GİRİŞ
Mezun olmuş hayallerin kollarında geçmişin sahnelerini izler durur...
Kapalı kutu misali kalbi ne aşkı tatmış ne de sevgiyi. Buz tutmuş Kaldırımlar kadar soğuk bakışları kalbindeki sönmeyen ormandandır.
Tadamadığı güzel duyguları korkutur bu yangın, korkunun nefesi ile harlanır durur.
******
Beyaz çarşaflı yataktan kalkarken henüz iyileşmiş yaraları sızlıyor, kırık kolu her hareketi için fazladan çabalamasına sebep oluyordu. soğuk, fayans zemine ayakları deyince gözleri birkaç saniye ayaklarının altından çıkacak dumanı bekledi. Bedenini öyle sıcak hissediyordu ki, sanki kar yağsa taneleri saçlarına düşmeden buhar olup gidecekti. hoş, o kadar uzun seneler olmuştu ki kar görmeyeli nasıl bir his verdiğini de hatırlayamıyorudu artık.
Derin bir nefes aldı, ardından sağlam eliyle yüzüne dökülmüş saçlarını geri atıp beyaz renkli duvardaki takvime baktı.
İki gün...
Bu sefer iki gün uykuda kalmıştı. sanırım bünyesi bu duruma alışıyor ve her seferinde daha hızlı iyileşip uyanıyordu. Gerçi buna uyku denir miydi emin değildi ama uyku kelimesinin ölümden daha hoş olduğu kesindi.
Odanın kapısı usulca açılınca şiştiğinden ötürü tam olarak açamadığı gözlerini takvimden ayırıp oraya çevirdi. Senelerdir burada olmasına rağmen adını asla öğrenemediği kadın, elinde bir paketle içeri girdi ve kapıyı kapatıp kendisine doğru ilerlemeye başladı.
"Bu gece özel bir gece Hanımım." dedi, elindeki paketi yatağın yanındaki komidinin üstüne bırakırken. Burada her uyandığında öldürülen biri olduğu hiç bilinmiyormuş gibi davranıyordu ya da bu çok doğal bir durummuş gibi.
"sizi hazırlamak için geldim." diye devam etti kadın, yüzünde asla silmediği bir gülümseme vardı. Sanki bir robot gibi.
Genç kız derin bir nefes alarak başını salladı. Gecenin ne için özel olduğunu bilmese de sormanın hiçbir işe yaramayacağını bildiğinden sessizce denileni yapmak ve ne olursa olsun kabullenmek zorundaydı.
"Bu gece, hanımefendinin sizi yetiştirmek için sarf ettiği emeklerin meyvesini toplamaya başlayacağı gece. Mutlu olun lütfen, çok güzel bir işe vesile olacaksınız." Diyordu kadın, onlar banyoya geçerken.
Genç kız kadının yüzüne ardından da bedenine baktı. Buraya ilk geldiğindeki halinden hiçbir farkının olmamasına şaşıracak bir insan olmayı çok isterdi. Ama kendisi ölümsüz biri olarak artık her şey çok normal geliyordu gözüne.
Ne olacağını merak bile edecek hali olmadığından yeniden başını salladı. Aklında ne sormak istediği bir şey geçiyor ne de tek bir kelime. Aslında kendisi robot gibi olsa da bunun bilincinde olmayacak kadar uzun süre medeniyetten uzak kalmıştı.
Önce kolundaki alçıyı ardından da kıyafetlerini çıkarabilmek için yardım almış, iki gün önce paramparça olmuş kolunun ve bedeninin şimdi neredeyse iyileştiğini aynadaki yansımasından görmüştü. Bunun insanlarda olmayan bir özellik olduğunu bilecek kadar dışarıda yaşamıştı elbette. Lakin artık garipsediği bir olay değildi.
Ne kadar sene geçmişti buraya geleli, haberi yoktu lakin uzun zamanlar geçtiğini yalnızca kendine bakarak bile anlayabiliyordu.
Burada ilk adetini olmuştu, bedeni gelişmişti.
Geldiğinde küçük bir çocukken şuan olgunluğa ilerleyen bir kadındı.
Odasında asılı takvimde de yalnızca günler yazdığından hangi yılda veya hangi ayda olduğunu asla öğrenemiyordu. Hatta hangi mevsimde. ama çok zaman geçmişti, bedenini şekillendire şekillendire. Ve bu geçen zamanda kaç defa ölüp dirildiğinin haddi hesabı yoktu.
******
Ülkenin her yanına dağılmış şenlik yüksek sesi ile kendini duyuruyor, oradan oraya koşturan çocukların neşeli kahkahaları göç dansı yapan kuşların şarkısına eşlik ediyordu.
Komutan Alamade Kize başını ellerinin arasına yaslamış bu sesleri dinlerken koridordan gelen birkaç telaşlı adım sesi duydu.
O adımların sahibi komutanın kapısına kadar varmış ardından kapıyı çalıp içeri girmişti. İçeri giren asker acele ile giydiğinden yamuk duran zarını düzeltmeye çalışarak selam verdi.
"Efendim!" dedi yüksek sesle.
Komutan Kize başını ellerinden kaldırdı ve adamın telaşlı haline şöyle bir göz attı. Çok uzun zamandır heyecan denen şey ona uğramadığından askerin telaşına ortak olamamış, yalnızca başını sallayarak konuşması için izin vermişti.
"Gomlar aradığımız enerjinin yerini tespit etmişler efendim!" dedi ve elindeki kağıdı komutanın masasına bıraktı.
Komutan Kize birkaç aydır belli belirsiz hissettiği ve fazlasıyla tehlikeli görünen bir enerjinin peşindeydi. Lakin asıl sorun, enerjinin yüksek olması değil Tanrılar dünyasına ait olmamasıydı.
Diğer gezegenlerdeki Yaşam böyle bir güçle baş edemezdi, dolayısıyla çevresine tehlike yayıyordu enerjinin kaynağı. Genç komutanın hedefi birileri zarar görmeden kaynağı bulmaktı ama karşısındaki nöbetçinin telaşından geç kaldığını anlayabiliyordu.
"Kaşifler gidip alsınlar." dedi ve masasına konulan kağıdı alıp üstüne yazılmış eski dile göz gezdirdi. Gomlar dışında hiç kimse bilmezdi bu dili, bu yüzden iletişim için oldukça yararlı bir yoldu.
"Efendim, Gomlar kaynağı sizin almanız gerektiğini söylediler." dedi asker.
O sıra komutan, elindeki sayfaya kısaca göz gezdirmiş ve yazanlardan, kaynağı bulmakta geç değil çok geç kaldığını anlamıştı. Zira bu enerjinin kaynağı insan dünyasındaydı ve şu an insan dünyasında hayatta olan hiçbir şey yoktu.
******
Kalabalıkla can bulmuş dünya, sessizliği ölülerin hışırtısıyla örtmeye çalışır gibiydi. Dalga dalga kayalara çarpan suyun sürüklediği ölü balıklar bir bir karaya dökülüyor, kararmış ve tamamen kurumuş bitkiler ölü hayvanları kucaklıyordu sanki.
Hala gökyüzünden düşen kuşlar vardı, arada toprağa çakılarak tok sesler çıkaran.
Betonarme, insan yapımı kirliliğin her karesinde yatan cesetler, tıpkı hayvanlar gibi gökyüzüne dikmişti gözlerini.
Aynı evin fertleriyiz söylemini en iyi, ama en kötü yolla yansıtan bir görüntüye ağlamaya hazırlanıyordu dünya. Yağmur, hayvalarla yan yana yatan insanların üstüne yağdı yağacak, gökyüzü gürlüyordu. Arada birkaç ölü ağaç yere, cesetlere kavuşmak ister gibi çakılıyor ve yaprakları dört bir yana dağılıyordu.
Birbirine muhtaç olduklarını daha iyi ne anlatabilirdi!
Bütün bu ölümlerin sorumlusu, tıpkı cesetler gibi yerde yatıyor ve yavaş yavaş geri gelen ruhunun acısı içinde kıvranıyordu. Saçılan Yaprakların birkaçının yüzünde gezindiğini hissedebilecek kadar uyanmıştı lakin hareket edemeyecek kadar da ölüydü hala.
Gökyüzünde birikmiş kara bulutlar düşen kuşlara yağmurları ile eşlik etmeye başladı. Henüz genç kızın kapatmayı başaramadığı gözlerine damladı birkaçı.
Tıkanmış ciğerlerine minicik nefesler çekmeyi başarabildiği sıra gözlerini kapattı ve gözlerine dolmuş yağmurun göz yaşı misali şakaklarına akışını hissetti.
Parmaklarını hareket ettirip hala ellerini sıkı sıkıya tutan annesine dokundu. Şimdi anlıyordu, özel geceyi şimdi anlıyordu. Senelerce hapsedilip işkence gördüğü yerden kendi çabalarıyla kurtulduğunu sandığı gece aslında bilerek serbest bırakıldığı geceydi. Özel olmasının sebebi buydu ve genç kadın her zaman olduğu gibi aptal olduğunu düşündü.
Zira kendisine işkence eden ve defalarca öldüren Hanımefendi denen kadının eline düşmek de kendi hastasıydı, kurtulmak da. Aslında her şey Hanımefendi'nin planıydı ve genç kadın buna harfiyen uymuştu.
Sonunda derin bir nefes almayı başardığı sıra başını çevirdi ve yağmur yüzünden acıyan gözlerini açıp annesinin gökyüzüne odaklı ölü gözlerine baktı.
Plan buydu, herkesi öldürmesi. Dışarı çıkacak ve kaybettiği kontrolüyle dünyadaki tüm canlıları öldürecekti. Her ne kadar öldürdüğü gibi canlandırabilse de kurulan planın bu olduğunu düşünüyordu.
Anlaşılan bunun için kaçmasına müsaade etmişlerdi. Kim bilir, belki insanları yeniden uyandırması da planın bir parçasıydı ama uyandırmak dışında hiçbir seçeneği yoktu aynı zamanda.
Genç kadın gözlerini yeniden yumdu ve biraz daha uyanmayı bekledi bir süre.
Tam olarak yapamasa da bedenini hareket ettirmeyi başardığında yattığı yerden doğruldu ve cesetlerle dolu şehrin sokaklarına bakındı. Bu cesetlerin yalnızca bulunduğu yerde değil tüm dünyada olduğunu hissedebiliyordu ve bunu düzeltmeye kararlıydı.
Gerçi bu kadar ölümü bir arada geri çevirebilir miydi emin değildi ama mecbur olduğunun da bilincindeydi.
Henüz gücü yerine gelmemiş bacaklarını zorlayıp ayağa kalktı. yerlere dökülmüş ağaçların hayvan ve insan cesetlerine sarılışı dikkatini çekti birkaç saniye. Ama bu görüntüye daha fazla dayanamıyor gibi gözlerini hızlıca yumdu ve kapanan göz kapaklarının ardından bir damla yağmur aşağı döküldü.
Henüz gözlerini kapatmış, dünyaya yaydığı ölümü hissetmeye çalışırken çok yakınlarında bir şimşeğin çarptığını duydu. Şimşek olduğundan emin olmasa da kaldırımın bile parçalandığını hissede bilmişti. gökyüzünden yere inen her neyse fazlasıyla güçlüydü.
İçinde yere inen şeyin ne olduğunu merak eden yanı gözlerini açmasını istese de dikkatini dağıtmamak için yapmadı.
Yalnızca, dünyaya yayılmış ve tek getirisi ölüm olan kara dumanı toplamaya odaklandı. Bu duman siyah renkli ve dokunduğu her şeyi öldüren bir enerjiydi. Normal insanlar bu dumanı göremiyor lakin Hanımefendi gibi kişiler görebiliyordu. Ayrıca genç kadın da öyle.
Derin bir nefes alıp odağını topladı ve dumanı kendine doğru geri çektikçe ölümden kopan canlıların seslerinin yerini almaya başladığını işitti.
Herkes, her şey çığlık atıyordu. Hayvanlar ağlıyor insanlar yanan arabalardan, düşmüş ağaçlardan kurtulmaya çalışıyordu.
Genç kadınsa, duman bedenine döndükçe yeniden gücünü kaybedip ölmeye başlamıştı bile. Önce bacakları acılar eşiğinde öldü ve dizlerinin üstüne düştü. Ardından ruhu çekilen kolları iki yanına döküldü.
Hemen yanı başında, birkaç saniye önce ölü olan annesinin sesini duyduğu sıra tüm gücünü toplamış ve gözlerini zorla da olsa açmıştı. Lakin görmeyi beklediği şey annesi iken karşısında duran yabancı bir adamın gözleriydi. Kaşları çatık ve ağzı siyah bir metalle örtülü adam, aynı metalden kıyafetleri ve omzunda asılı peleriniyle bu dünyaya ait gibi durmuyordu.
"Ölüm ve yaşam." dedi gözleri kısılarak. genç kadının adama odaklı gözleri, ruhu bedeninden ayrıldığı sıra yere düşünce artık toprağa bakıyordu. Zaten bir süre sonra, gözleri açık olmasına rağmen görme yeteneğini de kaybetmişti.
Ölüm acılar eşiğinde bedenine işlerken ruhunun son parçalarının da bedeninden ayıracağı sıra yabancı adamın," Umarım İkisi de sen değilsindir." dediğini işitti. Ondan sonrası da yavaş yavaş silinen acının ardından gelen yokluktu.