Birinci Bölüm - Uyanış
Leya Varen’in zihnindeki o karanlık geçitte tek bir nesne duruyordu: kapı.
Kapı kapkaraydı; fakat ne boyanmış demirin ne da yakılmış ahşabın karalığına benziyordu. Işığı yutan, varlığıyla etrafındaki uzamı büküyor gibi görünen katılaşmış bir boşluk parçasıydı sanki. Üzerinde işlevsel hiçbir detay yer almıyordu. Ne bir tokmak ne bir kilit mekanizması ne de ahşabın birleşme yerlerini tutan bir menteşe... Yalnızca tam ortasında, yatay duran devasa bir insan gözünü andıran ince, pürüzsüz bir çizgi çekilmişti.
Leya o kapının karşısında duruyordu. Çıplak tabanlarına basan buz gibi zemin, ayaklarını uyuşturacak kadar soğuktu. Etrafını kuşatan sonsuzlukta yer ile gök arasındaki sınır silinmiş, evren simsiyah tek bir boşluğa dönüşmüştü.
İşte o boşluğun derinliklerinden, kulak zarlarını titreten fısıltılar yükselmeye başladı. Binlerce insan aynı anda, aynı ritimle adını mırıldanıyordu.
Leya...
İleriye doğru bir adım attı. Fısıltılar bir bıçakla kesilir gibi birden durdu. Bir adım daha attığında ise karanlığı başka bir ses böldü. Kapının arkasından bir çocuğun boğuk ağlaması yankılandı.
Leya olduğu yerde donakaldı. Göğsünün ortasında tanıdık ama bir o kadar da uzak bir sancı belirdi.
"— Anne..."
Ses o kadar yakından geliyordu ki çocuk sanki tam arkasında, karanlığın içindeydi. Leya titreyen elini kapının soğuk yüzeyine doğru uzattı. Parmak uçları pürüzsüz siyahlığa dokunacağı sırada, kapının ortasındaki o ince çizgi dikey olarak yarıldı. Açılan gözün içinden fışkıran bembeyaz, göz alıcı bir ışık karanlığı yarıp geçti.
Işığın içinden tok, pürüzsüz bir kadın sesi yankılandı:
"— Henüz değil."
Leya irkilerek elini geri çekti. "Kimsin sen?" diye bağırdı boşluğa doğru. "Benden ne istiyorsunuz? Beni neden çağırıyorsunuz?"
Yanıt gelmedi. Yalnızca karanlığın derin dip dalgası kıpırdadı. Derken kadın sesi yeniden duyuldu; bu kez daha alçak, neredeyse acı çeker gibi bir tonda:
"— Çünkü sen hâlâ hatırlıyorsun."
Leya’nın nefesi boğazında tıkandı. "Neyi?"
Kapının arkasındaki çocuk bir anda sustu. Bütün uzamı kaplayan bir sessizliğin ardından kadın son sözünü fısıldadı:
"— Bizi."
Siyah kapı gürültüsüzce ikiye ayrıldı. Leya, kapının ötesinde beliren saydam tabakanın arkasında kendisini gördü. Fakat bu kadın, yirmi yedi yaşındaki diri, genç Leya değildi. Saçları kar gibi beyazlamış, yüzü derin çizgilerle oyulmuş yaşlı bir kadındı bu. Ve gözlerinde, Leya’nın kendi aynadaki yansımasında bile hiç görmediği bir dehşet oturuyordu.
Yaşlı Leya, aralarındaki saydam cama titreyen elini dayadı. Dudakları zorlukla hareket etti: Kaç.
Hemen ardından bütün evren çatlayıp parçalara ayrıldı.
Leya gözlerini açtığında yataktan sıçrayarak doğruldu. Ciğerleri hava almayı reddediyor gibiydi; boğuluyormuşçasına derin bir nefes çekmeye çalıştı. Göğüs kafesi tıpkı rüyasındaki gibi şiddetle çarpmaktaydı.
Odanın zifiri karanlığında, karşı duvardaki dijital panelin soluk mavi ışığı göze çarpıyordu: 04:17.
Leya bir süre yatağın kenarında oturup ellerini yüzüne kapattı. Alnından süzülen soğuk teri sildi. Bütün detaylar... Kapının üzerindeki göz, çocuğun ağlayışı, yaşlı kadının bakışları... Zihninde en ufak bir bulanıklık bile yoktu.
Bu durum, içinde yaşadıkları çağın kurallarına tamamen aykırıydı. NÖVRA çağında insanların yüzde doksan sekizi, uyandıktan sonraki ilk birkaç dakika içinde rüyalarına dair her şeyi unuturdu. Beyin, yapay nöral ağların etkisiyle uyku sırasındaki rastgele veri birikimlerini hızla temizleyecek şekilde evrilmişti. Leya ise çocukluğundan beri tek bir rüyasını bile unutmuyordu.
NÖVRA Araştırma Merkezi’ndeki tıbbi dosyasında bu durum için özel bir tanı yazılıydı: Persistan Rüya Hafızası. Doktorlar bunu beynindeki nadir bir nörolojik sapma olarak görse de Leya bu duruma hiç hastalık gözüyle bakmamıştı. Ona göre rüyalar, sistemin kontrol edemediği, insanın yalnızca kendisine ait kalan son özgür alandı.
Yataktan kalkıp geniş cam pencereye doğru yürüdü. 2097 yılının İstanbul'u ayaklarının altında uzanıyordu. Eski şehre dair tarihi kalıntılar, devasa beton yapılara entegre edilmiş gölgelerden ibaretti artık. Boğaz'ın üstünde yükselen enerji köprülerinin mor ışıkları gökyüzünü yarıyor, otonom ulaşım kapsülleri belirlenmiş hatlarda sessizce süzülüyordu. Binaların dış cephelerindeki devasa ekranlar gecenin karanlığında şehre yapay bir aydınlık katıyor, sokakların üzerinde saydam katmanlar hâlinde asılı duran hava kalitesi verileri sürekli güncelleniyordu.
Kusursuz, steril, son derece güvenli ve bir o kadar da ruhsuz bir dünyaydı bu.
Leya camdaki yansımasına baktı. Yirmi yedi yaşında, koyu renk saçları omuzlarına dökülen, uykusuzluktan gözaltları çökmüş solgun bir kadın duruyordu karşısında. "Yine aynı rüya..." diye fısıldadı kendi kendine.
O anda bileğindeki NÖVRA kimlik cihazı sert bir titremeyle bir dizi bip sesi çıkardı. Soluk yeşil bir ışık odayı aydınlattı.
NÖVRA ARAŞTIRMA MERKEZİ
ACİL ÇAĞRI
04:18
Leya’nın kaşları çatıldı. Bu saatte merkeze çağrılması sıra dışıydı. Fakat mesajın altındaki kırmızı kod satırını görünce duraksadı: KOD: N-17.
N-17, doğrudan yüksek güvenlik protokolüne tabi, izole vakaları ifade eden bir ibareydi. Sıradan bir hasta ya da standart bir nöral sapma için bu kod asla kullanılmazdı. Leya hiç vakit kaybetmeden üzerini değiştirmeye başladı.
Növra Araştırma Merkezi, şehrin kuzeyinde, eski askeri arazilerin üzerine inşa edilmiş devasa bir yapı kompleksinden oluşuyordu. Yer üstünde yalnızca siyah cam kaplı tek bir kule gibi görünse de asıl merkez, yerin yüzlerce metre altındaki korunaklı katlara yayılmıştı.
Leya ana güvenlik turnikesine yaklaştığında lazer tarayıcılar yüzünü ve biyometrik verilerini okudu. Tiz bir onay sesi yükseldi:
LEYLA VAREN — BİLİNÇ HARİTALAMA UZMANI — ERİŞİM SEVİYESİ: 7
Açılan ağır metal kapıdan geçerek ana koridora adım attı. Tesis her zamanki gibi steril ve sessizdi ancak koridorun sonunda bekleyen üç silahlı güvenlik görevlisi ortamdaki havayı ağırlaştırıyordu. Leya adamların yanına varınca durdu. "Bir sorun mu var?"
Görevlilerden ikisi tepkisiz kalırken lider konumundaki adam başını kaldırıp soğuk bir ifadeyle konuştu: "Doktor Varen, aşağıya inmeniz gerekiyor."
"Hangi kata?"
Görevli birkaç saniye duraksadı. Yüzünde garip bir tedirginlik vardı. "Sıfır."
Leya omurgasından aşağı doğru soğuk bir ürpertinin yayıldığını hissetti. "Sıfırıncı kat diye bir bölüm yok. En alt seviye eksi on iki."
Adam doğrudan gözlerinin içine bakarak cevap verdi: "Artık var."
Asansörün kabini yüksek bir ivmeyle aşağı doğru düşmeye başladı. Leya duvardaki saydam dijital ekrandan kat numaralarının hızla geriye sayışını izledi.
-10... -11... -12...
Eksi on ikinci kattan sonra ekran aniden karardı. Kabin sanki katlar arasındaki beton blokları değil de koyu bir sıvıyı yarıyormuşçasına birkaç saniye daha alçalmaya devam etti. Ardından ekranda kırmızı tek bir rakam belirdi: 0.
Asansör sarsıntısız bir şekilde durdu ve dökme çelik kapılar yana kaydı.
Leya’nın karşısında steril, tamamen beyaz malzemeyle kaplanmış geniş bir oda duruyordu. Odanın tam ortasında, yarı saydam kompozit camdan yapılmış silindirik bir yaşam kapsülü yer alıyordu. Kapsülün içine uzatılmış yaşlı bir adam yatıyordu. Adamın şakaklarına, boynuna ve kafatasına bağlı onlarca nöral iletken kablo, oda boyunca uzanan monitörlere devasa bir veri akışı sağlıyordu.
Leya kapsüle doğru birkaç adım attı. "Kim bu adam?"