Geçmişten-Geleceğe

1118 Kelimeler
Altı ay öncesi... "Yaşadığını hissetmek bazen küçücük bir ana sığardı; bir müzik melodisine ya da ansızın karşına çıkan bir çift kara göze..." İnsan yaşadığını nasıl hissederdi? Hayattan nasıl zevk alırdı? Zeynep, elindeki ağır market poşetiyle eve doğru yürürken, bir yandan da bunu düşünüyordu. Üzerinde sade, boru paça bir kot pantolon ve bol bir tişört vardı. Saçları tepeden dağınık bir topuz yapılmıştı, hafif hafif yağan yağmurun altında ilerliyordu. Şemsiye almayı yine unutmuştu. Nefret ettiği yağmur damlaları yüzünden ıslanmış, titreyerek yürüyordu. Çalıştığı yerde bugün son günüydü. Yeni atandığı yer, askeriye reviriydi. Bu haberi uzun zamandır bekliyordu. Çünkü artık şehre inmek zorunda kalmayacak, aynı zamanda evine çok daha yakın olacaktı. Oldum olası askerlere karşı hassastı. Bu da rahmetli babası Aslan Bey’den kaynaklıydı. Aslan Bey, tam bir vatan sevdalısıydı. Aslen Mardinliydi. Ailesi, Mardin’in en büyük ve güçlü aşiretlerinden biriydi. Aslan Bey, sondan üçüncü çocuktu. Kendisinden büyük iki abisi, küçük bir erkek kardeşi ve iki kız kardeşi vardı. Çocukluk yıllarından itibaren onlardan hep farklıydı. Fazla duyarlı, saygılı, merhametli ama aynı zamanda gözü kara bir adamdı. Aşireti ve ailesi çevrede çok sevilmezdi, ama o sevilirdi. Aslan, ilkokula giderken bile yoldan geçenler ona selam verir, büyük biriyle konuşur gibi konuşurlardı. Aslan da hepsini dikkatle dinler, dertlerini babasına iletir, elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışırdı. Zamanla yerel halk arasında Aslan daha çok sevilmeye ve güven duyulmaya başlandı. Aslan’ın babası Ömer Ağa da bu durumdan memnundu. Diğer iki abisi fazlasıyla hırslı ve acımasızdı. Böyle durumlarda, bir lider kendini belli ederdi. Ömer Ağa her şeyin farkındaydı. Kendisinden sonra bu aşirete liderlik edecek en uygun kişi, oğlu Aslan’dı. Diğer oğulları başa geçerse, bütün serveti kısa sürede kumarda, pavyonda tüketir; halkı da sömürürlerdi. Her şey ortadaydı... Aslan büyüdükçe, daha da dikkat çekmeye başladı. Kara kaşlı, kara gözlü, yağız bir delikanlı olmuştu. Lise yıllarında sabah erkenden kalkar, işçilerle birlikte tarlaya giderdi. Onlarla birlikte tarlada, yerde oturarak kahvaltısını eder; sonra her şeyin yolunda olduğundan emin olunca apar topar okula koşar, tuvalette üniformasını giyerdi. Derslerinde de çok başarılıydı. Edebiyatı özellikle sever, sürekli kitap okurdu. Matematikte de çok iyiydi. On yedi yaşına geldiğinde, aile şirketlerinin toplantılarına babasıyla birlikte katılmaya başlamıştı. Teklifleri inceliyor, arazileri görmek için sahaya iniyor, işçilerle birebir konuşuyordu. Gerektiğinde tarlada, gerektiğinde mal pazarında, gerektiğinde şirketteydi. Ömer Ağa bu durumdan fazlasıyla memnundu. Ancak diğer kardeşleri için aynı şey geçerli değildi. Daha şimdiden çalkantılar başlamıştı. Erkek kardeşleri, Ağa olma peşindeyken; Aslan, buradan çıkıp okumak, öğretmen olmak istiyordu. Onların dünya görüşü, kadına verdikleri değer, işçilere yaklaşımları... Hiçbiri Aslan Bey'e uymuyordu. Ona göre buraya bayramı getirecek olan medeniyetti. Tüm çocukların okumasını istiyordu. Üniversite sonuçları açıklandığında, İstanbul’daki bir üniversitede öğretmenlik bölümünü kazanmıştı. Kavga dövüş, bir şekilde gitmeye karar verdiğinde kardeşleri seviniyor, babasıysa yıkılıyordu. Oğlunu anlayamamıştı. “Buradan bir kızla evlenip Ağa olacaksın; ne okuması, ne öğretmenliği?” diyerek ortalığı ayağa kaldırmıştı. Oğlunu durduramayınca, en son kozunu oynamıştı: "Bak, eğer gidersen sana tek kuruş yollamam. Oralarda sürünürsün. Seni evlatlıktan reddederim!" demişti. Aslan, dudağındaki acı gülümsemeyle babasına bakıp, hiçbir şey söylemeden bavulunu almış ve kapıdan çıkmıştı. O kapıdan o gün, bütün geçmişini ardında bırakıp çıkmıştı. İstanbul'da hem çalışmış, hem de okumuştu. Üniversitede Ahu isminde bir kıza sevdalanmıştı. Ahu da öğretmenlik okuyordu. Kısa sürede birbirlerine âşık olmuş ve evlenmişlerdi. Ahu, kocasının geçmişini biliyordu. Mezun olduktan sonra birlikte, memleketin her köşesinde görev yapmaya çalışmışlardı. İkisinin de tek derdi, olabildiğince çok öğrenciye ulaşmaktı. Özellikle imkânı olmayan kız çocuklarına. En son İstanbul’a döndüklerinde, Ahu’nun hamile olduğunu öğrenmişlerdi. O gün, onlar için bir bayram gibiydi. O dokuz ayın dolmasını öyle bir sabırsızlıkla beklemişlerdi ki, Aslan heyecandan geceleri uyuyamıyordu. Sonunda o zaman dolmuş ve hastane odasında kızını kucağına aldığında, dünyalar onun olmuştu. Kızları annesine benziyordu. Gözleri, tıpkı onunki gibi; Ahu gibi büyük ve kara gözlüydü. Bembeyaz teni, naif küçük parmakları vardı… Yıllar geçmiş, kızları üniversiteden mezun olacak yaşa gelmişti. Hemşirelik okumuştu. Zeynep, öyle güzel ve naif bir kızdı ki… Eğitime sevdalı bir anne ve baba tarafından büyütülmüştü. Küçük yaşlarda piyano ve keman dersleri almıştı. İngilizce ve Fransızcayı ana dili gibi konuşuyordu. Sanata, babası gibi çok düşkündü. Özellikle kara kalem çizimlerinde oldukça yetenekliydi. Ailesiyle birlikte, ülke içinde gezmedikleri yer kalmamıştı; Mardin hariç... Yurt dışında da birçok yere onlarla birlikte gitmişti. Bir sürü arkadaşı vardı. Çevresinde sevilen biriydi Zeynep. Naif, yardımsever, cömert, iyi niyetliydi. Upuzun, siyah ve parlak saçları; büyük siyah gözleri ve bembeyaz teniyle oldukça dikkat çekiciydi. Güzelliği kadar giyimi de zarifti. Abartılı değildi ama kendine yakışanı giyerdi. Annesi ve babası modern, aydın insanlardı. Evin içi sevgi ve huzurla doluydu. Zeynep, babasının hikâyesini de biliyordu. Her ne kadar gidip oraları görmek istese de, babasının üzülmesini istemediği için bu konuyu hiç açmamıştı... ---- **** ---- Yıllar geçmişti, Zeynep tam tamına yirmi bir yaşındaydı. Bugün onun mezuniyet günüydü. Evde büyük bir sevinç ve heyecan hâkimdi. Zeynep, annesinin onun için özel olarak seçtiği elbiseyi giyiyordu. Elbise kırmızı, kısa ve oldukça naifti; ince askıları zarifçe omuzlarına düşüyordu. Kızın beyaz teni ve siyah, büyük gözleriyle elbise adeta ışıldıyordu. Annesi Ahu Hanım kapıdan bakarken, "Yavrum... Nazlı kızım benim. Bu nasıl bir güzellik?" dediğinde, Zeynep irkilip sımsıcacık gülümsemesiyle annesine döndü. Babası gelip karısının omzuna kolunu attı. Onu sıkıca sararken, "Tabii ki hanım. Benim kızım çok güzel, tıpkı annesi gibi," dediğinde Ahu Hanım utançla kıkırdadı. Birbirlerine olan bakışları aşk doluydu. Yıllar geçmişti ama hâlâ birbirlerine ilk günkü gibi bakıyorlardı. ---****---- Mezuniyet alanına gitmişlerdi. Zeynep'in arkadaşları ve ailesi de gelince, ortalık ana baba günüydü. Zeynep'in isteğiyle hızlıca, sıcacık bir aile fotoğrafı çekilmişti. Bu anın, onların son huzurlu ve mutlu anları olduğundan haberleri yoktu. Bu andan sonra, babasının çalan telefonu ile her şey çok hızlı değişmişti. Dedesi Ömer Ağa'nın vefat haberi gelmişti. Cenaze işlemleri için Aslan Bey'i çağırıyorlardı. Aslan Bey, her ne kadar yıllardır babasıyla görüşmüyor olsa da, bu durum onun için de bir yaraydı. Babasını seviyordu... Kardeşlerinin bu kadar acımasız olacaklarını düşünmemişti. Ailesini de alıp, hızla doğduğu, hasret kaldığı topraklara; Mardin’e doğru yola çıkmıştı. --- **** ---- Zeynep yol boyunca akıp giden yolu izlemişti. Konağın bulunduğu sokağa girdiklerinde, sokak çok kalabalıktı. Zeynep de Ahu Hanım da gerilmişti. Bu tür durumlara alışık değillerdi. Evin önünde durduklarında, kapıda kalabalık bir grup onları bekliyordu. Aslan Bey, gerilen karısı ve kızına dönüp hafifçe tebessüm etti. "Hadi güzellerim, çekineceğiniz bir şey yok. Gidip cenazemizi defnedeceğiz, gerekenleri yapıp evimize döneceğiz..." dedi. Keşke her şey onun söylediği gibi olsaydı, ama karşısındaki insanlar onun çocukken tanıdığı kardeşleri değildi. Şu an bilmediği şey, babasını öldürenin abisi olduğuydu. Kardeşlerinin hesaba katmadıkları şey ise, babalarının bütün mal varlığını Aslan’ın üzerine bırakmış olmasıydı. Adamlar arkalarında bir yığın borç bırakmışlardı. Para için yapmayacakları şey yoktu. Şimdi Aslan da gelmişti ya... Ya bütün mirası onlara bırakacaktı ya da onu da öldüreceklerdi... Aslan Bey, ailesiyle birlikte arabadan inip, yürüdü, kendisini bekleyen kardeşlerinin önünde durdu. Aslan’ın kalbi hasretle doluyken, karşısındakilerin kalbi hırsla doluydu. Gözleri kararmış, insanlıklarını çoktan kaybetmişlerdi. Aynı kanı taşımak, aynı yuvada büyümek yetmezdi; bazen en derin yabancılık, en yakındaki kardeşte saklıydı. Şimdi bu kararmış kalpler, Aslan'ı da sağ bırakır mıydı?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE