Cenaze günü…
Toprak ıslaktı. Yağmur yağmıyordu ama yer, gökyüzünden önce ağlamış gibiydi.
Demir, tabutun başında dimdik duruyordu.
Herkes onun güçlü durduğunu sanıyordu.
Oysa ayakta kalmasının tek sebebi, düşerse bir daha kalkamayacağını bilmesiydi.
Hasret’in adı fısıltı halinde dolaşıyordu etrafta.
“Çok gençti...”
“Yazık oldu...”
“Keşke biri fark etseydi...”
Keşke...
Bu kelime, Demir’in içini bıçak gibi kesti.
Tabut taşınırken elini uzattı. Parmak uçları tahtaya değdiği an, içindeki her şey yerle bir oldu. Soğuk... Yine soğuk... Aynı o geceki gibi. Hasret artık toprak olacak, bir çiçek gibi köklerini Salacaktı bu yarım yaşama...
vardı hayaller, vardı nedenler... ama hepsini Hasret elinin tersiyle itip intihar etmişti...
İmam konuşurken Demir hiçbir kelimeyi duymadı. Sadece bir cümle çınladı kulaklarında.
“Hakkınızı helal ediyor musunuz?”
Dizlerinin bağı çözüldü.
“Ben edemiyorum...” diye fısıldadı. " ben beni öldürüp de giden Caniye hakkımı helal etmiyorum..."
Sesi kendine bile ulaşmadı. kızgındı Hasrete. ama cani dediği için bile pişman olmuştu...
Toprak atılmaya başlandı. Her kürek sesi, Demir’in göğsüne vurulan bir darbe gibiydi.
Bir kürek...
Bir anı.
Bir kürek...
Bir hayal.
Bir kürek...
Bir gelecek.
Ve sonra... Dayanamadı. Herkesin ortasında, hiç yakışmadığı bir anda çöktü. Dizlerinin üzerine. Toprağın içine. Ellerini başına götürdü. Omuzları sarsıldı ama sesi çıkmadı önce.
Ağlamıyordu... Parçalanıyordu. Yekbun karsoy öldüğünde böyle olmuştu. nefes alamıyor, ciğeri kızgın ateşlere düşüyordu...
Sonra bir ses çıktı ağzından. " AHHHHĞĞĞĞ! NEDEN! NEDEN ULAN NEDENN! SÖYLESEYDİN! BANA ANLATSAYDIN! BEN ÇARE OLURDUM BE SANA! BEN SENİN OLMAYAN KOLUN OLURDUM! BEN SENİN ANAN DA! BABAN DA OLURDUM TERZİNİN KIZI!" İnsan sesi değildi bu. Bir hayvanın, canı yanmış bir canlının sesi gibiydi.
“Ben seni daha hayata sevdirecektim...”
“Ben senin yanındaydım...”
“Beni neden bu acıya layık gördün HASRETT!!...” Kimse yaklaşamadı.
Kimse tutamadı. onu uzaktan izleyen ve hayatını bir görevde kurtaran Tahir komutan, öylece gözleri dolmuş, bu on dokuz yaşındaki gencin feryadını dinliyordu...
kimse yanaşmadı. kimse yaklaşmadı... Çünkü Demir o an bir adam değildi.
Bir mezarın başında annesini kaybetmiş bir çocuk gibi savunmasızdı...
“Kurt çocuk" derdi Hasret ona...
Hasret ona bu lakabı ilk kez, yıllar önce takmıştı. Demir on yaşındaydı. Babası evi terk etmişti. Annesi hastaydı. Yekbun ise, öylece küçük yaşına rağmen evi çekip çeviriyordu...
Evde yemek yoktu ama Demir her akşam annesine “tokum” diyordu.
Bir gün Hasret onu okul bahçesinde tek başına otururken görmüştü.
Elinde yarısı yenmiş bir simit vardı.
Simitten kopardığı parçaları, bahçedeki sokak köpeğine veriyordu.
“Kendin neden yemiyorsun,?” demişti Hasret. “Ben doydum,” diye yalan söylemişti Demir. Hasret gülümsemişti. Ama gözleri dolmuştu. “O zaman sen kurt çocuksun,” demişti. “Yalnızsın ama güçlü. Aç kalırsın ama kimseyi aç bırakmazsın. Canın yanar ama sesini çıkarmazsın.”...
Demir o gün anlamamıştı. Ama yıllar geçtikçe, her acıda biraz daha kurt olmuştu.
Şimdi... Mezarın başında diz çökmüş halde, Hasret’in sözleri zihninde yankılandı...
“Kurt çocuklar ağlamaz sanırlar... Oysa en çok onlar ağlar. Sadece kimse görmez.”
Demir başını kaldırdı. Mezara baktı. toprağı ıslak, sahibi ölü olan mezara baktı...
“Ben yine ayakta kalırım,” dedi kısık bir sesle. “Çünkü başka şansım yok.”
Ama bu kez... Bu kez içinde bir parça sonsuza kadar Hasret’le gömülmüştü.
Ve kurt çocuk, ilk defa...
Gerçekten yalnız kalmıştı.
" sözümü tutarım, yaşarım Hasret. senin içinde yaşarım, senin adını da yaşatırım... madem bunu istedin... o Zaman rahat uyu kırık kaburgalı Hasret... rahat uyu terzinin kızı... bedenen ölmüş olsan da, ruhen benimlesin..."...