alıntı
Havsa…
“O kapıdan çıkarsan, bir daha asla geri dönmezsin!”
Boğazımı delip geçen acıyla arkasından haykırdım.
Omuzları gerilmişti. Eli kapı kolunda donup kalmıştı. Bir anlığına... Sadece bir an.
Sonra omzunun üzerinden bana döndü.
“ sana Gelenin de amına koyayım! seni dinleyeninde..”
Gelmezdi.
Ne ile korkutsam, ne kadar yalvarsam... gelmezdi. Arkasından bir adım attım.
Yine Ve yine gururuma ihanet ediyordum.
Gözlerim damar damar yanarken, onursuzca ona doğru yürüdüm.
“Yapma... yalvarırım sana yapma...”
Burnumu çekip omuzlarına baktım. Bana dönmeye bile zahmet etmiyordu.
“Kıyma bize... hatalı değilim. Yanlış bir şey yapmadım. Neden... neden Demir? Lütfen... lütfen artık dur! bıktım artık bu döngüden”
Göğsüme batan dikenleri, canım yana yana görmezden geliyordum. Beni istemediğini söylüyordu. Ama geceleri bana geliyordu.
Kokluyor, öpüyordu. “Vazgeçmem,” diyordu. Sabahına ise... Bir yabancı gibi. Soğuk. Mesafeli. Beni uyandırmadan evden çıkıp gidiyordu. Artık kaldıramıyordum...
Ya bugün bir karar verecekti...
Ya da bir daha asla kapıma geldiğinde, o lanet kapıyı açmayacaktım.
Ama Demir Karsoy’u iyi bilirdim.
beni itip kakmaya, beni Kullanmaya alışkındı.
İnsanı elinde oyuncak etmeyi severdi.
Beni kendine bağlamış, sonra da kullanılmış bir mendil gibi savurup atmıştı.
Yaşadıklarımı hâlâ kabul edemiyordum.
Dudaklarım titredi. Omuzlarım düştü.
Ama o... Bir kez bile dönüp bakmadı.
“Sen benim hayatımda sadece beni tatmin etmek için varsın,” dedi... “Beş dakikalık bir zamansın benim için. Kendini çok kaptırmışsın Havsa.”
Bu sözler... Bir kez daha öldürdü beni.
Binlerce kez bu adamın kollarında ölmeme rağmen, yine arsızca onun ellerinde can buluyordum.
“Hayır... hayır Demir! Bu kadar zalim olamazsın. Ben bunu hak edecek hiçbir şey yapmadım! dur artık... nolur dur! ”
Elini kapıdan çekti. Derin bir nefes aldı.
Sonra bana döndü. Yüzünde yine hiçbir ifade yoktu. sadece sıkılmış gibi gözlerini bana değdirmiyordu...
Duygularını saklayan o kalın, demirden zırhı kuşanmıştı. Ne hissettiğini anlamayayım diye...
“Bir şeyi ne kadar zorlarsan, o kadar boka sarar,” dedi. “Sıkıldım Havsa. Anlamıyorsun. Sen vazgeçilmez değilsin. Sadece... sadece duygularımı bastırmak için kullandığım bir-”
Elimi kaldırıp göğsüne yapıştım... Yanıyordu.
Kalbi düzensizdi. İsyandaydı. beni yine kahredip gidemezdi..
“Sus!” dedim. “Sus... deme onu. Yalvarırım deme...” Elim titriyordu. ellerimin altında ki kalbi sanki göğsünden çıkacak gibi hızlı hızlı atıyordu...
Ama o, elimi tuttu ve göğsünden çekip aldı.
İlk kez... Bana gerçekten baktı. Gözlerinde merhamet yoktu. Ama yorgunluk vardı.
Ve kaçtığı bir şey...
“Beni bu hale sen getirmedin,” dedi alçak bir sesle. “Ama ben de seni kahreden adam değilim. anla... birbirlerine iki zıt kutup gibiyiz... olmaz, istemiyorum artık! gelemem daha... kendine iyi bak!”
Kalbim paramparça oldu.
“O zaman neden geldin geceleri?” dedim.
“Neden beni öptün, neden bana ‘benimsin’ dedin?”
Bir an sustu. Sonra acımasızca gülümsedi.
“Çünkü yalnız kalmayı senden daha çok sevmiyorum.”
İşte o an... İçimde bir şey koptu.
Gözyaşlarımı sildim. Omurgamı doğrulttum.
“Git,” dedim fısıltıyla.
“Ama bil ki... bir gün gerçekten yalnız kaldığında, kapım sana kapalı olacak.”
Bir saniye daha durdu. Sonra arkasını döndü. Kapı kapandı. Ve ben... İlk kez onun ardından koşmadım. Kapı kapandı.
O tok ses...
Evin duvarlarında yankılanmadı sadece.
Göğsümün ortasına çarpıp içimde paramparça oldu. Bir saniye ayakta kaldım.
Sadece bir saniye. Sonra dizlerim beni taşıyamadı. Yere kapandım. Avuçlarım halıya yapıştı, parmaklarım kasıldı.
Nefes alamadım.
Göğsüm sıkıştı, sanki biri ciğerlerimi yumruklayıp söküyordu.
“Demiiiiir!”
Sesim bana ait değildi. Çığlık değildi bu...
İçimden kopup gelen, kontrolsüz, hayvani bir feryattı. artık gelmeyecekti...
Kapıya süründüm. Dizlerim yandı, umurumda olmadı. Alnımı kapıya yasladım.
“Gitme…” diye fısıldadım önce. Sesim titriyordu.
“Ne olur... gitme...”
Cevap yoktu. Bir çığlık daha koptu boğazımdan. Bu kez daha sert.
Daha çaresiz.
“Demir, yalvarıyorum sana! Beni böyle bırakma!”
Kapı sessizdi. Duvarlar sağırdı. Dünya... bana düşmandı. Göğsümden hıçkırıklar fışkırdı. Nefesim kesik kesikti.
Burnumdan gelen sesler çirkindi, umurumda olmadı.
Yumruklarımı kapıya vurdum. Bir kez.
Bir kez daha.
“Ben seni sevdim!” diye bağırdım.
“Yanlış sevdim belki ama… sevdim Demir!”
Sesim çatladı. Boğazım yandı. Kapının altından sızan boşluğa baktım. Ayakkabıları yoktu artık. Gölgesi yoktu. Gerçek buydu işte. Gitmişti. Kalbim dayanamadı. Yere tekrar kapandım. Bu kez tamamen.
Karnıma doğru çekildim, kendimi küçülttüm.
Sanki küçülürsem acı da küçülecekmiş gibi...
Ama olmadı. Ellerimle saçlarımı kavradım.
Tırnaklarım derime geçti.
“Neden ben? Neden beni bu kadar kolay harcadın?”
Cevap yoktu. Sadece içimde yankılanan sesi vardı.
Sen vazgeçilmez değilsin... demişti...
Bir çığlık daha. Bu kez sessizdi. Boğazımın içinde boğuldu. Gözyaşlarım durmadı.
Halının üzerine damladı. Islattı.
Benimle birlikte yere aktı.
“Ben seni bırakmadım Demir...” diye ağladım. “Sen beni bıraktın...”
Göğsümden çıkan her nefes acıydı. Kalbim düzensiz atıyordu. Sanki birazdan duracaktı.
Ama durmadı. Çünkü acı... Öldürmezdi.
Süründürürdü. Saatler geçti mi, dakikalar mı bilmiyorum. Zaman anlamını yitirmişti.
Sadece bir şey netti: Kapı bir daha açılmadı.
Ve ben...
İlk kez gerçekten anladım. Bazı insanlar giderken arkasında bir boşluk bırakmaz.
Bir mezar kazar.
Ve sen...
O mezarın içine canlı canlı düşersin.
bitti Demir karsoy... bitti... istediğin gibi yaşayacaksın, ve ben asla bir daha karşına çıkmam...