...
Genç kadın bedeninin serbest kalış dakikasından sert zemine çakılma anı boyunca, hissettiği panikle gözlerini kapatmışken birden sıcacık, bir o kadar da güven veren yumuşaklığın kucağında buluvermişti kendini. Sımsıkı kapattığı gözlerini az biraz aralarken, can havliyle yakaladığı yünlü kumaşın sıcaklığının ne olduğunu ayırt etti önce. Elleri Yağız’ın kazağını öyle sıkıca kavramıştı ki ellerinin eklem yerleri bembeyaz olmuştu. Kendisi sadece bir dakika önce yaşadığı aksilikle derin nefesler alırken adamın da aldığı nefeslerle göğsü körük gibi inip kalkıyordu ve adamın sıcak nefesini hissetmişti kulaklarında. Panik dolu titreyişin arasından bedeni ürpermişti. Adamın sesi endişeli geliyordu. “Naz, iyi misin?”
Gözlerini sıkıca yumarak başını yasladığı adamın göğsüne iyice gömerken burnuna dolan ferah kokuyla başı iyiden iyiye dönmüştü. Başını ürkekçe adamın sıcaklığından ayırırken adamın endişeyle çalkanan mavilikleriyle karşılaşmasıyla içini tuhaf belki de anlamsız bir his kapladı. Adamın mavileri daha önce bu kadar koyu olmasa gerekti. Zihnini bulandıran bakışlardansa soruya yöneldi. Adam hâlâ olası bir tehlikeyi önlemek için onu göğsüne bastırıyordu. Peki, Naz iyi miydi? Kesinlikle değildi! İçinde, kendisini bu kadar iyi hissetmesini sağlayan tuhaf hisle iyi hissetmesi mümkün olamazdı! Olmamalıydı!
“Sa… Sanırım, iyiyim. Te… Teşekkür ederim…”
Ama sesi bunun aksini ispat eder gibi titreyerek çıkmıştı. Ya da hâlâ yaslı olduğu bedenin sıcaklığıyla karışmış, temiz erkek kokusu nedeniyle… Başı karlı dağlardan yeşil vadilere esen, tertemiz ve kekik kokulu deli rüzgârlar gibi kokuyordu. Mis gibi…
“Pekâlâ,” derken genç adam derin bir nefes vermişti. Onun çığlığı kulaklarını doldurduğunda nasıl atılıp kucakladığını dahi hatırlamıyordu. Tek hatırladığı tehlikeyi hissettiği ve harekete geçtiğiydi. Kucağında titreyen ve ufacık kalmış kadının gözlerine bakarak iyi olup olmadığını anlamaya çalışırken onu bırakmak için hiçbir hamle yapmadı. Kadının gözleri birkaç dakika öncesinin etkisiyle hareli kısımlardan dışa doğru koyulaşmış ulaşılması zor birer mücevheri andırıyorlardı. Saçları alelade yaptığı topuzdan firar etmiş, kendi göğsünün dört bir yanına dağılmıştı. Her bir saç telinin kokusu sanki özellikle burnuna doluyordu. Yaşadığı şokun etkisiyle yüzü solmuş olsa da yanakları hafifçe renkleniyor gibiydi. Bakışlarını tekrar kadının gözlerine çevirdi ki zaten harelerinden koyulaşarak devam eden dalgalanmaların etkisinden kurtulmanın şu an için pek imkânı yok gibi görünüyordu.
“Tamam,” diyerek mırıldanan Naz da Yağız’ın kucağından inmek için hiçbir harekette bulunmamış doğrudan adamın gözlerine bakıyordu. Yağız’ın gözlerinin renginin koyu diplerine bakarken nefessiz kaldığını hissetti. Neden böyle sıkışıyormuş, korkmuş gibi düzensiz bir ritimle atıyordu kalbi? Muhakkak hâlâ paniği üzerinden atamamıştı.
Bir anda evin içinde, nereden geldiği belli olmayan bir müzik sesinin varlığı ikisi arasındaki tüm sessiz iletişimi bozmuştu. Naz, adamın derin gözlerinden sıyrılarak gözlerini birkaç kez kırpıştırmışken kendini tam anlamıyla ilk toplayansa Yağız olmuştu. Naz’ı kucağından yere bırakırken, kadında hâlâ adamın kazağına sıkı sıkıya yapışmış olan ellerini çözmüş ve istemsizce kırışan kısımları elleriyle düzeltmeye başlamıştı. Ama elinin altındaki sıcak bedenin kasılmasını hisseder hissetmez yaptığı hareketin farkına vararak elini ateşe tutmuşçasına hızla çekerek bedeninin iki yanında yumruk yaptı. Bu esnada telefondan geldiğini tahmin ettikleri müzik sesi olan ‘Sexy and I Know It’ salonu bir parti havasına sürüklemişken hem adam hem de kadın yaşadıkları zamana geri dönmüşlerdi ve Yağız şarkının ne olduğunun ayırdına vardığı anda kaşının biri muzipçe havaya kalkmıştı. Naz’ın bakışları da şarkının sürdüğü her bir saniye bilmiş hâle bürünüp adamın gözlerine kilitlenmişti. Dudaklarında eğri bir gülümseme peyda olurken hâlinden oldukça memnundu. Laf söyleme sırası kendisine gelmişti.
“Telefona bakmayı düşünmüyor musun?” diye sordu. Ama anlayamadığı bir şey vardı. Bir insan nasıl oluyordu da telefonunun her türlü topluluk içerisinde bu müzikle çalmasını hoş görecek kadar özgüven sahibi olabilirdi?
“Bakıyorum da iyi alışmışsınız, öğretmen hanım. Bir defa telefonunuza baktım diye sekreterliğinizi yapacağımı mı düşündünüz?” diyen Yağız’sa istifini bozmadan kadına ukalaca gülümsemeye devam etmişti. Naz’ın kaşları çatılıp, bakışları kısılmış göz kapaklarının ardına gizlenirken “Neden?” diye sordu. “Neden kendi telefonuna bakarken, benim sekreterliğimi yapıyor olasın ki?”
“Benim telefonum mu?” diyen Yağız da en az Naz kadar şaşkındı. Ama sonrasında bu şaşkınlığı bir çırpıda üzerinden atmış ve sanki Naz çok komik bir şey söylemişçesine sessizlikte artarak çoğalan bir kahkaha atmıştı. Kadınsa bu duruma hepten şaşırırken önce yanlış görüyormuşçasına birkaç kez gözlerini kırpıştırmış sonraysa biçimli kaşları hepten çatılmıştı. Bakışları adamın dalga geçtiği sinir katsayılarının hiddetiyle dolmuşken sertçe homurdandı.
“Benim anlayamadığım ama senin anlayıp üzerine bir de bu derece komik bulduğun şey nedir acaba?!”
Yağız kahkahasını durdurmuş başını hafifçe sağa sola sallayarak “Sen beni, yeni ergen falan mı zannettin?” derken yüzündeki eğri gülümsemeyi silme gereği duymamıştı.
Bu adamın kendisi başlı başına sinir bozucuyken yüzüne yapışmış olan gülümsemesi daha da sınırlarını zorluyordu genç kadının. “Ne alakası var?” diyerek homurdanırken hırsla burnundan soludu. “Hem… Aslında… Zaman zaman bir erkekle bir ergen arasında pek de bir fark olmayabiliyor. Sonuçta ergen de olsanız erkek de hepinizin aklı tek şeye çalışıyor.” Duyduğu sözlerle adamın tek kaşı havaya kalksa da yüzündeki eğri gülümseme, yürekleri hoplatan etkileyici bir hâl almıştı.
“Evet, seksiyim ve bunu biliyorum; fakat çevremde bu durumu sürekli bana yansıtan hemcinslerin ve bakışları varken bunu telefonumla ilân etmem çok yersiz değil mi Nazlı Öğretmenim?”
Yağız sözlerinin sonunda bastırarak söylediği ‘Nazlı Öğretmenim’ lafıyla kadının yüz ifadesinin değişimini zevkle izledi ki bu tepkisini de bekliyordu. Zaten bunu kışkırtmak için söylemişti. Kadının yeşillerinin kısılmasından ve ellerini beline atmasından hedefine ulaştığı da belliydi. Kendisine Nazlı denmesinden hoşlanmadığını dakikalar önce yaptıkları konuşmadan anlamıştı. Muhakkak Gülbahar teyze de ona bu şekilde hitap etmiş olmalıydı ki bu konuda bu nazlı kadın son derece atik olarak tepki gösteriyordu. Buna şaşırmaması gerekiyordu; çünkü Gülbahar teyze sürekli kendisine de Yiğit diyerek sesleniyordu. İster Yağız, ister Yiğit isterse Abdülhamit diyebilirdi. Kendisi için hiçbir sakıncası yoktu. Önemli olan davranışlardı ki Gülbahar teyze öyle doğal, içten davranıyordu ki onun için, onun istediği herhangi bir ismin içine uyabilirdi. Bazılarıysa sırf Yağız Tekinoğlu olduğu için ne kalıplar içine sokmaya çalışmışlar ve yaptığı her davranıştan nasıl da beklenti içine girmişlerdi?
“Bana Nazlı deme!.. Adım Nazlı değil!”
Ya bu adamın söylediği her şey kendi ruh ve sinir sağlığına dokunuyordu ya da kendisi fazla abartıyordu. Ama kendisine bir türlü engel olamıyordu! Hâlbuki bu kadar dirayetsiz bir insan olduğunu da düşünmezdi. Bu adam yüzünden birkaç gündür kendisine bile sinirlenir olmuştu. Sıkıntıyla nefesini verirken “Artık şu sinir bozucu telefona baksan iyi olacak. Yoksa senin yaşadığın gibi telefon da çalmak zorunda olduğu müzik yüzünden ego patlaması yaşayacak,” diyerek dudak büzmüş telefonun sesinin geldiği koltuğa doğru yürümeye başlamıştı. Koltuğun minderleri arasına saklanmış olan telefonu eline alarak koltuğun arkasında duran Yağız’a doğru uzattı.
Yağız ellerini koltuğun sırt kısmına yaslamış ve öne doğru hafifçe eğilmişken Naz’la arasına koltuk girmişti. Telefona kuşkulu gözlerle bakarken geri çekildi. “Telefon senin evinde çalıyorken neden ben açıyorum?”
Naz bir dizini mindere dayayarak adama koltuğun el verdiği ölçüde yaklaştı ve ona tekrar telefonu uzattı. Şimdi adam üstten ona bakarken bakışları savaş yeri misali çarpışıyordu. Bu ortam yeterince rahatsız edici değilmiş gibi adam da koltuğa doğru daha çok eğildi. Duruşları garip bir his veriyordu; ama daha garibi Naz çekilemiyordu ki adam da çekilmiyordu. Adamın maviliklerinin bin bir rengine maruz kalmışken telefonu bir kez daha, bu kez sertçe uzattı.
“Çünkü sen başkalarına ait telefonlara cevap vermeyi oldukça iyi beceriyorsun.”
Telefona uzanan adam, karşısındaki kadının çakmak çakmak parlayan yeşillerinden ayırmamıştı gözlerini. “İşte, Allah bir boy vermiş diye hor görmeyeceksin. Bizim de iyi becerdiğimiz şeyler olabiliyor,” diyerek bakışlarını telefonun ekranına çevirmişken telefon susmuştu.
“Kimmiş?” diye sormuştu Naz. Telefon, ego patlamasını kendi ellerinde yaşarken bakmak aklına dahi gelmemişti.
“Ben de göremedim. Ama şimdi cevapsız aramalarından öğreniriz.”
Adam, Naz’ın da telefonun ekranını görebilmesi için telefonu onun görebileceği mesafede eğmiş Naz koltukta dengesini bulmak için sırt kısmına yaslanmak yerine adamın kolunu tutmuştu. Ama bu durum ikisine de o kadar doğal gelmişti ki ne Naz adamın kolunu tuttuğunun farkına varmıştı ne de adam bu tutuşu yadırgamıştı.
“Ohh ne güzel! Ne kadar rahat bir şekilde tanımadığın birinin telefonunu karıştırabiliyorsun Yüzbaşım? Aldığınız istihbarat eğitimlerinden kalma bir eğilim mi bu?”
Yağız duyduklarıyla birlikte bakışlarını telefondan ayırarak Naz’a baktı. “Bakmamı istiyor musun, istemiyor musun? Kimin olduğu belli olmayan, bir de üstüne üstlük ego patlaması yaşayan bu telefon senin evinde bulunuyor, benim evimde değil,” derken telefon tekrar çalmaya başladı.
Telefonun ekranında yazılı olan ismi Naz’ın okumasına fırsat vermeden Yağız tüm yetkiyi eline alarak telefonu açmış ve kulağına götürmüştü. “Alo, buyurun.”
Konuşurkenki sesi tok ve az biraz sert olsa da tınısının altında etkileyicilik gizliydi. Naz ister istemez şaşırdı; çünkü sesinden buram buram güç yayıyordu sanki. Sinir bozucu görüntüsüne ek asap bozucu tavırlarına şahit olmayan çoğu kadını sesiyle çok rahat ağına düşürebilir gibi görünüyordu. Acaba Orkun’la da bu otoriter ve etkileyici ses tonuyla mı konuştuğunun merakına kapılmışken kendini toparladı. Adam da bir süre karşı taraftan gelen sesi dinlemiş ve otoriter ses tonunu bir kenara bırakarak gülümsemesinin yansıdığı, ama hâlâ oldukça etkileyiciydi, ses tonuyla karşı tarafa cevap vermişti.
“Evet. Benim Yağız. Tabii Erkan… Dikkat etsin telefonunu nerede bıraktığına… Evet evet… Geliyor mu? Peki, gelsin bakalım bizim bay seksi.”
Telefon kapandıktan sonra Naz cevap beklermiş gibi meraklı bakışlarını adama çevirdi. “Ee, kimmiş bizim bay seksi?”
Bunları söylerken bay kelimesine özellikle vurgu yapmıştı ki söylediklerinde başından beri haklıydı. Bu müziği ancak egosu tavan sınırlarında gezinen bir adam telefonuna koyabilirdi. O sırada kapının çalmasıyla sorusu yanıtsız kalmış, ikisi beraber dış kapıya yönelmişlerdi. Naz kapıyı açmasıyla kendisine mahcup ama bir o kadar da tatlı bir şekilde sırıtan Sarp’ı görmesi bir oldu. Ona tatlı bir gülümseme hediye ederken karşısındaki genç delikanlıda kesinlikle şeytan tüyü olduğunu düşündü. Aksi imkânsızdı.
“Demek şu müthiş melodiyle etrafı inleten telefonun sahibi sensin,” diyen Yağız, telefonu Sarp’a uzatmıştı. “Al bakalım telefonunu. Yalnız bir şeyi merak ettim. O şarkı kız tavlamada işe yarıyor mu?”
Sarp iyice mahcup olmuşçasına yüzünü buruşturmuş sonra tekrar gülümsemişti. Kendisi de durumdan rahatsız gibiydi.
“Ali’yle iddiaya girmiştik de o yüzden şarkıyı zil sesi yaptım komutanım. İddiayı kazanıp da Ali Beye bir şeyleri ispat edene kadar maalesef ki böyle. Kızları tavlamakla pek alakası yok yani. Aslında tam anlamıyla yok denemez; ama… Neyse uzun hikâye,” demiş sonrasında Naz’a kaçamak bir bakış atmıştı. “Hem kızların ilgisini çekmek için, şarkıya türküye ihtiyacım mı var benim komutanım? Bakışlarım yeter,” diyerek kaşlarını onaylarcasına hareket ettirmişti.
Naz’ın dudakları gülümsese de gözlerini devirmeden edemedi. “Ah, hangi yaşta olursanız olun siz erkeklerin kendinize ait, dağlar kadar büyük ve yıkılmaz, muhteşem egolarınız yok mu? Asıl bir de bakışlarınla ağına düşürdüğün kızlarla konuşmak lazım, bakalım gerçekten de senin hakkında ne diyecekler?”
Sarp’ın cevabı gecikmemişti. “İsterseniz sorun hocam. Benden etkilenmeyecek bir tane kız çıkarsa, kendimi şuradaki Çamurlu Dağı’nın zirvesinden snowboardumla atarım.”
Bu sevimli komşuları bir harikaydı. Hepsi de kendisini henüz tanımamışken sıcakkanlı, yardımsever ve oldukça samimiydiler. Buraya gelmeden önce her şeyin en kötüsünü düşünmüş zihninde türlü türlü entrikalar kurmuşken gerçekten de böylesi tahminlerinin çok ötesindeydi. Evet, şu an belki peşin hüküm veriyor olabilirdi ki taşınalı iki gün dahi olmamıştı; ama böyle hissediyordu işte. Uzun zamandır yaşadığı duygu iniş çıkışları sonrasında bu yakınlığı hissetmek istiyordu da.
İkilinin konuşmasını dinlemekle yetinen Yağız’sa bir süre için içeri geçmiş olsa da kulağı konuşulanlardaydı.
“O niyeymiş? Snowboardsuz atla da asıl o zaman görelim seni… Snowboard ile herkes dağın tepesinden atlar.”
“Boardsuz atlamam, sonrasında kızların hayran olduğu yüzüme bir şey olması ihtimalini göze alamam. İnsan kendisine kat be kat getirisi olan şeyleri hoyrat kullanmamalı, öyle değil mi? Hem board yaparken kız tavlama olasılığım çok yüksek. Biliyorsunuz ki kızlar spor yapan erkekleri daha çekici buluyor diye bir genelleme var. Güzel bir bayan olarak siz ne düşünüyorsunuz hocam bu konuda; havalı sporlarla ilgilenen erkekler daha çekici değil midir? Bu arada… Bir şey dikkatimi çekti. Snowboardı herkes yapar dediğinize göre siz de kış sporlarıyla ilgileniyorsunuz sanıyorum. Belki bir gün board yapmaya gideriz, tabii sizin için de uygun olursa…”
Genç delikanlının Naz’a karşı olan hızlı flört girişimini yakalamış ve ikilinin yanına gelmişti Yağız. Bu atağa gülmeden edemese de Naz’ın vereceği tepkiyi merak ediyordu. Bunu beklerken ayakkabılarını giymeye koyuldu.
“Matematik hesabın bu kadar kötü olup da tıp fakültesine girmeyi nasıl başardın sen, Sarpçığım? Senin aşağı kata inip tekrar yukarı çıkmandan sonra matematik kaidelerinin hiçbirinde bir değişiklik olmadı. Yani hâlâ aradan ne kadar zaman geçerse geçsin ki bu kimi zaman yıllar kimi zaman saliseler dahi olsa, aradaki fark değişmiyor. Ama snowboard teklifin oldukça cazip göründü bana. Bunu gerçekten de yapmak isterim. Farklar unutulmadığı takdirde…”
Naz’ın söylediklerinden sonra, ikisi de gülmeye başlamıştı; fakat Yağız bu gülüşmelere pek anlam verememişti ve aksi gibi bu durum nedenini anlayamadığı bir sebeple onu rahatsız etmişti. Düşüncelerini dağıtıp ayakkabılarını giymeye odaklanmışken Sarp’ın “Bizim yerleştirdiğimiz salondan memnun kalmamış mıydınız hocam? Sil baştan düzeni değiştirtmişsiniz komutanıma,” dediğini işitti. Sonrasında da Naz’ın “Hayır Sarpçığım. Sizin düzenlemenizden de oldukça memnundum; ama sayın strateji uzmanı Yüzbaşı Yağız, düzenleme konusunda daha parlak fikirleri olduğuna beni ikna etti ve işte sonuç bu,” dediğini. Eğildiği yerden doğrularak karşısındaki yeşillere baktı. O yeşiller çıkartılan işin sonucundan oldukça memnun bir şekilde gülümsüyor ve aldığı zevk kıvılcımlarını etrafa saçıyordu.
Yağız biliyordu! Başından beri böyle olabileceğini tahmin etmişti ve gözlerindeki gülümseme kadının tüm çehresine yayılmışken daha da emin oldu. Düştüğü duruma gülmeden edemedi. Yüzbaşı Yağız ki o yalçın dağların geçit vermeyen yarlarındaki düşman inlerine girip tuzakları bertaraf etmişken gelip burada kendini fazlasıyla beğenen ve bir o kadar şımarık bir öğretmen hanımın sözlerine kanıp elinde oyuncak olmuştu. Kendisini ve barındırdığı kalıbı şu durumda tebrik etmeliydi. Gerçi evet, biliyordu; ama bilerek görmezden gelmesi de ayrıca garipken yatağına uzandığı an, görmezden geldiği tüm kasları da küfür edermiş gibi ağrılara boğacaktı bedenini. Bakışlarını karşısındaki ne kadar meleğe yakın bir görüntü barındırsa da içinden şeytani düşünceler geçiren kadına yöneltmişti ve kadın da bunu hissederek Yağız’a bakmıştı.
Sarp’a göre ikisinin bakışlarında tüm Sarıkamış’a yetecek elektrik yüklü gibiydi ve imalı bir şekilde gülümseyerek Yağız’a baktı. “Eline sağlık komutanım,” diyerek Naz’a döndü. “Hocam sözünü unutma. Bir gün ayarlayalım da hep birlikte boarda gidelim. Tabii ki komutanım siz de davetlisiniz.”
Yağız, Sarp’ın teklifini bir şey demeden sadece ufak bir baş hareketiyle onaylarken Naz hevesle gülümsemişti. “Bu teklifi düşüneceğime emin olabilirsin.”
Beklediği onayı alınca Yağız’a asker selamı vererek merdivenlere yönelen Sarp’ın yanlarından ayrılmasıyla Yağız, yanındaki kadına doğru döndü ve kadının çehresine yayılmış olan eğri gülümsemeyi inceledi. İntikamını laflarıyla açık etmesi yüzündeki gülümseme kadar etkisi olmamıştı Yağız’ın üzerinde. Genç adam, Naz’a doğru hafifçe eğildiğinde Naz’ın nefesleri nedenini anlamadığı şekilde sıklaştı. Birbirlerine çok yakındılar ve özel alanı işgal altındaydı hem de son derece tecrübeli, tüm açıkları tarafından yakalanabilecek, savaşma ihtimalinde varını yoğunu ortaya koyacak bir asker tarafından. Önünde tüm heybetiyle dikilirken kapana kısılmış gibi hissediyor aralarındaki tüm hava, oksijenden mahrum kalmışçasına daha fazla nefes alma ihtiyacı duyuyordu. Adam sanki tüm havayı kendisine saklıyordu. Yağız’ın safirlere eş parlayan gözleri kadının içine daha da korku salarken adam elini Naz’ın üzerinden kapıya yasladı ve başını hafifçe eğerken fısıldadı. Naz ne kadar şaşırmış ve rahatsız olmuş görünüyorsa Yağız’ın o kadar eğlenen bir hâli vardı.
“Eğer olur da parlak fikirlerime ihtiyaç duyarsan haber vermen yeterli.”
Kadının üzerine daha çok eğilmişken kapıya yasladığı elini arkaya doğru uzatarak ceketini almış ve ani bir hareketle kadının üzerindeki tüm ambargosunu kaldırmıştı. Adamın sıcaklığı kendisini sarmışken uzaklaşmasıyla sanki buz kesmiş gibiydi kadın. Daha tanımadığı bir insanın nasıl oluyordu da üzerinde böyle bir etkisi olabiliyordu?! Asıl soru; nasıl olmuştu da adamın kedinin fareyle oynadığı gibi kendisiyle oynamasına izin vermişti?! Adama karşı kendisinden beklemediği tepkiler boyut atlamış kendisine sıçramıştı. Şu an karşı dairesini açıp içeri girmek üzere olan adama ne kadar sinir oluyorsa kendisine de bir o kadar sinirlenmişti. Kendi dairesine girip adamın bir şey demesine fırsat vermeden kapıyı sertçe kapattığında derin nefesler aldı. Tamam, çok çabuk sinirlenen bir insandı; fakat uzun süredir bu kadar üst üste sinirlerinin sınandığını da hatırlamıyordu. Salonun açık kapısından görünen, perdeleri takılmış olsa da bir tarafa toplanmış olan çıplak camlara baktı. Aniden hareketlenerek pencerenin önüne gelmiş, perdeyi ve tülü çekerek camların çıplaklığını örterken tıkamamış olduğu kornişin uç kısmı aklına gelerek ümitsizce perdenin kornişten serbest kalacağı anı beklemişti; ama düşündüğü gibi olmadı. Perde kornişin ucuna gelmiş ve oradaki bir engele takılarak durmuştu. Kornişin tam ucunun bulunduğu yerin altına gelerek başını kaldırdı ve engelin ne olduğuna bakarken sıkıştırılmış gazete parçasını fark etti. Ayrıca bir şeyi daha fark etti. Perdeleri kendi takmış olsa da tülleri o takmamıştı.
Bir süre için gözlerini kapattı. Bu adam hakkında ne düşünmeliydi şimdi?! Onun yaptıklarından etkilenmiş olma düşüncesini hiddetle ve şiddetle reddediyordu! İşte bir kez daha yapmıştı adam. Onun yüzünden kendisiyle savaş hâlindeydi ve maalesef ki savaş söz konusu olduğunda kendisi bu işte, adam kadar uzman değildi.