8. Sahne

2130 Kelimeler
İki gün boyunca uyumuştum. Zihnim tamamen dinlenmiş olsa bile bedenim acılar içindeydi. Dün gece ilaçların etkisi geçer geçmez uyanmış acı içinde deli gibi kıvranmıştım. Her yerim ağrıyordu. Gece odada tek başımaydım. Alparslan Agâh gitmişti. Sabah uyandığımda da henüz gelmemişti. Hemşireler serum takmış, serumum bittiğinde ağrılarım hafiflemişti. Kahvaltı yapacak ne iştahım ne de gücüm vardı. Bu yüzden kahvaltı yapmamıştım. Hemşireler son kontrolleri yaparak odadan ayrılmışlardı. Güneş tamamen doğmuş şimdi ise odada buradan taburcu olmayı bekliyordum. Buradan çıktığımda ilk ulaşacağım kişi Bahadır'dı. Onunla konuşmam gerekiyordu. Beni savunmasızca ortada bıraktıkları için hesap sormalıydım. Üstümdeki hasta önlüğü beni aşırı derecede rahatsız ediyordu. Bir an önce bundan kurtulup kıyafetlerimi giymek istiyordum. Ama kahretsin ki evim de yakılmıştı ve muhtemelen bütün kıyafetlerim yanmıştı. Odanın kapısı usulca açılırken bakışlarım kapıya kaydı. Palyaço kostümüyle içeriye giren kişi kapıyı kapatmakla kalmayıp kilitlediğinde kaşlarım çatıldı. "Kimsin?" Yatakta doğrulmaya çalıştığımda kafasındaki kıvırcık peruğu çıkartarak kırmızı takma burnunu da çıkarttı. "Bahadır?" Şaşkınlıkla adını söylediğimde hızla bedenimi süzerek yanıma yaklaştı. "Özür dilerim prenses. Nasılsın? Günlerdir kafayı yemek üzereydim." Endişeli bakışlarını yüzümde gezdirirken yüzünü buruşturmuştu. Çok mu kötü haldeydim? Yüzüme uzanmak isterken sol elimle elini tuttum. "Dokunma!" Ona karşı çok sinirliydim. "Bunun sebebi sen ve babamken buraya gelip de sakın bu halime acıma!" "Masal sakin olmalısın... Buraya sana acıdığım için gelmedim." Yüzüne öfkeyle bakmaya devam ederken bu sefer yüzüme dokunmak istemesine karşı çıkmadım. "Çatma şu güzel kaşlarını." Parmakları nazikçe yüzümde gezinmeye başladı. "Bunu yapanı bul! Bul ve bana getir! Beni bu hale getireni kendi ellerimle öldüreceğim!" İlk kez bu kadar hırslı ve ölüm istiyordum. Beni bu hale getiren o adamı kendim öldürmek istiyordum. Dudakları kıvrıldığında yüzüme düşen kakülümü düzeltti. "Çoktan belasını buldu. İcabına baktık onun." Rahatlamıştım ama onun cezasını kesmediğim için bir yanım sönmemişti. "Şimdi planımıza gelelim mi?" Gözlerimi kırpıştırarak kafamı belli belirsiz salladığımda yüzümü serbest bırakarak bu sefer sol elimi tuttu. "Evin olmadığı için planımızı biraz hızlandıracağız. Alparslan Agâh'ın evine şimdi girmelisin... Düşmanı tarafından kaçırılıp darp edildin. O artık senden asla şüphelenmeyecektir. Bu yüzden rahatça istediğimiz gibi devam edeceğiz." Kafamla onayladığımda elimi ellerinin arasından çekerek derin bir nefes aldım. "Babam nasıl? Haberi var mı?" "Evet. Sana bunu yapanlara cezasını verdi." Mutlu olamıyordum. Bahadır'ın anlattıklarına inanıyordum ama sanki bir şey var gibi. Eksik bir parça, yanlış bir hamle yapılmış gibi. Bahadır, tekrar palyaço kılığına girerek ayaklandığında her ne kadar bana sarılmak istiyor gibi görünse bile sarılmaktan çekinmişti. Odadan çıktığında yine tek başıma kalmıştım. Ağrı kesiciler bana iyi gelmişti. Günlerdir ne halde olduğuma bakmak istiyordum artık. Bu yüzden ayaklarımı yataktan sarkarak çıplak ayaklarımı zemine bastırdım. Birkaç saniye soluklanarak ayağa kalktığımda dizlerim beni taşıyamayacak kadar güçsüzleşmiş gibi hissediyordum. Sağ kolumdaki askı beni rahatsız etse bile bununla bir hafta yaşamak zorundaydım. Küçük adımlarla banyoya girdiğimde oldukça yorulmuştum. Bütün bedenim kilitlenmiş gibiydi. Aynanın karşısına geçer geçmez karşılaştığım görüntüyle yüzümü buruşturmuştum. Berbat durumdaydım. Göz altlarım morarmış, dudağımın sol tarafı patlamıştı. Kakülümün altına saklanan iki yara bandını çok net bir şekilde görmüştüm. Saçım dağılmış, dudaklarım şişmişti. Bedenimi görmek istiyordum. Sol elimle önlüğün arkasındaki ipleri açarak önlüğü güçlükle bedenimden ayırdığımda siyah iç çamaşırlarımla kalmıştım. Bedenimdeki morluklar daha iç karartıcıydı. Karnımda kocaman bir morluk vardı. Bacaklarım, dizlerim, kollarım neredeyse bütün bedenim morluklarla doluydu. Bana ne yapmışlardı? Sol elimi beyaz mermere yaslayarak birkaç saniye soluklandığımda odadan sesler duydum. Toparlanarak az önce çıkarttığım önlüğü giymek isterken kapımın birden açılmasıyla Alparslan'la göz göze geldik. Bakışları çıplak bedenimde hızla gezinirken neye uğradığını şaşırmış bir şekilde banyonun kapısını sertçe kapattı. Arkasında şaşkınlıkla beklerken odadaki gür sesini işittim. "Hepiniz dışarıda bekleyin!" Birkaç saniye durarak, "Sen bekle, giyinmesine yardım et." Dedikten birkaç saniye sonra odanın kapı sesi duyuldu. Banyonun kapısı açılırken karşımda gördüğüm kişiyle dünden beri içimde biriken göz yaşlarımı serbest bıraktım. Neva hızla bedenime baktığında dudakları acıyla aralandı. "Neva..." Yüzüme hızla akın eden yaşları umursamadan küçük bir çocuk gibi Neva'nın kolları arasına sığındım. "Ah Masal Hanım, ne yapmışlar size?" Bedenimi sıkmadan bana sarılarak karşılık verdiğinde yüzümü boynuna gömerek hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. "Canım çok yanıyor Neva." Çocuk gibi nazlanarak konuşmuştum. İlgi istiyordum. Birileri tarafından ilgiye boğulmaya ihtiyacım vardı ve Neva tam zamanında yardımıma yetişmişti. Dakikalarca ağlamıştım. Neva ise beni yatıştırmak için hep sırtımı sıvazlamıştı. Dakikalar sonunda beni yatağa oturttuğunda odanın kapısını kilitleyerek yanıma yaklaştı. Ağlamam dinmişti ama hala çok kötü hissediyordum. Yanıma oturduğunda yüzüme düşen saçlarımı düzelterek her iki avucuyla yüzümü sarmaladı. "Canınız çok yanıyor biliyorum... Ama geçecek Masal Hanım, siz iyileşene kadar yanınızda olacağım." Burnumu çekerek gözlerimi kırpıştırdığımda yüzümü okşayarak ayağa kalktı. "Daha iyiyseniz fazla dikkat çekmeden sizi giydirelim." Söylediklerine sadece kafamı sallamakla yetinmiştim. "Savaş Bey beni sizin için getirtti. Dört gün önce Cihangir'lerin malikanesinde işe başladım." Küçük el çantasından üzerime uyan eşofman takımını çıkartarak giymeme yardımcı oldu. Yüksek bel, lastikli eşofman altı ve bol bir tişört giydiğimde, saçlarımı tarayarak açık bırakmıştı. Beyaz spor ayakkabılarımı da giydirdiğinde daha da kötü hissediyordum. Her ne kadar kendimi kirli hissetsem bile bedenimdeki acılardan dolayı duş almayı istemiyordum. Sanırım en fazla akşama kadar böyle idare edebilirdim. Neva isteğim üzerine dudaklarıma nemlendirici sürerken kapının kulpu hareketlendi. "Bu kapı neden kilitli?" Alparslan Agâh'ın sabırsız ses tonula gözlerimi devirerek Neva'ya baktım. "Teşekkür ederim. Kapıyı açabilirsin." Neva geri çekerek kapıyı açtığında Alparslan Agâh odaya daldı. "Çıkıyoruz." Bakışları bana değmeden Neva'ya baktı. Sanırım banyodaki görüntümden sonra uzun bir süre bana bakmayacaktı. "Yusuf Ali, eşyaları al. Her yerde olun. Anlıyor musun? Her yerde olun. Bu sefer dikkatsiz olursanız hepinizi gömerim." Yusuf Ali odadaki çantaları alıp başka korumalara verdiğinde, "Tamam ağabey." Diyerek kulağındaki kulaklığı aktifleştirip çıkacağımızı iletmişti. Yataktan kalktığımda, Neva sol tarafımda yürümeme yardımcı oldu. Ama kaburgalarımdaki ağrı ayakta durmamı güçleştiriyor, yürütemiyordu bile. Güçlükle birkaç adım atarak odadan çıktığımda Alparslan Agâh ile Yusuf Ali arkamdaydı. "Yürüyemiyorum. Bana tekerlekli sandalye bulabilir misiniz?" Neva duraksamamla birlikte duraksayarak dirseğimden sıkıca tuttu. Çok pis bir şekilde dövülmüştüm! Neva etrafına bakınırken Alparslan Agâh karşımda durdu. Yüzüme bakmadan bir elini bacaklarıma bir elini ise sırtıma yerleştirerek bedenimi havaya kaldırdığında sol elimi sıkıca ensesine bastırdım. "Tekerlekli sandalye getirebilirdin." Israrla yüzüne bakmama rağmen, benimle konuşmak yerine karşısına bakmaya devam ediyordu. Oldukça sert ve korkutucu görünse bile ondan korkmadığım için rahattım. Asansöre binerek zemin katta durduğumuzda etrafımız korumalar tarafından etten duvar örülmüştü. Alparslan Agâh, hastanenin çıkış kapısına yaklaştığında bedenimi daha sıkı sarmalayarak kucağına iyice hapsetti. Dışarıdaki insanların meraklı ve sabırsız uğultularını duyar duymaz kafamı boynuna yaslayarak, yüzümü iyice boyun girintisine hapsettim. Bedeninin kasılışıyla bir an adımlarını durdurup yüzüme bakmaya çalışsa bile gözlerimi sıkıca kapatarak ensesine daha sıkı bir şekilde tutundum. Tekrar yürümeye başladığında artık sesler daha karışık bir hale gelmişti. Boynunda usul usul soluduğumda yanık teninin kokusu ciğerlerime nüfuz ediyor, karnıma doğru ılık ılık akıyordu. Düzenli ve sert nefesleri saçlarımın arasına karışarak enseme aktıkça ona daha çok sokulmak istiyordum. Arabaya bindiğinde bedenim aynı şekilde bacaklarının üzerindeydi. Arabanın kapısı kapandı, araba hareketlendi ama hâlâ aynı şekilde kucağındaydım. Sanırım artık kafamı kaldırmam gerekiyordu. Sırtımdaki elini belime yerleştirdiğinde burnundan verdiği sert nefesi saç diplerimde karıncalanma hissi uyandırdı. "Kafanı o yerden çıkartmayı düşünmüyor musun?" Birkaç saniye kendimi toparlayarak kafamı boynundan kaldırdığımda yüz yüze geldik. Yüzüme düşen saçımı arkaya itekleyerek gözlerime gülümseyerek baktı. "Gerçekten kimsin sen?" "Prenses kılığına giren çirkin bir cadıyım." Diyerek etkisi altından çıkarak bedenimi yanındaki koltuğa bıraktım. Kafasımı sağa çevirerek omzunun üzerinden bana baktığında kahverengi hareleri parıl parıldı. "Seni küçük cadı." Dediğinde Boynumun arkasındaki askıyı düzelterek önüne döndü. "Nereye götürüyorsun beni?" "Evime." Dediğinde, umursamaz bir şekilde cebinden telefonunu çıkartarak ekranına baktı. "Evine?" Ses tonum hafif sinirli çıkmıştı. "Gideceğin bir evin kalmadığına göre benim evime gelmek zorundasın." "Değilim!" Bağırarak olduğum yerde diklendim. "Beni otele bırak!" "Sabrımı zorluyorsun küçük!" Bakışlarını telefonundan çekerek bana baktı. "Beni otele bırak! Senin evine gelmeyeceğim!" Öfkeyle soluyarak kafasını sola çevirdiğinde "Sabır, Ya sabır!"diye kendi kendine mırıldanarak tekrar bana baktı. "Az daha geberip gidecektin! Arabadan tek başına indiğin an ölürsün anlamıyor musun bunu?" "Senden başka beni öldürmek isteyen yok!" "Kızım kes sesini, sabah sabah sinirlendirme beni!" "Kızın değilim senin!" Öfkeyle soluyarak kafamı kaldırarak yüzüne baktım. Rahat ve keyifli bakışları yüzümde gezinirken bakışları dudaklarıma değdiği an irkilerek bakışlarını yola çevirdi. Yolculuğun geri kalanında huysuzca oturmaktan başka hiçbir şey yapmamıştım. Alparslan Agâh üst üste telefonla konuşmalar yaparken gözlerim kapalı bir şekilde bedenimdeki acıların canımı nasıl güle eğlene yaktıklarını sabırla bekliyordum. İyileşir iyileşmez oyunu daha hızlandıracaktım. Onunla aynı ortamda durmak, onunla aynı havayı solumak bile istemiyordum. Özgürlüğümü benden alan adamın özgürlüğünü bu sefer ben alacaktım. * Arabamız yarım saatin ardından koca siyah demir kapıdan giriş yaptığında bize eskotluk yapan diğer arabalar etrafımıza sarıp sarmaladı. Alparslan Agâh, kendisi için açılan kapıdan çıkmadan önce göz ucuyla beni inceleyip indiğinde arkasından arabadan indim. Kaburgalarım ağrısa bile bu sefer ona ihtiyacım olmadan koluma giren Neva bana yardımcı oldu. "Yürüyemeyeceksen taşıyabilirim." Gözlerimi devirerek yürümeye devam ettiğimde arkamda bana öfkeyle baktığına emindim. Neyse ki bu umurumda bile değildi. Büyük bahçede küçük adımlarla ilerlerken malikanenin dev iki kanatlı ahşap kapısı bizim için açıldı. Evi benim şatom kadar büyük değildi. Dört katlı malikanenin içine girdiğimizde bizi karşılayan görevlilerin yüzlerinde aynı tebessüm vardı. "Dinlenmek istiyorum." Dediğimde, etrafıma bakındım. Bu evde asansör yok muydu cidden? Neva ile birlikte merdivenlere ilerlediğimizde Alparslan hemen arkamdaydı. "Koca evinizde cidden asansör yok mu?" diye yakınarak sorduğumda, arkama baktım. Alparslan'ın sert bakışlarında, sabrının son sınırlarında olduğunu görmemle kabullenmiş bir şekilde merdivenlere baktım. "Ben bu kadar basamağı nasıl yürüyeceğim?" İlk basamağa bastığımda arkamda hareketlilik olmasıyla birlikte bir an kendimi Alparslan'ın kollarının arasında buldum. Dudaklarımdan ince bir ses çıktığında ensesine sıkıca tutundum. "Kolumu acıttın." Çatık kaşlarımla yüzüne baktığımda, bana bakmadan yukarıya çıkıyordu. Sağ kolum ani refleksiyle acımıştı ama abartılacak kadar değildi. Sadece ona karşı olan öfkemi kusuyordum. "Evine benim için asansör de yaptıracak mısın? Sonuçta uzun bir süre beni burada tutacak gibisin. Aslında asansör yapmak yerine beni otele bırakabilirsin. Orada asansör var ne de olsa, tek başıma yukarıya çıkabilirim. Hani şimd-" "Ala kapat çeneni!" "Rahatsız olduysan beni otele bır-" "Ala!" Ses tonu o kadar korkutucu çıkmıştı ki sinirden fıldır fıldır dönen gözlerinden bakışlarımı çekerek uslu bir şekilde durdum. Dördüncü kata geldiğimizde beni indirmeden ilerledi. Orta büyüklükteki holde ilerlerken gördüğüm şeyle kaşlarım çatıldı. "Evde asansör varmış." Dediğimde Alaprslan Agâh alayla gülümsedi. "Var mıymış asansör?" "Benimle dalga geçme! Madem vardı neden kullanmadık?" "Çok konuşuyorsun. Yorulmadın mı?" Neva'nın açtığı odanın kapısından içeriye girdiğimizde geçen gün beni esir aldığı bordo saten örtünün serili olduğu yatağa bıraktı. "Neva, Ala'ya yardımcı ol. İyileşene kadar onunla sen ilgilen." Diyerek odadan çıktığında kaldığım odanın karşısındaki odanın mat gri kapısını açarak içeriye girdi. "Asansörün olduğunu biliyor muydun?" Neva, odanın kapısını kapatarak yatağın örtüsünü açtı. "Bakımı yapılması gerekiyor. Siz böyle olunca öyle kaldı." Anladığıma dair mırıltılar çıkartarak ayağa kalktım. "Siz dinlenin ben size atıştırmalık şeyler hazırlayayım. Acıkmışsınızdır." Yıllardır yanımda olduğu için beni ezbere biliyordu. "Sonra konuşacağız ama. Henüz hiçbir şey konuşmadık." Diyerek ayakkabılarımı çıkartarak yatağa uzandım. Neva gülümseyerek kafasıyla onayladığında odadan çıkarak beni yalnız bıraktı. Sırtımı yatağın siyah başlığına dayayarak odayı tekrar inceledim. Orta büyüklükteki odada, orta büyüklükteki gardırop yatağın karşısına kurulmuştu. Yatağın sağ tarafında makyaj masası, sol tarafında ise büyük bir cam bulunuyordu. Odanın küçük balkonu vardı. Bordo fon perdeler yere kadar inerken, başucumdaki komodinler krem rengindeydi. Üstünde küçük kristal kare abajurlar yerleştirilmişti. Odanın girişindeki küçük koridorda banyonun kapısı aralıklı bir şekildeydi. Günlerce böyle uzanma fikri tüylerimi diken diken etmeye yetmişti bile. Spor yapamayacak, dans edemeyecek olmam beni şimdiden sinirlendirmişti. O adamı kendi ellerimle öldürmediğim için öfkem daha da katlanmıştı. Kapı iki kere tıklatıldığında birkaç saniye sonra İçeriye Alparslan Agâh girmişti. "Müsaitsen konuşalım." Dediğinde, makyaj masasının pufuna oturarak her iki bacağını rahatça açtı. "Dinliyorum." Sırtımı dikleştirerek, tamamen ona döndüm. "Seni kaçıran kişi düşmanlarımdan biri... Şu an herkes seni zayıf noktam olarak biliyor. Yalanladığım bu habere tabi ki de inanmadılar, inanmayacaklar. Bu yüzden bir süre," birkaç saniye durarak devam etti. "Hatta uzun bir süre evimde kalmak zorundasın. Senin için güvenilir bir yer ayarlayana kadar burası en güvenli yer." "Neden beni koruyorsun? Senin için hiçbir önemi olmayan biri için fazla hassas davranmıyor musun?" Tek kaşımı kaldırarak, sorgulayıcı bir şekilde baktım. "İnan bana senin yerinde kim olsaydı aynı şeyi yapardım. Benim yüzümden canın tehlikedeyse seni korumak zorundayım. İlla aramızda bir şeyin olmasına gerek yok... Nasıl o gün seni tanımadığıma rağmen çantanı kapkaççıdan kurtardıysam bugün de canını o leş kargalarından kurtarmak için her şeyi yapacağım." "Ya kabul etmezsem?" "Kabul etmeme gibi bir seçenek sunmadım. Kabul etmesen seni burada zorla tutarım. Tutsak hayatı yaşarsın. İkimizin de sükûneti için kabul etmek zorundasın." "Seni kibirli adam." Huysuzca homurdandığımda ayaklandı. "Seni huysuz kadın," alayla konuşarak yanıma geldiğinde yüzüme eğildi. Koca bedeni beni her seferinde şaşırtırken buna alışmam zor görünüyordu. "Anlaştığımızı düşünüyorum." "Ah sevgili Alparslan Agâh Cihangir, beni o leş kargalardan kurtaracağınız için size minettarım!" Alayla yüzüne gülümseyerek baktığımda alt dudağımı büzerek tam gözlerinin içine baktım. Bakışları büzdüğüm dudaklarımda bu sefer sandığımdan da uzun gezinirken sertçe yutkunarak gözlerime baktı. Alt dudağını ıslatarak gözlerime bakmadan aceleyle konuştu. "Akşama kadar dinlen." Ses tonu boğuk çıkmıştı. Bu adam garip davranıyordu. Geri çekilerek odadan çıkmak için hareketlendiğinde sesimle durdu. "Evime ne oldu?" "Yandı... Bitti... Kül oldu." Diyerek arkasına bakmadan odadan çıktığında arkasında öfkeyle homurdandım. "Kibirli uyuz herif. Senin yüzünden ne hallere düştüm! Hata bende ben ne diye onlara güvendiysem! Seni huysuz ihtiyar!" Agâh'a ve babama söylene söylene uzandığımda beni korumadığı için kızgındım. Şu an ne durumda olduklarını bilmeyişim, planımızda çıkan pürüz için beklemek zorunda kalışım beni gerçekten çok sinirlendiriyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE