Demir Karsoy…
Savunmasız bir yanım acıyla zonkluyordu.
Hayatımın en büyük felaketini, şu an, tam burada, ellerimin arasında yaşıyordum.
Ne bağırabiliyordum...
Ne de kollarımda duran bu cansız bedeni geri getirebiliyordum. Gözleri bembeyazdı.
Göz bebeklerinin üzerine gri bir perde inmişti sanki. Nefes almıyordu.
Hasret... öylece boşluğa bırakılmış gibiydi. ağırlığı ellerimde, ruhu çoktan uzaklaşmıştı.
“H–Hasret... canım...”
Sesim boğazımda parçalandı.
“Hasret, hadi... kalk. Nolur... kalk.”
Cevap yoktu. Sesi yoktu. Bir zamanlar cıvıl cıvıl şakıyan o ses, karanlığın içine gömülmüştü. Üzerindeki mavi elbise kanla kaplıydı. Rengi seçilmiyordu artık. Bedeni, kendi kanının içinde kaybolmuştu.
“Hadi... hadi kalk,” diye fısıldadım.
“Bak, yoruldum... gel dedin, yemek yaptım dedin. eğitimler ağır geçer, sana güzel etli yemekler yaptım dedin... kalk... nolur kalk... Etme bana bunu... oyun oynama ne olur.”
Bir kez... Sadece bir kez daha ellerimi yanağına koyduğumda, hissettiğim şey bir insana ait değildi. Buz gibiydi. Soğuk, sert, yabancı .
“Ha... Hasret...”
Olmazdı. Bu olmazdı. Hasret bu kadar acımasız değildi. Kendine bunu yapmış olamazdı. Bir anlık çaresizlikle canına kıyamazdı... kıyamazdı. Bakışlarım, ellerinin arasında sıkıca tutulmuş buruşuk bir kâğıda takıldı. Kalbim, göğsümde vahşice çarptı.
Hayır... Lütfen hayır... Titreyen parmaklarımla kâğıdı avucundan aldım.
Açarken, sanki her kelime içimden bir parça koparacakmış gibi korktum.
Ve koptu...
Onun el yazısıydı. Simli kırmızı kalemiyle yazmıştı. Hani çocuk gibi sevdiği... “umut rengi” dediği kalemle.
“Olmadı... Bir türlü başaramadım.
Almadılar. ‘Sen yetersiz bir avukat olursun’ dediler. O kızı seçtiler... Beni defalarca itip kakan o kızı. Yapamadım Demir. Ve bu yol, benim tek çıkışımdı. Affet beni... Bu acıyı sana yaşatmak istemezdim. Ama dayanacak gücüm kalmadı. Lütfen yasımı tutma. Belki... belki böyle daha huzurlu olurum. Beni anlayacağını biliyorum. Bazı zamanlar, işler zorlaştığında bırakmak gerekir. Ben boğazıma kadar bataklığa battım. Çıkamadım. Ne yaparsam yapayım artık kifayetsizdi. Kendine iyi bak, kurt çocuk...”
Kâğıt elimden kaydı. Dizlerimin bağı çözüldü. “Ben seni hayata hazırlayacaktım... ben senin hayallerine... gerçekleştirdiğin hayallerine en on sırada alkışlayarak gurur duyacaktım... ben senin mutlu olmanı bu paslı kalbimle görecektim...” dedim boşluğa.
“Söz vermiştim... ben sana en büyük desteği verecektim. avukat olacak, bana müjdeyi verecektin” burnuma dolan kan kokusuyla gözlerimi kapatıp, bu vahşetin içinden sıyrılmak istedim. yanağımı ıslatan küçük damla, hak edilemeyen bir ölüme duyulan öfke idi. " ama sen... beni çağırıp, ölümünü müjdeledin... Hasret... terzinin kızı, kırk kaburgalı Hasret... tek eli olduğu için dışlayıp, bir türlü mesleğine kavuşamayan Hasret... yanlız, kolu kanadı kırık Hasret... kurt çocuk şimdi nasıl yaşasın... nasıl baksın dünyaya... nasıl unutsun seni..."
Cevap yoktu. Sadece Hasret’in sessizliği vardı. Ve içimde, ömür boyu dinmeyecek bir çığlık...
şayet ölüm kolay olsaydı,.ben senden önce öldürürdüm kendimi Hasret... ama Demir yine demirden zırhına kaplanıp, kırık kaburgalı bir Hasret için yaşayacaktı...