Mert’in gözleri bir kapıya bir de elindeki telefona kayıyordu. Derin bir nefes verip parmaklarını kirli sakalları üzerinde gezdirmeye başladı. Telefonunun ekran kilidini hem gelen mesaj var mı diye kontrol etmek için hem de saate bakmak için açtı. Telefon ekranında gördüğü 21.21 ile burukça gülümsedi. Hanımefendi gecikmişti. Heyecanı yerini hüzne bırakırken sinirle cebine tıktı telefonunu.
‘‘Düşünme boşuna. Bahane üretmeye gerek yok. Gelmeyecek işte. Gelse 45 dakika önce gelirdi. Hatta ben olsam bir saat öncesinden gelmiştim. Yalan mı?’’ diye sorduğu kafenin cam kapısından yansıyan görüntüsüydü.
‘‘Bakma bana öyle! Bir de seninle bozuşmayalım. Gelmedi. Gelmeyecek,’’ yüzünü sıvazlayıp yansımasına çatmaya devam etti. ‘‘E, ne demeye bekliyorsun o zaman? İçine ettiğimin umudu işte... Hem gelse ne olacaktı ki? Ya git işine Mert! Git evine, çocuklarına, Leyla’na...’’
Mert daha fazla kendine bakmaya dayanamayacağından cam kapıya arkasını dönüp boş kafeyi gözleriyle talan etmeye başladı.
‘‘Bari yerleri süpüreyim.’’
Aslında bu Mert’in kafede biraz daha oyalanması için küçük bir bahaneydi. Yoksa bu iş yarını da bekleyebilirdi ama Mert, Hanımefendi gelmeden gitmemeye kararlı gibiydi. Genç adam önce yerleri süpürdü, yetmedi bir kova suyla da sildi. Ardından masaların üstünü sildi. Kafedeki asılı saate baktığında saatin 22.11 olduğunu gördü.
Belki yolu şaşırmıştır, bu düşünceyle kafenin cam kapısını itip dışarı çıktı. Gecenin karanlığında el ayak çekilmişken bir kadının gelmeyeceğini bile bile yolunu gözlüyordu. Sağa sola biraz daha bakınıp kafeye geri döndü.
Gelmeyeceksin biliyorum. Ben gelmeyişini izliyorum.
Bu esnada cebinde titreyen telefonu ile tarifsiz bir heyecana kapıldı Mert. Aceleyle telefonunu açtığında iki tane mesajının olduğunu gördü. Biri Nilüfer’den diğeri ise Hanımefendi’dendi. Neredeyse yarım saat önce Hanımefendi’den gelen mesajı aceleyle açtı.
__________________________________________
Kimden: Hanımefendi
Çok üzgünüm Mert, yapamayacağım.
Karşına çıkıp, benim adım Sevda, diyemeyeceğim. Özür dilerim...
___________________________________________
Mert heyecanla açtığı mesajı hüzünle okumayı sonlandırdı.
Adı Sevda’ymış. Sevda!
‘‘Canın sağ olsun Sevda,’’ deyip Nilüfer’in mesajına bakmadan telefonunu cebine geri koydu. Kafenin arka tarafına geçip bu akşamüstü Hanımefendi için yaptığı elmalı kurabiyeleri saklama kabına yerleştirdi. Ardından ışıkları söndürüp kafenin kapısına kadar geldi. Üzgündü Mert. Her yutkunuşu büyük bir yumruyla tıkanıyordu. Her ihtimali değerlendirmişti elbette ama yüzleştiği gerçek hiçbir ihtimal kadar acısız olmuyordu. Kafenin sigortalarını kapattı ve dışarı çıkıp cam kapıyı kilitlemek için yere eğildi. Elleri titriyordu. Üşüyordu adam. En çok da kalbi üşüyordu. Yaz gününde ayaza tutulmuş gibiydi. Zaten yıllarca kara kışın içindeydi. İyi bile dayanmıştı...
Duyduğu fren sesiyle arkasını döndüğünde titreyen ellerini kilitten çekip ayağa kalktı. Gördüğü yüzle şaşkınlığını gizleyemedi.
‘‘Abi senin bu saatte ne işin var burada?’’
Salih taksiden inip aracının kapısını çarparak kapattı.
‘‘Sorma Mert, aldık başımıza bir bela. Ablan eve geç kaldığım için bıyıklarımı yolacak.’’
Salih’in yanına varıp adamın cümlesine zoraki gülerken taksinin arka kapısı açıldı. Mert, açılan kapıyı tutup içeriden çıkan kadını gece karanlığında izledi. Bir elini kapı koluna diğer elini de koltuğa dayamış kadın bacaklarını arabadan aşağı sarkıttıktan sonra ikinci denemesinde kalkıp dışarı çıkabildi. Yalpalayarak kafeye doğru iki adım attı. Salih başını onaylamaz anlamda sallarken Mert, kadının kaldırıma bile gelemeden ızgaralara doğru eğilip kusmasıyla ona doğru ilerledi. Düşmek üzereyken kollarından tuttuğu kadını kusması için rahat bir pozisyona getirirken yüzünü buruşturarak ona bakan Salih ağabeyine yönelik konuştu.
‘‘Abi bakacağına kafenin ışıklarını aç da bir elini yüzünü yıkayalım kadıncağızın.’’
Salih, sarhoşlardan oldum olası hoşlanmazdı. Tekelci Sami’nin onu arayıp bir müşteri olduğunu söylemesiyle taksiyi bırakmadan oraya doğru yola çıkmıştı. Müşterinin sarhoş olduğunu bilseydi asla bulaşmazdı. Söylenerek de olsa kafenin kapısını açıp telefonunun ışığıyla sigortaları bulup rastgele birini kaldırdı. Midesini boşaltan kadına destek olarak onu kafeye yönlendirdi Mert. Lavaboya kadar eşlik ettiği kadın onun yardımıyla ağzını çalkalayıp elini yüzünü yıkamaya başladı.
‘‘Oldu o zaman ben gidiyorum.’’
Duyduğu sesle kendine gelmeye çalışan kadını bir an bırakacak gibi olduysa da çabuk toparladı.
‘‘Abi nereye? Müşterin burada.’’
Salih kafenin kapısına doğru ilerlerken Mert’in duyabileceği bir tonda konuştu.
‘‘Ablan bıyıklarımı yolma konusunda ciddi oğlum. Seninkiler çoktan uyumuş. Kevser de elinde cımbız evde beni bekliyor. Hem kız taksiye bindiğinden beri kahve deyip duruyordu. Kahve yap da ayılsın. Adres verecek hale gelince duraktan taksi çağırıp yollarsın. Hadi hayırlı geceler.’’
‘‘Alacağın olsun abi!’’
Salih’in, gülerek kafeden çıkmasıyla Mert sarhoş bir kadınla lavaboda yalnız kalmıştı. Kadının yüzü neredeyse musluğa gömülü vaziyette olduğu için hâlâ yüzünü net görememişken düştüğü hale gülerken buldu kendini.
‘‘Hey Allah’ım ya daha iyi misiniz?’’
Kollarının arasındaki kadın kâğıt havluya uzanmaya çalışınca ondan önce davranıp kopardığı kâğıt havluyu henüz yüzünü göremediği kadına uzattı. Kadın biraz doğrulunca sırtı Mert’in gövdesine yaslanmış oldu. Mert bu yakınlığı sıkıntılı bulup geri çekilecekken gözleri aynadaki gözlere takıldı. Küçük bir burunla uzun kirpikler arasına sıkışmış o iki hapishaneyi görünce olduğu yerde tutuklu kaldı Mert.
‘‘Sana şiir yazmak için gözlerine bakmak yeterli,’’ diyen bir şair yoksa Mert hemen şimdi şair olabilirdi. Aynada bakışlarının kesiştiği gözler buna değerdi. Eğer Hanımefendi’nin hüznüyle kaplı olmasaydı içi gözlerinden kalbine akan hissi fark edebilirdi.
Gözlerini yumup derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan alkol kokusuyla gözlerini açıp kadının ona yaslanmış sırtını bedeninden ayırdı. Gecenin bir vakti sarhoş bir kadınla bu şekilde durması yakışık almazdı.
‘‘Daha iyi misiniz?’’ sorusuna hafif bir baş sallama alınca kadının tek kolunu serbest bırakıp tuttuğu diğer koluyla da onu içeri yönlendirdi. Sarhoş kadını, yüzüne bakmamaya gayret ederek tek kişilik koltuklardan birine oturttu.
‘‘Size bir kahve yapacağım. Kendinizi iyi hissettiğinizde de taksiyle evinize dönersiniz,’’ dizlerinin hemen üstünde biten elbisesini çekiştiren kadını görünce onun da bu durumdan rahatsızlık duyduğunu varsayıp mutfağa ilerledi.
Mert hazırladığı kahve fincanlarıyla mutfaktan çıktığında sarhoş kadını az önce bıraktığı yerde bulamadı. Fincanları en yakınındaki masaya bırakıp lavaboya ilerledi. Ayakta zor duran birini yalnız bırakmak iyi olmazdı. Lavoboyu kapısı aralık, içi boş gördüğünde adımlarını kafenin kapısına doğru yönlendirdi.
‘‘Nereye gitti şimdi bu kadın?’’ kafenin kapısını açıp dışarı çıktı. Etrafına bakınırken duyduğu çığlıkla sokak lambalarının zor aydınlattığı ara sokağa doğru koşmaya başladı. Duyduğu ikinci ve ilkine göre daha yüksek çığlıkla kalbini iflas ettirmeye yetecek bir tempoda koşmaya devam etti. Sokağın başında duvarla adam arasına sıkışmış kadını seçebildiğinde kendinden önce sesi duyuldu.
‘‘BIRAK KADINI ŞEREFSİZ!’’
Hâlâ kadını bırakmamış adamı kolundan tuttuğu gibi geri çekip yüzüne yumruğunu geçirdi. Adam bu yumrukla sersemlerken Mert yere düşen kadına bir bakış atıp ikinci yumruğunu adamın burnuna geçirdi. Duyduğu kırılma sesiyle az da olsa rahatlarken kadının tekrar çığlık atmaya başlamasıyla yere düşen adamın kaburgalarına tekme atıp duvar kenarına sığınmış kadının yanına gitti. Transa geçmiş gibi elleriyle dizlerine vurup bağıran kadına şaşkınlıkla bakakaldı. Kadının kısılan sesine rağmen kendini paralamayı kesmemesi yüzünden yanına çöktüğü sarhoş kadını kollarının arasına aldı.
‘‘Tamam geçti. Güvendesin. Hadi lütfen...’’ derken hâlâ ağlayan kadın yüzünden duvar dibine oturup kadını iyice kendine çekti.
‘‘Hişt, ağlama...’’ yüzünü Mert’e dönen kadın gözyaşlarını onun göğsünde bastırabildiğinde Mert de biraz rahatladığını hissetmişti. Kadını kucağına yan oturtup iyice sararken eline bulaşan sıcak ıslaklıkla bakışlarını eline yöneltti.
‘‘Sen kanıyorsun.’’
Başını göğsünden ayırdığı kadının bedenini gecenin karanlığında el verdiğince kontrol etmeye çalışırken elindeki kanı da kadının elbisesine iyice bulaştırmış oldu.
‘‘Ulan ben sana bunun hesabını sormaz mıyım!’’ sokak serserisine döndüğünde az önce yerde kıvranan adamın çoktan ortadan kaybolduğunu gördü.
‘‘Allah kahretsin!’’ kadının öfkeli sesinden dolayı tekrar ağlamaya başlamasıyla onu göğsüne yaslayıp yeniden yatıştırmaya çalıştı. ‘‘Tamam, çok özür dilerim ama o şerefsiz kırık bir burun ve çatlak kaburgalarla kurtardı paçayı. Hişt. Merak etme kaburgalarını çatlattığıma eminim ama içimi soğutamamıştım bile.’’
Mert cümlelerinin taşıdığı öfkeye rağmen sakince konuşarak kadını rahatlatmaya çalışırken bir yandan da kadının yarasının nerede olduğunu saptamaya çalışıyordu. En sonunda başını yana eğip sokak lambasının yetersiz kaldığı yerde kadının kolundan süzülüp kendi pantolonuna düşen koyu damlaları gördü. Kolunu tuttuğu genç kadından inlemeyle birleşen gözyaşları gelince kadının sırtını diğer eliyle okşamaya başladı. Çocuklarını ustalıkla susturma yeteneğinin bu kadında da işe yarıyor olması Mert’in telaş yapmasını önlüyordu.
‘‘Ne konuşmuştuk? Güvendesin... Sana zarar gelmesine izin vermem. Duyuyorsun beni değil mi? Benimle güvendesin. Şimdi koluna bakacağım. Kalp atışlarımı duyuyor musun? Onları dinle bak ne kadar düzenli atıyorlar. Hadi dinle...’’ derken genç kadının sırtındaki elini boynuna yükseltip başını göğsüne yaslamasını sağladı. Ardından elini kadının sırtına geri götürüp bir bebeğin sırtını okşar gibi okşamaya kaldığı yerden devam etti.
‘‘Burası çok karanlık kesik derin mi göremiyorum bile. Şimdi sakin ol tamam mı? Seni kucaklayıp kafeye geri götüreceğim. Başını göğsümden kaldırma.’’
Mert, hiç zorlanmadan yerden kalkıp koşarak geldiği yolu kucağındaki kadınla yürüyerek dönmeye başladı. Sadece spot ışıkların yanmasından dolayı ne karanlık ne de çok aydınlık olan kafeye girip kadını az önce oturduğu koltuğa geri oturttu. O da önünde diz çöktü. Sıkı topuzundan tutam tutam dağılmış saçları, ağlamaktan akan rimeli sebebiyle siyaha çalınmış yüzü, yine ağlamaktan cam gibi parlayan menekşe mavisi gözleri, kızarmış küçük burnu ve titrek dudaklarıyla oldukça savunmasız görünüyordu sarhoş kadın. Mert bu kadına insaniyet namına yardım ediyor olmasa oturup saatlerce önündeki mahzunluğu izleyebilirdi. Çünkü kadının bu hali bile bir tablo değerindeydi.
Saçmalama oğlum, diye kendine uyarıda bulunup kadının kanayan koluna baktı.
‘‘Kesik derin değil. Ah ulan!’’ derken sarhoş kadının hisli hisli iç çektiğini duyunca laflarını yuttu. Genç kadının gözlerinden akan yaşları masadan aldığı peçeteyle silmeye başladı. O sildikçe kadın yeni yaşlarla ıslatıyordu yüzünü.
‘‘Neye ağlıyorsun bu kadar? Çok mu acıyor canın?’’
Mert bir cevap alamasa da devam etti. ‘‘Sorduğum şeye bak, benim kızlar parmaklarına iğne batsa ortalığı yıkarlar.’’
Ayağa kalkıp bakışlarını kadının gözleri yerine kanayan kolunda tutmaya çalışarak konuştu. ‘‘Ecza dolabı mutfakta, bir dakika bile sürmez lütfen bir yere ayrılma tamam mı?’’
Kadından ses gelmemesi üzerine başında biraz daha bekleyip hızlı adımlarla mutfağa ilerledi. Ecza dolabından kullanacağı malzemeleri alıp koşarak geri döndü. Kadını oturduğu yerde bulmak içini rahatlatmıştı.
‘‘Bak şimdi koluna pansuman yapacağım. Kanama durmuş zaten. Kesiği temizleyip sarsak yeter.’’
Kadının duyduğuna bile emin olmadığı cümleleri sarf edip kilitlenmiş bir vaziyette ileriye bakan kadının yanına diz çöktü. Kolunu tutup batikonlu steril gazlı bezi kesiğe dokundurdu. Sarhoş kadının uykusundan uyanmış gibi önce ona sonra koluna bakmasıyla çığlığı basması bir oldu. Ağlaması yeniden şiddetlenen kadını kollarından tuttuğu gibi zapt etmeye çalışan Mert, en sonunda kadını tekrardan kolları arasına almakta buldu çareyi.
‘‘Sende iyice alıştın ha, sana sarılmama. Doğru söyle bilerek yapmıyorsun değil mi?’’
Genç kadının duyduğu cümle ile tepki vermesini beklerken ağlamaya devam etmesi Mert’i çaresiz bıraktırmıştı.
‘‘Tamam, hadi sakinleş artık, kendine zarar vereceksin.’’
Çaresizce kadını avutmaya çalışan Mert, aklına gelen fikirle kadını kucakladı ve birlikte koltuğa oturdular. Derin bir nefes alıp en kısık tonda konuşmaya başladı.
‘‘Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde… Ki samanın içinde kalbur ne arar oldum olası bilmem. Develer tellal iken, pireler berber iken. Bu arada benden söylemesi hiçbir pirenin berberliğine güven olmaz... Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken. Külliyen yalan ısrarla yastığımı alıp annemin yanına gidermişim bebekken hatta ilkokula başladığımda bile annem beni sallasın istermişim ama kız kardeşim doğunca yalan oldu benim sallanma işi. Her neyse hiç var olmayan bir ülkenin hiç var olmayan bir prensesi bir gün kötü ejderha tarafından kaçırılmış. Ejderha o kadar kötüymüş ki hiç kimse onu sevmezmiş. Prenses kapatıldığı yüksek kulenin penceresinden onu kurtaracak prensi beklerken kötü ejderha da kuleye yaklaşan herkesi ağzından çıkardığı ateşlerle geri püskürtüyormuş. Ateş o kadar yakıcıymış ki kimse yanmayı göze alıp da prensesi kurtarmıyormuş. Prenses kulede gözyaşlarıyla kaderine razı olmuşken birden kapı açılmış ve içeri kral olan babası girmiş. Kral perişan bir haldeymiş. Kıyafetleri yanmış, kolunda da derin bir yanık varmış. Prenses babasını öyle görünce koşarak babasının boynuna sarılmış. Kral hiç vakit kaybetmeden kızını kuleden çıkarmış ve baba kız kendi saraylarına geri dönmüşler. Prenses anlamış ki gerçek kahraman onun için yanmayı bile göze alan biricik, bir tanecik babasıymış. Başka bir kahramana ya da ne idiği belirsiz bir prense ihtiyacı yokmuş. Böylece baba kız saraylarında sonsuza dek mutlu yaşamışlar.’’
Mert tamamen kendi hayal ürünü olan, Çiçek’in en sevdiği masalı bitirdiğinde kucağında uyuyakalmış kadınla karşılaştı. Yüzünde bilmiş bir gülümseme peyda olurken yavaşça yerinden kalkıp kadını koltuğa geri bıraktı.
Batikon döktüğü steril gazlı bezi kanaması durmuş bölgeye sürerken kesiğe üflemeyi ihmal etmedi. İşi bittiğinde kadını sarsmadan kolunu sarıp kucağına geri aldı. Kafede durmalarının bir anlamı yoktu.
‘‘E, seni kucağıma aldım da nereye götüreceğim? Of, eve götüreceğim tabii ki nereye olacak başka? Evet, anlaşılan bu gecelik misafirimsin.’’
Kucağındaki kadının sayıklamaya benzer anlamsız mırıldanmalarıyla deminden beri verdiği savaşı kaybedip kadının yüzüne çevirdi bakışlarını. Genç kadının etrafa dağılmış saçlarını, yüzündeki akmış rimel izlerini, ağlamaktan kızarmış burnunu ve şişmiş dudaklarını ezberlemeye çalışır gibi izledi Mert.
‘‘Tövbe tövbe. Sapık gibi...’’ cümlesini bile tamamlamadan kapıya doğru ilerledi. Böyle durdukça kendine sinirleniyordu. Kafenin kapısını sırtıyla iterek açtı. Dışarı çıktığında hafif esen rüzgâr ürpermesine neden oldu.
‘‘İyi hoş da nasıl kilitleyeceğim kafeyi?’’
Kucağındaki kadınla yere eğilmekle onu yere yatırmak arasında gidip gelirken yoldan geçen mahallenin gençlerini görmesiyle, gençlerden birine seslendi.
‘‘Genç bir baksana?’’
Delikanlılardan biri Mert’e doğru gelirken diğerleri bakışlarıyla izlemekle yetindi.
‘‘Buyur abi.’’
‘‘Elim dolu gördüğün gibi kafeyi kilitleyemiyorum. Sana zahmet...’’
‘‘Ver abi tutayım ben yengeyi sen de kilitle dükkânı.’’
Mert kucağındaki kadını göğsüne biraz daha bastırıp dilinin ucuna kadar gelen küfrü yuttu.
‘‘Yengenin rahatı yerinde, al şu anahtarı da kapıyı alttan kilitle.’’
Delikanlı hevesi kırılsa da bir şey demeyip Mert’ten aldığı anahtarla kapıyı kilitledi. Kucağındaki kadının bacaklarını örtmediği için kendine en favori küfürlerini sıralarken Mert, kadını olabildiğince onu izleyen gençlere malzeme yapmamaya çalışıyordu. Gencin kapıyı kilitleyip uzaklaşmasından sonra kapının kilitlendiğinden emin olup kucağında bir yabancıyla evine doğru yola çıktı.