‘‘Neden saçların beyazlamış arkadaş?
Sana da benim gibi çektiren, Çiçek’in mi var?
Görüyorum ki her gün marketlerdesin.
Yaşamaya küstürüp süt içtiren mi var?
Bir zamanlar bende deli dolu sevdim ki hâlâ seviyorum.
O bana dert ben ona kalbimi verdim.
Aylardır soruyorum bu soruyu kendime,
Allahçığım bu dünyaya ben Çiçek’siz kalayım diye mi geldim?
Katlanmayı bilmeyen aşkı çekemez,
Çiçek’e mahkûm edilen garip Tan gülemez.
Sende yanmışsın benim gibi arkadaş
Çiçek’in inadı kırılmaz, kırılmaz arkadaş.’’
Şarkı bitip Tan sustuğunda Hülya gözleri nemli, Levent ağzı beş karış açık, Vatan ise dudaklarını birbirine sımsıkı bastırmış vaziyetteydi.
Tan ‘‘Burada alkışlamanız gerekiyordu,’’ deyince ev sakinleri hatalarının farkına vararak var güçleriyle alkışlamaya başladılar küçük adamı. Tan binlerce kişiye konser vermiş sanatçı edasıyla hayranlarının önünde reverans yaptı. Hülya gözlerindeki yaşı silip oğlunun yanına gitti ve önünde diz çöktü.
‘‘Küçük aşkım sen mi yazdın bu şarkıyı?’’
‘‘Tabii ki anne, ben yazdım.’’
Vatan karnına ağrılar girmesine sebep olacak şiddette bir gülme krizini engellemeye çalışırken Levent hâlâ dinlediği şarkının şokunu atlatamamıştı.
‘‘Bana çok tanıdık geldi ama bebeğim. Yani...’’
Vatan, Hülya’nın sözünü kesti. ‘‘Tabii ki de tanıdık gelecek anne. Çocuk boyuna bakmadan emek hırsızlığı yapmış. Bir de bize kendi bestesi diye yutturmaya çalışıyor.’’
Hülya, Tan’ın elinden tutup onunla koltuğa, Levent’in yanına geçerken küçük adam durumu kurtarmaya çalışıyordu. ‘‘Buna esinlenme diyorlar abicim, sen ne anlarsın ki zaten.’’
‘‘Kusura bakma kardeşim ama yaşın yetmiyor bilmiyorsun diye başkaları da mı bilmiyor zannediyorsun? Bildiğin Neden Saçların Beyazlamış Arkadaş? şarkısı bu. Daha doğrusu şarkı şarkılıktan çıkmış. Ben bestecisi olsam bu şarkıyı yazdığım günü hayatımdan silerdim. O kadar olumsuzum şu an.’’
‘‘Olumsuzluğunu da al git oğlum.’’
Levent kendine gelir gelmez Vatan’a ayarını çekip, küçük oğluna döndü. ‘‘Oğlum sana rica ediyorum, bana sakın kaset koleksiyonumu karıştırdığını söyleme.’’
Uslu bir çocuk gibi başını salladı Tan.
‘‘Peki, babacığım söylemem. Şey o zaman bu kaseti koyduğumuz aleti de kırdığımı söylemeyeyim değil mi?’’
Gözlerini yumup derin bir nefes aldı Levent. Sinirlenmemesi gerekiyordu. Sonuçta o kasetçaları rahmetli babasının ona hediye etmiş olması, yıllardır gözünden sakınması, her ayın ilk cuma günü koleksiyonundan bir kaset seçip o kasetçalarda dinliyor olması önemsiz şeylerdi. Levent yumruk olmuş elinin üzerinde başka bir el hissedince açtı gözlerini. Hülya’sı ona hülyalı hülyalı bakıyordu. Aslında bu bakış. ‘Oğlumuza tek laf edersen kendini Vatan ile uyumaya hazırla,’ demekti. Allah var Levent oğlunu çok seviyordu ama bu Vatan’ın bebekken daha bir çekilir olduğu gerçeğini de değiştirmiyordu. Levent çaresiz susmayı tercih ederken Vatan’ın susmaya niyeti yoktu.
‘‘Hayır, madem emek hırsızlığı yapacaksın yaşına uygun bir şarkı seçseydin. Arkadaşım Eşek neyine yetmedi?’’
Ağzının içinde ‘‘Çiçeğim onu biliyor,’’ diye mırıldandı küçük adam. Çiçek aklına gelince yüzü düşmüştü. En son iki gün önce görmüştü çiçeğini ve çok özlemişti. Babası telefonuyla çektiği fotoğrafları onun için bastırmıştı da iki gecedir çiçeğinin fotoğraflarına sarılarak uyuyordu.
Vatan kardeşinin surat asmasını kendine yorarak hemen durumu toparlamaya çalıştı. ‘‘Asma suratını kardeşim. Şaka yapmıştım, çok güzel olmuş şarkı.’’
‘‘Ya abicim iyisin hoşsun da seni takan kim? Ben Çiçeğim’i özledim. Hepsi o.’’
Genç adam içinden kimseye yaranılmıyor, diye geçirirken, Hülya evlatlarından ayırmadığı Vatan’ı savunuşa geçti ‘‘Çok ayıp Tan! Ne konuşmuştuk abine saygısızlık yapmayacaktın.’’
‘‘Ama o bana yapınca oluyor. Neden ona da kızmıyorsun?’’
‘‘Çünkü o senin abin. Söz büyüğün su küçüğündür.’’
Tan ellerini göğsünde birleştirip konuştu. ‘‘Hah! Hoş geldin Kevser teyze!’’
Hülya, boş bulunup salon kapısına baksa da imayı anlaması çok sürmedi. ‘‘Ya öyle mi küçük bey? Bırakıyım da bir günlüğüne seni ona, gör bakalım anyayı konyayı.’’
Bu cümle ile korkmak yerine epey mutlu olmuştu küçük adam. ‘‘Gerçekten mi anne? Olur. Hadi kalk gidelim,’’ derken ayaklanmıştı bile.
‘‘Oğlum sen Kevser teyzenden çekinirdin ne oldu sana?’’
Tan, annesinin yerinden kalkmayacağını anlayınca başını öne eğip annesinin çaprazındaki tekli koltuğa oturdu. ‘‘Çiçeğim’sizlik ağır basıyor annecim. Çok özledim çok!’’ derin bir iç çekip dudaklarını büzdü.
‘‘Ay, Levent ben hiç beğenmiyorum bu çocuğun halini. Hayır, bilmesem büyü yaptılar diyeceğim oğluşuma.’’
Hülya, hâlâ kırılan kasetçalarının yasını tutan kocasının omzuna başına koyarak kurmuştu bu cümleyi. Levent’ten yorum gelmeyince kocasını dürtmek zorunda kaldı.
‘‘Ay, ben kime ne diyorum?’’
‘‘Ne diyorsun karıcığım?’’
‘‘Anne bence zorlama. Babam bir süre daha yas tutacak gibi görünüyor.’’
Hülya, Vatan’ın uyarısıyla başını kocasının omzundan kaldırıp Levent’in karın boşluğuna cimcik attı.
‘‘Oğlundan daha mı önemli? Sanki tamir ettiremeyeceğin bir şey! Çocuk Mecnun olmuş bu yaşında. Bir şeyler yapmalıyız.’’
Vatan aklına gelenle sırıttı.
‘‘Aslında anne, ben biliyorum ne yapacağımızı ama sen ne dersin bilemem.’’
‘‘Ay söyle akıllı oğlum benim. Babandan hayır yok.’’
Vatan koltukta öne eğilip kendinden emin bir şekilde konuşmaya başladı. ‘‘Gidip Çiçek’i Tan’ıma isteyeceğiz. Vermezlerse de kaçırırız.’’
Levent duyduğu cümle ile girdiği transtan çıkıp yanındaki koltuk minderini Vatan’a fırlattı. Tan ise yerinden fırladığı gibi Vatan’ın boynuna atlayıp ‘‘Aslan abim!’’ nidaları arasında ağabeyinin yüzüne öpücükler kondurmaya başladı.
‘‘Dur be oğlum yapış yapış oldum.’’
‘‘Allah razı olsun abicim. Ver elini öpeyim.’’
Tan, ağabeyinin elini öpüp başına koydu. Annesinin ağzı açık ona baktığını görünce de ağabeyinin kucağından kalkıp annesinin dizinin dibine geldi. ‘‘Ne olur annecim ne olur! Söz veriyorum bir daha yaramazlık yapmayacağım. Büyüklerime de saygılı davranacağım. Ne istersen yiyeceğim. Lütfen anne, ne olur bana gidip Çiçeğim’i isteyelim.’’
Hülya şaşkınlıkla oğluna bakarken matemi biten Levent oğlunu kucağına aldı. ‘‘Tan’ım ne konuşmuştuk seninle? Her şeyin bir yeri ve zamanı var.’’
‘‘Ama baba hep böyle diyorsun. Bu yer neredeyse biz gidelim onun bize geleceği yok.’’
‘‘Küçük aşkım daha çok küçüksünüz. Bu yaşta olmaz.’’
‘‘Of! Hep böyle söylüyorsunuz. Kimsenin beni sevdiği yok. Çok özlüyorum, çok üzülüyorum, diyorum ama bir şey yapmıyorsunuz bile. Ne olur gidip istesek?’’
Levent oğlunu göğsüne bastırırken konuştu. ‘‘Tan’ım ben senin üzülmeni ister miyim hiç? Ama gidip istesek vermezler ki Çiçek’i bize. Üstelik Mert amcan böyle bir şeye hazır değil. Zamanı geldiğinde sana söz veriyorum gidip isteyeceğim Çiçek’i.’’
‘‘Erkek sözü mü?’’
‘‘Baba sözü oğlum.’’
Küçük adam, rahatlamış bir şekilde babasının göğsüne iyice yaslandı. Bu sırada çalan kapı Gülce ve Gurur’un geldiğinin habercisiydi. Hülya ile Vatan aynı anda heyecanla yerlerinden kalktılar. Vatan evlerinin yardımcısı Okşan’a bağırarak, kadını kapının önünde durdurdu. ‘‘Okşan abla ben açacağım kapıyı sen dur.’’
Hülya her zamanki gibi duyduğu isimle titrese de kendine gelmesi uzun sürmedi. Vatan’ın ardından koşup genç adam kapıyı açmadan ona yetişti. Vatan, Hülya’nın ne söyleyeceğini anlamış olacak ki konuşmaya başladı. ‘‘Anne vallahi ben duymaktan bıktım sen söylemekten bıkmadın. Kızların yanında anne demek yok sana tamam, biliyorum. Oldu mu Hülya ablacım?’’
Mahcupça gülümseyip oğlu gibi gördüğü Vatan’ın yanağına bir öpücük kondurdu genç kadın. Vatan da annesi olarak gördüğü kadını yanağından öpüp kapıyı açtı.