Havsa mahredova ...
Ankara’nın ortasında, zamanın ve mekânın ruhu bir anda donup kaldı. Çağatay’ın kollarının arasında bir hayalet gibi dururken, onun sarsılan omuzlarından yayılan o saf acıyı iliklerime kadar hissediyordum. Beni kucaklamıyor, sanki toprağın altından birini çekip çıkarmaya çalışıyordu...
"Defne değil..." dedim tekrar, sesim bu sefer daha sert, daha gerçekçi. "Çağatay Bey, ben Havsa. Kendinize gelin."
Elleri omuzlarımdan yavaşça aşağı kaydı. Gözlerindeki o yaşlı bulut dağılıp yerini acı bir ayılmaya bıraktığında, yüzünde oluşan o ifadeyi hayatım boyunca unutamayacaktım. Utanç, özlem ve derin bir boşluk... gözleri bir an sanki yanlış bir şey yapmış gibi bana bakmaya cesaret edemiyordu.
"Bağışlayın" dedi, sesi çatallanarak. "Güneş yansıdı... saçlarınız... Bir an için o geldi sandım. Akıl oyunları işte, geçmiyor."
Önlüğümdeki kan lekelerine baktı. O kanın kime ait olduğunu sormadı bile; o bir askerdi, kanın olduğu yerde bir canın bittiğini en iyi o bilirdi.
Çağatay, sanki az önce sarıldığı kişi bir insan değil de kordan bir ateşmiş gibi elini nereye koyacağını bilemez halde kıpırdandı. Bakışlarındaki o yıkıcı umut, yerini saniyeler içinde derin bir utanca ve buz gibi bir mesafeye bıraktı. Aramıza bir anda görünmez, aşılmaz bir duvar örüldü. İki yabancıydık artık; biri geçmişin hayaletleriyle boğuşan yaralı bir asker, diğeri ise üzerine çöken bu karanlığın içinde nefes almaya çalışan bir sağlıkçı...
"Özür dilerim," dedi Çağatay, sesi az önceki o sıcak feryadın aksine şimdi metalik ve mesafeliydi. "Sizi... saçlarınızın rengi yüzünden kız kardeşime benzettim. Bağışlayın, bir anlık bir yanılma işte. İyi günler." dudaklarını ısırarak Arkasını dönüp, az önce yere düşen telefonuna bile bakmadan hızla uzaklaşmaya başladı.
Adımları kararlı ama bir o kadar da kaçar gibiydi. Kendi içine hapsolmuş bu adamın, o geceki otopside maskemin altından sadece gözlerimi gördüğü için beni tanıması imkansızdı. Ama ben onu, omuzlarındaki o yıkımı ve yeşil gözlerindeki o dinmeyen feryadı nerede görsem tanırdım. saatlerce koridorda nasıl ağladığını, kabul etmediğini, ve dahası saçlarını yolduğunu. bayıldığını dün gibi hatırlıyordum... Defne... Defne yüce, yirmi iki yaşında ki Defne yüce...
kendimi tutamadım, ve arkasından bağırdım, "Durun!" diye haykırdım..
Çağatay duraksadı ama arkasını dönmedi. Omuzları gerilmişti. eminim ki bir yıl öncesini hatırladığı için şuan yine bir çıkmaza girmişti. arkasından bir kaç adım koşup"Biraz konuşabilir miyiz?" dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. "Lütfen... Sadece birkaç dakika."
Yavaşça bana doğru döndü. Kaşları çatıktı, bakışlarında "beni rahat bırak" diyen bir ifade vardı. "Sizi tanımıyorum hanımefendi. Az önceki tatsızlık için tekrar özür dilerim, lütfen yolunuza gidin." dese de bariz bir hüzün vardı o yeşil gözlerde.
Bir adım öne çıktım. Ankara’nın soğuğu yüzüme çarparken, üstümdeki kanlı önlüğün ağırlığını artık hissetmiyordum. Gözlerimi doğrudan onun o yorgun yeşil gözlerine diktim. "Beni tanımıyorsunuz çünkü o gece yüzümde maske vardı," dedim fısıltıyla. "Ama ben sizi tanıyorum. Bir yıl önce... Otopside. Ben oradaydım Çağatay Bey."
Çağatay’ın bakışları bir anda dondu. Havaya kalkmış olan eli kaskatı kesildi.
"Kız kardeşinizin, Defne’nin raporuna ben baktım," diye devam ettim. "O gece yanınızda duran, otopside o kanıtları toplayan stajyer bendim. O günden beri... O günden beri ne sizin o çığlığınız beynimden silindi, ne de Defne’nin yüzü."
Çağatay’ın yüzündeki o sert ifade yavaş yavaş çözülmeye, yerini korkunç bir yüzleşmeye bırakmaya başladı. Bir yıl önce yer yarılmış da içine girmiş gibi kaybolan bu adam, şimdi en büyük acısının şahidiyle karşı karşıyaydı...
"Sen..." dedi, sesi bu sefer çok derinden ve hırıltılı çıktı. "O geceki çalışanlardan mısın?."
"Evet," dedim, gözlerim dolarken. "Ve o gece sadece bir otopsi yapmadık biz. Ben o masada kendi geçmişimi, siz ise geleceğinizi bıraktınız. Bir yıldır kimseye anlatamadığım, raporlara sığdıramadığım şeyler var. Konuşmamız lazım. Defne için... Ve hala o koridorlarda yankılanan o çığlıklar için."
Çağatay derin bir nefes aldı, sanki göğüs kafesi bu havayı içine sığdıramıyormuş gibi sarsıldı. Etrafımızdaki insanlar akıp giderken, biz Ankara’nın ortasında, bir yıl önce durduğumuz o mermer masanın soğukluğunda yeniden buluşmuştuk.
hiç bir şey söylemeden yüzüme baktı, ben ise Yere düşen telefonu usulca eğilip aldım. Ekranındaki çatlak, tıpkı hayatlarımız gibi boydan boya uzanıyordu. Cihazı ona uzattığımda, parmakları parmaklarıma değdi; eli bir kış gecesi kadar soğuk ve titizdi. Çağatay, hiçbir şey söylemeden telefonu aldı, cebine yerleştirdi. Bakışlarında bir yabancının mesafesi ile bir yakınının derin sızısı birbirine karışmıştı.
"İlerideki parka gidebilir miyiz?" diye sordum, sesim Ankara’nın gürültüsünü aşmaya çalışarak. "Konuşacaklarımız sokak ortasına sığmaz."
Çağatay cevap vermedi, sadece başını yavaşça salladı. Birlikte yürümeye başladık. O, uzun boyu ve simsiyah kıyafetleriyle bir gölge gibi yanımda süzülürken, arada bir duraksayıp yüzüme bakıyordu. Bakışları yüzümde geziniyor, her bir hattımda, burnumun kıvrımında ya da saçımın telinde Defne’yi arıyordu, bunu da biliyordum. çünkü o gözlerde bir titreme, bir özlem vardı... Bir yıl önce kaybettiği o canın yansımasını bende bulmaya çalışmak, onu hem ayakta tutuyor hem de daha derinden yaralıyordu. Ben ise o bakışların altındaki ağırlığı hissediyor ama başımı eğmiyordum.
Parkın ıssız, yaprakları dökülmüş bir köşesindeki banka oturduk. Çağatay, ellerini dizlerinin üzerine koyup kenetledi; sanki kendini bir arada tutmaya çalışıyordu.
"Ne hakkında konuşacağız?" dedi, sesi rüzgarda savrulan bir kül gibi kuru ve cansızdı.
Derin bir nefes aldım. Gözlerimi karşıdaki çıplak ağaçlara diktim; çünkü onun o yeşil, harabe dönmüş gözlerine bakarak bu gerçeği haykırmak imkansızdı.
"Dosyada..." dedim, sesim titreyerek. "Raporlara tam yansıtılmayan, başhekimin 'kamuoyu duysa karışmasın' ya da 'ailesi daha fazla yıkılmasın' diye gizli tuttuğu bazı kısımlar vardı. Ben o gece Defne’nin kanını inceleyen, o tüpleri laboratuvara taşıyan stajyerlerdendim."
Çağatay’ın bakışları keskinleşti. Vücudunun gerildiğini, bir yayın kirişi gibi gerildiğini hissedebiliyordum. "Sadece o vahşet değil..." dedim, yutkunarak devam ettim. "Defne’nin kanında, normal bir insanın bünyesinin asla kaldıramayacağı kadar ağır, sentetik bir madde bulduk. Çok yüksek dozda bir madde enjekte edilmişti ona. Ama mesele sadece madde değil Çağatay Bey; bu, Defne’nin bedenine ilk kez girmişti. Kanı o yabancı zehirle ilk kez tanışınca, vücudu o kadar şiddetli bir reaksiyon göstermiş ki... Kalbi, o zehrin içinde boğulmuş."
Çağatay’ın yumruklarının beyazladığını gördüm. Dişlerini öyle bir sıkıyordu ki, çene kemiği dışarı fırlayacak gibiydi.
"Yani..." dedi sesi hırıltılı bir şekilde...
"Yani Defne, o urgan boynuna geçmeden önce zaten bilincini yitirmiş, o canice reaksiyonun ortasında can çekişiyormuş," diye tamamladım, sesimdeki acıyı gizleyemeyerek. "O iğrenç eller ona dokunurken, o maddeyi damarlarına verdiklerinde işlerin bu noktaya geleceğini muhtemelen hesaplamadılar. Defne dayanmadı... direnç gösteremedi. O öldüğünde, paniğe kapıldılar. Sırf o pisliği, o tecavüzü ve zehri örtbas etmek için, sanki kendi canına kıymış gibi o kurguyu yaptılar. Onu o hâle getirip, sonra da sanki her şey normalmiş gibi o soğuk urgana astılar."
sözüm bittiğinde derin bir nefes alıp Sustum. Parkta sadece rüzgarın uğultusu kaldı. Çağatay’ın yanımda oturan o heybetli bedeni, bu gerçeğin ağırlığıyla sarsılmaya başladı. Defne sadece bir cinayet kurbanı değildi; o, bir deneyin, bir ihmalin ve tarif edilemez bir karanlığın içinde yapayalnız kalmıştı...
Çağatay başını ellerinin arasına aldı. Parmaklarını saçlarının arasına geçirip kendine işkence edercesine sıktı. O an, Ankara’nın tüm ışıkları sönmüş, geriye sadece iki yabancının, bir cesedin başında tuttuğu o bitmeyen yas kalmıştı.
"Bedenine dokunurken..." diye fısıldadı Çağatay. Sesi artık bir insana ait değil, yerin altından gelen bir feryattı. "Zaten ölmüş müydü?" sesi, bir abi değil, bir babanın çaresizliği gibi çıkmıştı... öyle ya, rapora baktığımda Defne yüce, Çağlatay yücenin tek olduğunu okumuştum. Defne yirmi iki yaşında bir üniversite öğrencisi imiş... ve abisi de bir asker... nedendir bilinmez ama o raporu bir yıl değil, ömrümün her anında okumaya kalkarsam yine yıkılır yine ağlardım. çünkü ebeveynleri yoktu, yani Defne gayrimeşru bir çocuk olmasına rağmen Çağlatay ona gözü gibi bakmış... ne acı, bu bilgilerin benim karşıma çıkması ise son derece trajikti...
öyle ki, ölen Defne'nin cenazesi sesiz sedasız alınmış defnedilmişti. asker yakını olduğundan Sadece belirli kişiler ile defnedilmişti... eminim bu Çağlatay için daha bir acı verici olmuştur...
sorduğu soruya itafen, "Kalbi henüz durmamıştı belki," dedim acıyla. "Ama ruhu... ruhu çoktan o karanlığa gömülmüştü."
Çağatay bir anda patladı. Hıçkırıkları Ankara’nın sessizliğini bölerken, elleriyle yüzünü kapattı. Bir asker, bir abi, bir insan olarak daha fazla dayanamıyordu. elleriyle ağzını kapatıp hıçkırıklarını bastırmaya, gözyaşlarını dindirmeye çalışıyordu. ama kifayetsizdi...
"Failler..." dedim fısıltıyla. "Bulundular mı?" sesim bile bana yabancı idi.
"Bulundular," dedi dişlerini sıkarak. Gözleri kan çanağıydı. "İki kişilermiş. Biri... Biri fakülteden sınıf arkadaşıymış! O iblis... Diğeri ise Afgan bir kaçak."
"Ceza aldılar mı?"
"Aldılar. Biri 73 yıl, diğeri 52 yıl..."
O an, aramızdaki o "yabancı" maskesi tamamen düştü. Artık karşımda bir asker değil, canı yanmış bir kardeş vardı. Dayanamadım. Yerimden kayıp, bir yabancıya değil de yıllardır görmediğim, abilik yapmayan abime sarılır gibi kollarımı omuzlarına doladım. Çağatay önce dondu kaldı, sonra başını omzuma gömüp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. yabancıydık, ama aynı yaradan muzdaripdik...
Ben Havsa Mahredova; Moğolistan'ın donmuş derelerinden kaçıp gelen, annesinin kesik örgülerini ruhuna sarmış o kız... Bugün Ankara'nın ortasında, üstümdeki yabancı kanlarla, hiç tanımadığım bir kızın yasını tutan bu adamın hıçkırıklarında kendi yaramı dindiriyordum. Biz artık iki yabancı değil, aynı mezarın başında birbirine tutunan iki kurbandık...
Hıçkırıkları yavaş yavaş iç çekişlere dönüştüğünde, Çağatay başını omuzlarımdan kaldırdı. Gözleri kan çanağı gibiydi ama o az önceki yabancı buzları erimişti. Bakışları üzerimdeki önlüğe, o kurumuş kan lekelerine takıldı. Kendi acısının içinde boğulurken bile başkasının acısını gören o asker içgüdüsü devreye girmişti.
"Senin hikayen ne peki, belli ki sana da adil davranmamış bu hayat?" dedi sesi hırıltılı bir şekilde. "Neden bu kadar yaralısın? Üstündeki bu kan... senin bakışlarına neden bu kadar çok sinmiş?"
Yutkundum. Ankara’nın binaları sanki bozkırın kamış evlerine dönüştü bir an. "Ben kaçtım Çağatay bey," dedim fısıltıyla. "Sizin kardeşiniz kurtulamadı ama ben kaçtım. Moğolistan’dan, babamın o paslı makasından, abim Barak’ın beni bir eşya gibi sunacağı o törenlerden kaçtım. Türkiye benim sığınağım oldu ama bugün gördüm ki, dünyanın her yerinde kadınların kanı aynı renk akıyor."
kaşları hayretle havalamıştı. muhtemelen yabacı uyruklu olduğumu duyduğundandı. Çağatay tam ağzını açıp bir şey söyleyecekken cebindeki telefon acı acı çalmaya başladı. elinin tersiyle gözlerini silip saniyeler içinde o Keskin bakışlarını kıskandı ve telefonu cebimden çıkardı. Ekrandaki ismi görünce kaşları çatırdadı. kulağına götürdüğünde tek bir şey söyledi, "Efendim komutanım?" dedi.
bir kaç Saniye bekledi, ne bir ses duyabildim ne de başka bir şey, ve sonra bu kısa konuşmanın ardından Çağatay telefonu kapattıktan sonra bana döndü. Bakışlarında artık bir kardeşin yasından fazlası vardı; koruyucu bir öfke kıvılcımı çakmıştı.
"Gitmem lazım," dedi ayağa kalkarak. "Ama bu burada bitmedi. Defne'nin damarlarına o zehri verenler, bugün senin önlüğüne o kanın bulaşmasına sebep olanlarla aynı bataklıktan besleniyorlar. Seni tekrar bulacağım."
ayağa kalktı ve hızlı adımlarla yürüdü. bir kaç saniye sonra arkasını döndü, " senin adın neydi?" dedi buz gibi sesiyle. dudaklarımı büzerek " Havsa... Havsa mahredova" dedim.
Adımladığı yolu geri kat edip tam önümde dikilip bana kırılmış telefonunu uzattı, bunu neden yaptığını sorgulayacakken bana kısık gözlerle " sakıncası yoksa bana numaranı verir misin Havsa?" dedi...
boğazım düğümlendi. ben cevapsız bir şekilde kalınca, gözlerini kapatıp, " sapıkça olduğunun farkındayım, ama... ama Defne'nin yansıması var sende Havsa... üzgünüm " değdiği gibi telefonu geri çekmeye yeltenince, elinden alıp, açık telefona numaramı tuşlayıp, hızla boş avucuna bıraktım.
şaşkın şaşkın bakıyordu. muhtemelen bunu beklemiyordu, ki bende böyle beklemiyordum. ama en nihayetinde o yaralı bir ağabeydi. ve askerdi... ne gibi bir sakıncası olabildi.
telefonu sıkarak başını eğdi, " teşekkür ederim" diyebildi Sadece. arkasını dönüp gideceği an bu kez ben seslendim arkasından.
" Defne ye benzediğimi Defne o Mermer zeminin üstündeyken fark ettim... ne zaman kardeşini özler de özlemini gidermek, sarılmak isterseniz ben size Defne yüce olurum... isterseniz size abi de derim. ama... ama unutmayın, giden gelmez, yeri doldurulamaz... sizi çok iyi anlıyorum. lütfen her kardeşinizi özlediğinizde beni bir yıl önce kardeşinin otopsiai yapılan hastane de bulabilirsiniz..." bunu neden dediğimi bilmiyorum. ama bir abi sıcaklığı içimi yakmıştı...
arkasını dönmedi, öylece durdu. başını belli belirsiz sallayıp, " sağol" diyebildi. ve hızlı adımlarla parkatan çıkıp gitti...
Ben arkasından bakarken, parkın lambaları Ankara’nın griliğinde soluk birer nokta gibi kalmıştı. Artık sadece rapor yazan bir stajyer değildim; o gece otopside başlayan bu hikaye, şimdi sokaklara taşıyordu.
bir ilk kez kendimi bir kardeş, bir kardeş olmayan Defne gibi hissettim...