölgelerindeki mavi ışık nefes alış veriş ritimlerine uyarak yanıp sönmese içi boş birer demir yığınından farlı görünmüyorlardı. Yuda Cadbib oturduğu yerden kalktı ve bulunduğu aracın açılan kapısından dışarı çıktı. O çıkar çıkmaz askerler bir bir dışarı adım atmaya başlamışlardı bile. Birer robot gibi aynı hareketleri sergileyerek hızlıca tek sıraya dizilip selam vermelerini izledi, Cadbib. Her birinin yorgunluğu, yüzlerinde maske olmasına rağmen gözle görülür şekilde belliydi. "Dağılın ve dinlenin!" diye emir verdi oyalanmadan. askerlerini daha fazla ayakta tutmak istemiyordu, zira üç hafta önce yaşadıkları saldırıdan bu yana dinlenmeye hiç vakitleri olmamıştı. Üstelik bu saldırıya hazırlıksız yakalanmış olmaları da cabasıydı. Oysa herhangi bir saldırıyı bir ay öncesinden görebilecek şekilde önlemler alınmış, keşif grupları kurulmuştu. Lakin tüm bu önlemler bu denli büyük bir orduyu öngörmeye yetmemişti anlaşılan. Cadbib her ne kadar bu durumun endişe verici olduğunu, kaptanlığını yaptığı birlikten gizlemeye çalışsa da askerler her şeyin farkındaydı. Ters bir şeyler oluyordu; bir yerlerde açık vardı ve bu açığın derhal bulunması gerekiyordu. Zira yaptıkları işin başarısızlıkla sonuçlanması yalnızca kendi ölümleri değil bir ülkenin yok olmasıyla sonuçlanabilirdi. Belki de dünyanın. Cadbib omzuna takılı mavi yıldıza bulaşmış beyaz renkli kanı parmağının ucuyla silerken kaptan çadırına doğru ilerlemeye başlamıştı bile. Askerleri gibi o da fazlasıyla yorgundu; bu geçen bir ay hem zihnen hem de bedenen zararlar vermişti herkese. Zaten savaştıkları canavaların görünüşü bile onları yeterince yıpratıyordu. Bu hayatları pahasına savaş veren askerler, yaşam tanrıçası Misk'in bölgesi Ederria'nın dış askerleriydi. Yüzyıllar önce Karanlığa düşüp çürümüş kıta, Minatra'ya sınırı olan tek ülkenin askerleri yani. Komşu ülkeleri Minatra'yı hakimiyeti altına almış, güneş ışığının aydınlatmaya yetmediği bir karanlık vardı. Tanrılar bile bir araya toplanıp bu karanlığı yok edememişlerdi. Her şeye gücü yetmesi gereken tanrıların böyle çaresiz kalması görülmüş şey değilken buna yapılabilen tek açıklama karanlığın nefretten kaynaklı olduğuydu. Zira kötü duyguları tanrılar yaratmamış, yarattıkları varlıklar ortaya çıkarmıştı. Bu kötü duyguların en kuvvetlisi nefretti ve tanrılar bile nefreti temizleyemezdi. Bunun yanı sıra karanlıktan gelen ve adını bulundukları kıtadan almış minler vardı. Tıpkı Minatra'nın toprağı gibi, beyaz renkli minlerin tek amacı önlerine çıkan her canlıyı yok etmekti. insan bedenine yakın şekilleri ve parmakları yerine uzun keskin bıçakları bulunuyordu. yemez, içmez, nefes almaz, ses çıkarmaz... Hayati hiçbir belirtileri yoktu ve en büyük sorunsa, renkleri her ne kadar beyaz olsa da karanlıkta tamamen yok oluyorlardı. Onlarla karanlıkta savaşabilmek şöyle dursun elini bile kaldıramadan parçalara ayrılmak net sonuçtu. Karanlığa ne kadar asker gönderildiyse hiçbiri geri dönememişti. Elbette tanrılar kudretli güçleriyle karanlık bölgeyi tamamen patlatmıştı ama minlerin sonu hiçbir şekilde gelmiyordu. Kaynaklarının karanlık olduğu kanaatine varılmıştı lakin karanlığı doğuran nefretin kaynağı bulunamıyordu. Neyse ki, tanrılar dünyasının en güçlü büyücüleri, gomların yarattığı kristaller bu karanlığı aydınlatmayı başarmıştı. Lakin yapımı zor olduğundan yüz yıla yakın bir süre zarfında yalnızca yüz otuz kilometrelik alan aydınlatılanbilmişti. Dış askerlerde bu leş kokulu ve beyaz renkli aydınlatılmış topraklarda konaklıyor, herhangi bir saldırıda minlerin sınırı geçip Ederria topraklarına ulaşmasına engel oluyordu. Elbette bu kolay değildi. Kristallere zarar vermemek için havadan herhangi bir müdahale edilemiyor veya zeminde yüksek etkili silah kullanılamıyordu. Yani ağır silahlar onlar için dezavantajdı. Yüz yüze veya daha hafif silahlarla savaşmak zorundaylardı. Ama askerler tanrı kanı taşıyanlardan seçildiğinden idare edebiliyorlardı. Zaten normal halka göre daha güçlüylerdi ve ayrıca aldıkları eğitim sayesinde de ağır silahların eksikliği sonucu ortaya çıkan dengesizlik yok oluyordu. Elbette ölen çoktu veya bir daha hareket bile edemeyecek hale gelen lakin onlar halklarının güvenliği için can vermeye hazırlardı. Bunun uğruna çocukluktan askeriyeye katılmış ve eğitim almışlardı. Yuda Cadbib ise bu cesur askerlerin yakın Savaş Birliği Kaptanıydı. dış askerler dört birliğe ayrılmıştı ve her birliğin bir kaptanı bulunuyordu. Tüm her şeyi komuta eden de bir komutan vardı. Nişancı Birliği en arkada durur uzaktan savaşa müdahale ederdi. bulundukları konum, sınıra en uzam yer olan C çizgisiydi. Onlar, gökyüzü tanrısı Zerina'nın keskin sarı gözleriyle mükafatlandırılmış olduklarından ötürü çok uzakları görebiliyorlar ve sarı renkli dumanlarıyla etkili silahlar yaratabiliyorlardı. bir diğer birlik ise savunma birliğiydi. C çizgisinden yirmi kilometre ilerisindeki B çizgisindeydi konumları ve minlerin yaklaşmasına engel olmak için kalkanlarını kullanırlardı. Yeryüzü tanrısı Kamon'un sağlam kemikleriyle mükâfatlandırılmış bu askerler beyaz renkli dumanlarıyla yüksek kalkanlar inşa edebiliyorlardi. Üçüncü birlik ise yakın savaş birliği; karanlığa en yakın çizgide, A'da konumluydu. Savaşın en tehlikeli ve en sıcak olduğu yerde, A çizgisinde. Minlerle yüz yüze çarpışır, yaşam tanrıçası Misk'in mavi dumanı ile silahlarını üretirlerdi. Bu bölüğe kaptanlık yapan Cadbib, kendisi ile gurur duyuyor ayrıca yakın savaş birliğinin ilk ve tek kadın kaptanı olduğu için de göğsü kabarıyordu. Gerçi son saldırıdan sonra kabarık göğsü sıkışmıyor değildi. Askerleri o denli Kötü duruma düşmüştü ki komutan Miranyo Gom bir süreliğine savunma birliği ile yer değiştirmelerine karar vermiştir. dinlenmeleri gerekiyordu, aksi halde olabilecek herhangi bir saldırıda savaşamazlardı. Yuda Cadbib duyduğu yüksek sesli bir çığlıkla, yürürken daldığı düşüncelerini bir anda oradan oraya savurdu ve dikkatini sese çevirdi. Kendisinden çok da uzakta olmayan bir çadırın önünde kalabalık bir grup vardı, ses oradan gelmişti. Duraksayan adımlarının yönünü değiştirdi ve kalabalık gruba doğru ilerlemeye başladı. O çığlığı ve birkaç tane de endişeli "yapma!" sözünü duyunca ister istemez hızlanmıştı, zira savaş sonrası askerler çok tehlikeli olabiliyorlardı. Askerlerden biri kaptanlarının geldiğini fark edince selam verdi ve " Efendim, bir asker kaskını çıkarmaya çalışıyor!" dedi endişeli bir halde. O asker konuşunca diğer askerlerde kaptanlarını fark etmiş ve köşeye çekilip Selam durmuşlardı. Cadbib kendisine açılan yolun sonunda, dizleri üstüne çökmüş çığlık atan askeri görmüştü. Ağlayıp bağırarak kafasına birkaç defa yumruk attı ardından kaskını çekiştirmeye başladı. Bu iyi değildi, kaskını çıkarması ya ailesinin ve kendisinin ölmesi ya da sonsuza kadar kaçak yaşamak zorunda kalması demekti. Cadbib askerle aralarında birkaç adımlık mesafe kalınca durdu ve yüzünü örten kasktan belli olmasa da kaşlarını çattı. Bu adamı durdurmanın tek yolu çocukluklarından beri üstlerine kurulmuş otoritesini kullanmaktı. Askeriyede otorite o denli işlenirdi ki erlere, bilinç altı hep bunun korkusuyla nakışlanırdı. "Yakın Savaş Birliği kaptanı Yuda Cadbib, selam dur asker!" diye bağırdı yüksek sesle. Normalde ince ve korkunç olmayan bir sesi olsa da kasktaki cihaz sayesinde robotik ve ürkütücü çıkıyordu sesi. Bu onu korkutup durdurmaya yeter de artardı. Asker titredi ve bir anda ayağa kalkıp selam verdi. Dizlerinin titrediğini görebiliyordu genç kadın ama bu titreyişin kendisinden korktuğundan değil savaşın bozduğu psikolojisinden olduğunu anlamıştı. Asker titreye titreye birkaç cümle kurmuştu ama söylediklerinin ne bir anlamı vardı ne de o bunun farkındaydı. görünen oydu ki bir askeri daha kaybetmişlerdi. "Sağlıkçılara götürün!" dedi Cadbib, askerlere ithafen. İki asker yeniden selam verip hala aynı pozisyonda duran askerin koluna girdi ve bir nevi sürükleyerek sağlık çadırlarına doğru ilerlemeye başladılar. Genç kadın, askerlerine dönüp böyle bir duruma düşmemeleri için tavsiye verebilmeyi her ne kadar istese de, buna engel olabilmenin hiçbir yolu olmadığından yalnızca çadırına doğru ilerledi. Uzun süredir üstünden çıkarmadığı zırhı ter ve kirden bedenine yapışmış, saçları keçeye dönmüştü. Dış askerler yalnızca yalnız olduklarında soyunabildiklerinden bu duruma düşmüştü ve genç kadın duşa girdiğinde hissettiği rahatlamayı tarif dahi edemezdi. Dış askerlerin kimliğini Tanrı hariç kimse bilmemeliydi, dolayısıyla bedenlerinin her yanını örten zırh ve seslerini değiştiren bir cihaz vardı üstlerinde. Hem ailelerinin hem de kendi güvenlikleri için zorunluydu bu. Zira canları pahasına halkı korumak için verdikleri bu savaşı, minlere yapılan haksızlık olarak gören bir örgüt her dakikalarını askerlerin kimliğini öğrenip onları öldürebilmek için geçiriyordu. Bu şekilde suikaste uğrayan çok asker ve ailesi görmüştü Cadbib. İç askerler, yani ülke içi ile ilgilenen askerler minsevicileri temizlemek için uğraşsalar da kesilen her kafanın yerine iki tane çıkıyordu ne yazık ki. Sonları gelmiyordu. Bu sebepten ötürü sırt sırta savaştıkları askerler birbirlerini hiçbir zaman tanıyamıyordu. Güven Sarsıcı bir meseleydi bu elbette, lakin zamanla birbirlerine güvenmek zorunda olduklarından alışıyorlardı. Kaptan Cadbib kabinde temizlenmiş zırhını yeniden üstüne geçirip kaskı yatağın üstüne bıraktı ve bileğindeki dijital ekranda komutana ithafen bir durum raporu yazmaya başladı. Daha sonra da gidip kampı teftiş edecek ve ardından da uyuyacaktı. Bu sırada da zırhının DNA örneğini incelemesinin bitmesini de bekliyordu. Herkesin kendine has zırhı olurdu ve zırh, içine girildiği anda iğnelerle doku örneği alıp giyen kişinin DNA'sını test ederdi. Herhangi bir zırhı yabancı biri giydiği anda zehirle öldürülürdü. Kaptan yazdığı durum raporunu bitirmek üzereyken, askerler dinlenmeye çekildiklerinden ötürü yeniden sessizliğe gömülmüş, ak topraklarda ufak çaplı bir patlama sesi yükselmişti. Sesi duyar duymaz ayaklandı Cadbib ve kaskını başına geçirdi. Ses uzaktan gelmişti ve silah sesi değildi. Keza silah sesi o kadar uzaktan ulaşmazdı kampa. Askerlerin endişeli sesi yükselmeye başladığı sıra çadırından çıkmıştı bile. Ses doğudan geldiği için gözleri derhal A çizgisinin olduğu tarafa döndü. Son zamanlarda içinde dönüp duran sıkıntı yeniden baş göstermiş ve iç güdüleri büyük bir sorunun çıktığını çığlık çığlığa bağırmaya başlamıştı. "Efendim!" dedi askerlerden biri ve önünde durup selam verdi. Cadbib göz ucuyla selam veren askere baktı. Zırhının belinde duran yıldızın etrafında bir daire vardı ve bu, askerin B çizgisi kule nöbetçisi olduğunun işaretiydi. "Telsizler çalışmıyor efendim! Az önce duyulan ses de A çizgisinin kulesinden geldi. İşaret fişeği patlatmışlar!" dedi yüksek sesle. Cadbib'in gözleri A çizgisinin kulelerine döndü ve kulelerin olduğu yere göz attı. belli belirsiz kırmızı bir renk görse de uzaklıktan ötürü net değildi. "Haberciler dağılsın ve askerleri toplasın! sende fişek patlat, nişancılara doğru! A çizgisine gidiyoruz!" Dedi hiddetle. Telsizlerin çalışmaması olacak iş değildi, bu yüzden birkaç defa komutan Gom'a ulaşmaya çalıştı askeri araçlara ilerlerken. Lakin hiçbir sonuç yoktu, sadece anlamsız hışırtılar vardı. Hengameye dönen kampa çevirdi gözlerini. Haberciler çadırların arasından koşarak ilerlerken savaş naraları atıyor, askerleri uyandırıyordu. Cadbib öfkeli bir nefes verdi. Telsizlerin çalışmıyor olması ya kıyametin ya da bir ihanetin habercisiydi. Ve ilkinin olması kesinlikle tercihiydi. Zira dış askeriyede hain yüzyıllardır çıkmamıştı ve çıkması askerler arasına güvensizliği düşürürdü. Ve şüphenin dalga dalga gezdiği bir cephe kaybetmeye her daim mahkum olurdu. Lakin bir ay önceki saldırıdaki açıklık bir hain olduğu fikrini destekliyor gibiydi. Cadbib yumruğunu sıktı ve karşısında dizilen askerlere hiddetle "Araçlara!" diye bağırdı. Tam o anda nişancı birliğinin sarı kurşunları gökyüzünde çizgi çizgi ilerleyerek A çizgisine doğru yol almaya başlamıştı. Vızır vızır geçen milyonlarca kurşun kristallerin beyaz ışığını sarıya çevirmiş, araçlara binen askerler bu sarı renge bakarak birkaç küfür savurmuştu. Cadbib yorgun olan askerlerinin savaşıp savaşamayacağıyla ilgilenmiyordu o an. Tek amacı en az zaiyatla geri çekilebilmekti. Zira kurşunlar o kadar rastgele atılıyordu ki sanki nişan almaya gerek olmayacak kadar büyük bir orduydu. Ve öyleydi. İğne düşse yere değmezdi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE