Gün boyunca odamda sıkılarak uzanmıştım. Neva atıştırmalık getirmiş, ilaçlarımı aldıktan sonra akşama kadar bir şey yiyememiştim. Alparslan Agâh'ı da artık görememiştim. Neva'dan aldığım haberle şirkete gittiğini öğrenmiştim.
Sır gibi sakladığı o belgeleri derhal bulmalıydım. Bu iş uzadıkça canım yanacaktı. Bu sefer kendim için hızlanmalıydım.
Gece gökyüzüne perde gibi serilmişti. Hava serindi. Karnım açtı. İlaçlar ağrımı azaltmış, düne göre iyi hissediyordum.
Uzanmaktan ağrıyan bedenimi gevşetmek için yarım sattir odamda küçük adımlarla geziniyor, benim için yenilenen odadaki eşyaları inceliyordum. Gardırop benim için düzenlenmişti. Makyaj masasında dikkatimi çeken şey, benim için özel üretilen parfümün burada olmasıydı. Çünkü yangında hepsinin küle döndüğünü biliyordum. Muhtemelen Neva getirtmiştir.
Az önce gardıroptan çıkarttığım kıyafetlere göz gezdirerek kolumdaki askıyı dikkatle çıkarttım. Üzerimdeki bol tişörtü dikkatle çıkarttığımda siyah sütyenle kaldım. Eşofman altını da gelişi güzel çıkarttığımda yatağın üzerindeki beyaz kısa bornozu alarak banyoya ilerledim.
Duş almak istiyordum. Saçlarım birbirine dolanmış, kirden rengi solmuştu. Bedenim zaten hiç iyi durumda değildi.
Banyonun sağ köşesindeki duşakabinin kapısını açarak suyu ayarladım. Bornozu krem mermer tezgahın üzerine bıraktığımda üzerimdeki son parçalardan kurtularak sıcak suyun altına girdim. Sağ koluma hiç de dikkat etmeyerek acılar içinde yıkandığımda, sonunda temizlendiğim için oldukça mutluydum.
Duşakabinden çıktığımda beyaz dizlerimin biraz üzerinde duran bornozu giyerek kuşağını bağladım. Saçımı saç havlusuyla ıslaklığını biraz alarak kol askımı koluma takmaya gerek duymadan odadan çıktım. Çıplak ıslak ayaklarım zeminde ıslak izler bırakırken yatağıma oturarak geriye doğru sırt üstü uzandım.
Arınmıştım. Acılarım olsa bile buna dayanabilirdim. Burada olmayı her ne kadar istemesem bile buna da göz yumacaktım. Şimdi hazırlanıp aşağıya inecek, onunla akşam yemeğini yiyecektim. Buna da göz yumacaktım. Ve bu oyunun sonuna kadar ona katlanacaktım.
Oyunu kazandıktan sonra ise onu bitirecektim. Bütün bunlar özgürlüğüm içindi. Babam içindi. Açılan kapının kapanma sesini umursamadan tavanı izelemeye devam ettim.
"Masal Hanım, Alparslan Bey geldi. Sizi yemeğe bekliyor." Tavan ile aramıza giren Neva'nın yüzüne salakça gülümseyerek doğruldum. İyi hissediyordum.
Sağ kolumun ağrısı hızla artmaya başladığında, ilk önce kol askımı takmayı tercih ettim. Neva bu durumdan hiç hoşlanmasa bile bana saygı duyduğu için konuşmak yerine susarak bakışlarıyla beni kınamayı seçmişti. Onun yardımıyla, üzerime tayt ve siyah tişört giymiştim. Saçımı yukarıda bağlamıştım. Makyaj yapmamış olsam bile kirpiklerimi kıvırmış, dudaklarıma nemlendirici sürmüştüm. Ayakkabı giymek yerine Neva'nın hazırladığı terlikleri giydiğimde son olarak boynuma sıktığı parfümün eşsiz kokusunu içime çekerek odadan çıktım.
"Asansöre binebiliriz. Bakımı yapıldı." Dediğinde asansörü kullanarak aşağıya indik. Girişteki büyük salona girdiğimde Alparslan Agâh sinirle telefonla konuşuyordu. Yüz ifadesi çok öfkeli görünüyordu. Sabrı kalmamış gibiydi.
"Bana o adamı bulun artık Yavuz! Bulmadan da yanıma uğrama!" Son sözlerini söyleyerek telefonu kapattığında öfkeyle soludu.
Kendimden emin adımlarla yürüyerek yemek masasının karşısında durduğumda, arkamdaki bakışlarının farkındaydım.
"Ne o bana bunu yapan adamları mı arıyorsun?" Babam icabına baktığı için bulmaları imkansızdı artık. Ona dönerek, tek kaşımı kaldırarak alayla gülümsedim.
Sinirli yüzü anında düzelirken alayla gülümseyerek küçük sinsi adımlarla karşımda durdu.
"Sana bunu yapan adama ne yaptığımı öğrenmek ister misin?" Üzerime eğilerek, boynumdaki askının kemerini düzeltti. Çıplak boynuma değen parmakları kanımı karıncalandırırken mantıklı düşünmemi engelliyordu.
Elinin sert dış tarafını boynumda ağırca gezindirerek tişörtün açıkta bıraktığı köprücük kemiğimin üzerinde durdu. "İnan bana öğrenmek istemezsin." Kahverengi hareleri koyulaşmış bir şekilde siyah göz bebeklerime bakıyordu.
Köprücük kemiğimin üzerindeki elini çekmeden önce parmaklarıyla usulca okşayarak geri çekildiğinde az önceki etkisi dizlerimi güçsüzleştirmişti. Bu adam çok değişikti. Yasak olmasının getirdiği büyüleyici havası beni ona çekiyordu. Bedenini geri çekmek yerine üzerime eğdiğinde sandalye ile bedeni arasında sıkışıp kaldım. Uzun siyah ojeli tırnaklarımı sandalyenin deri sırtına geçirerek nefesimi tuttum. Kafasını eğerek içine derin bir nefes aldığında az önce duş aldığım için rahatlamıştım. Kötü kokmayı istemezdim.
"Haydi yemek yiyelim." Geri çekilerek kendini topladığında hızla arkamı dönerek deri sandalyeyi çekerek oturdum. Alparslan Agâh, karşıma geçtiğinde az önceki alaylı yüz ifadesi kaybolmuş yerine oldukça ciddi bir ifade almıştı.
Çalışanlar servisi açtığında sağ kolumu kullanmadığım için, sol elimle yiyebildiğim kadar yemeye çalıştım. Alparslan'ın bakışları altında kendimden emin bir şekilde yemeğime devam ederken kimsenin yardımı olmadan hareket edebileceğimi ona kanıtlamak istiyordum.
"Evime ne zaman dönebileceğim?" Dudaklarımı temizleyerek arkama yaslandığımda tamamen doymuştum. Alparslan, yutkunarak suyundan bir yudum aldığında benim gibi biçimli dudaklarını peçeteyle silerek arkasına yaslandı.
"Anlaşmıştık."
"Bak, ben buraya başıma iş açmak için gelmedim... İstanbul'dan buraya kafamı dinlendirmek, sakin bir yaşam sürmek için geldim. Seninle yaşayıp, düşmalarına yem olmak istemiyorum." İlk kez kendimi ona açıkladığım için yüzünde garip bir ifade oluşmuştu.
"Senin dünyan şimdiden oldukça korkunç görünüyor. Buna katlanamam anlıyor musun?"
Gayet medeni bir şekilde iki yetişkin gibi konuşmak ikimiz için iyi olacaktı. Tanıştığımızdan beri hep inatlaşmıştık. Şimdi ise anlaşmamızın vakti gelmişti. Bana güvenmesi için ona çok masum girünmeliydim. Sanırım yumuşak bakışlardan güvenmesinin yakın olduğu görünüyordu. Zihnimdeki karanlık kadın beni oturduğu tahttan tebrik ederken masum kadın tarafımı kullandığım için bu halimden memnun değildim.
"Eğer bu korkunç hayatımdan kurtulmak istiyorsan birlik olmamız gerekiyor. Şu an seni nerede saklarsam saklayayım yanımda güvende olduğun kadar güvende olmazsın. Bu yüzden korkunç hayatıma bir süre katlanmalısın." Sıkıntıyla düşünürken bakışları üzerimdeydi.
"Canın sıkılacak kadar sıkıcı bir hayatım yok aslında."
"Ya ne demezsin. Ne tarafa dönsem koca kaslı korumalarınla burun buruna geliyorum." Ayağa kalktığında gülmemek için kendini sıktığının farkındaydım. Arkama geçerek kalkmam için sandalyeyi arkaya çekti.
"Bence artık sakinleşmemiz ve düşman gibi görünmeyi bırakmalıyız." Ayağa kalktığımda göz göze geldik.
"Biz böyle konuşarak anlaşıyoruz. Yeniden mi tanışsak?" Gülümsediğinde, gür kirpiklerinin gölgesi yüzüne düştü.
"Alparslan Agâh Cihangir." Büyük dövmeli elini uzattığında elimi elinin arasına bıraktım. Küçük sol elimi sarmaladığında bu görüntü bir an göğsümden mideme akın eden kelebek hissi uyandırmıştı.
"Masal Ala Dermirhan." Küçük çekik gözlerim, yüzünde merakla gezinirken yıllardır ona karşı olan nefretim ve önyargım bir anda oldukları yere saklandılar. Bu durum beni anında rahatsız etmişti. Hızla elimi elinden çektiğimde uzaklaşarak az önceki yakınlığımızdan kurtulmak istedim.
Duygularımı kontrol altına almalıydım. Yıllardır mantığımı dinlemiş ve şimdi de mantığımla hareket etmeliydim.
Alparslan Agâh Cihangir benim düşmanımdı!
Saçımı düzelterek koltuklara doğru ilerlediğimde çalışanlar sofrayı toplamaya başlamıştı. Alparslan Agâh arkamda ilerleyerek karşımdaki tekli koltuğa oturduğunda bakışlarımı yere kadar inen camdan dışarıya çektim.
Yüzümde gezinen bakışları arsızca devam ederken yutkunarak Alparslan'a döndüm. Bakışlarımız anında kesişmişti. Düşünceli görünüyordu.
"Hep bu kadar sıkıcı mısın?" Tek kaşını kaldırarak sorgularcasına baktı.
"Bütün gece böyle oturacak mıyız?" Salonun girişinde görünen Neva'ya bakarak ayağa kalktı.
"İlaçlarını aldıktan sonra bahçeye çıkabiliriz. Sana koca kaslı adamlarımı tanıtır, ben yokken kiminle muhattap olman gerektiğini anlatırım."
Gözlerimi devirerek sahte bir şekilde kahkaha attım. "Çok komikmişsin gerçekten!" Alparslan, salonun bahçeye açılan kapısından çıkarak sürgülü cam kapıyı aralık bırakmadan önce ikimiz için kahve istemişti.
"Ağrınız var mı? Fazla dışarıda kalmayın, yeni duş aldınız. Üşütmeyin." Neva'nın fısıltılarıyla tebessüm ederek uzattığı hapı su ile içtim.
"Teşekkür ederim Neva." Ayağa kalkıp bahçeye çıkana kadar arkamda beni izlemişti. Güvendiğim tek kişiydi Neva. Bahadır'a ve babama bile güvenmiyordum artık. Şimdiden onlara karşı olan güvenimi zedelemişlerdi.
Yürüdükçe ayaklarımın altında ezilen çimler bana adadaki günlerimi hatırlatmıştı. O tutsak hayatımı değil de adadaki güzellikleri özlemiştim.
Arka bahçede, büyük bir havuz varken, havuzun sol tarafına oturma grubu kurulmuştu. Yüksek duvarlar tamamen çimlerle kaplanmıştı. Dışarıdan kimse burayı göremezdi.
Etrafımı inceleyerek Alparslan'ın bakışları üzerimdeydi. Beni çözmek istercesine bakıyordu.
"Burası çok güzelmiş." Karşısına oturduğumda bakışlarım evin köşesindeki iki ağaya bağlanmış hamağa kaydı. Bu akşam orada saatlerce uzanıp yıldızları izleyebilirdim. Ama bedenimdeki ağrılar yüzünden bu güzel düşüncemden vazgeçmek zorunda kalmıştım.
"Güzeldir." Alparslan'a döndüğümde etrafını inceliyordu.
"Kahvelerimizi içerken sana korumalarımdan birkaçını tanıtırım."
Kafamla onaylarken Neva bizim için getirdiği kahveleri servis ederek içeriye girdi. Alparslan kahvesinden bir yudum alarak kafasını kaldırarak gökyüzüne huzurla baktı. Boğazındaki çıkıntı hislerimi tekrar dürterken alt dudağımı ağzımın içine kıvırarak kahvemden bir yudum aldım. Çok sakin ilerliyorduk. Canım artık aksiyon istiyordu. Yarın planıma başlamam gerektiğini kendime diretirken Alparslan telefonunu çıkartarak birini aradı.
"Yusuf Ali ile Hamza arka bahçeye gelsin." Deyip telefonu kapattığında kahve fincanını koyu kahverengi ahşap orta masaya bıraktım.
Alparslan rahatça kahvesinden bir yudum daha aldığında arkamda yaklaşan adım sesleriyle sırtımı dikleştirdim.
"Buyur ağabey."
"Yusuf Ali ve Hamza." İkisi aynı anda bana baş selamı vererek, giydiği siyah takım kıyafetinin ceketinin önünü iliklediler.
Yusuf Ali, uzun boylu oldukça yapılıydı. Alparslan'dan iki santim kısa görünüyordu. Koyu kahve saçları, acı kahve gözlere sahipti. Oldukça sert mizaca sahipti. Yusuf Ali, mahalledeki kadınların söylediği adamın ismiyle aynıydı ama aynı kişile olduğunu bilmiyordum.
Hamza ise daha uzun ve geniş omuzlara sahipti. Yeşil gözleri uzun kıvrık kirpikleri oldukça dikat çekiciydi. Kıvırcık, kahverengi saçlara sahipti.
"En güvendiğim kişiler. Bir şey isteyeceksen onlardan başka kimseden isteme. Bir yere gideceksen önce benim haberim olacak, sonra ise onlar yanında olacak." Dikkatle gözlerime bakarak devam etti. "Ala bu gerçekten ciddi bir durum. Umarım bunu hafife almazsın."
Oldukça uslu bir şekilde konuştum. "Tamam... Burada olduğum sürece oldukça sakin davranmaya çalışacağım. Başımı derde sokmayacağım." Söylediklerim sert yüzünde küçük bir tebessüme yol açmıştı.
"Anladınız mı? Bundan böyle Ala'yı koruyacaksınız. Beni nasıl koruyorsanız onu on katı güvenlikle koruyun."
"Yenge bize emanet ağabey." İşte bunu sevmedim. Yüzümü buruşturarak Yusuf Ali'ye baktım.
"Yalnız yenge demesen çok iyi olur. Çünkü yengeniz değilim."
Yusuf Ali konuşmak için dudaklarını aralayacakken Alparslan konuştu. "Tamam, gidin. Gözünüzü dört açın."
Yusuf Ali ile Hamza bize baş selamı vererek yanımızdan ayrıldığında yine Alparslan ile baş başa kaldık.
"Adamlarını uyar... Bana yenge demesinler bir daha." Diyerek ayağa kalktığımda yorulan bedenimi dinlendirmek için odama çıkmayı düşünüyordum.
"Ala..." Omuzlarımın üzerinden Alparslan'a baktım.
"Herkes bizi sevgili biliyor."Ayağa kalktığında tamamen ona döndüm.
"Yani seninle sevgili rolü mü yapacağız? Çok klişe." Karşı karşıya geldiğimizde kafasını eğerek yüzüme baktı. Bu adam hep eğilmek zorunda mı?!
"Sevgili rolü yapmayacağız."
"Öyleyse?"
"Başkalarının yanında sevgili olduğumuzu duyduğunda bana iğrenerek bakma... Biliyorum tanışmamız oldukça saçma oldu ama düşmanın değilim. Bana düşmanınmışım gibi bakmayı bırak." Bunu fark etmemiştim. Gerçekten öyle mi bakıyordum?
"Senden iğrenmiyorum." Nefret ediyorum demek isterdim. "Düşmanım da değilsin, sadece yıldızlarımız henüz barışmadı galiba." Zorla takındığım gülümsemeyle kafasını iki yana salladı.
"Zorla da gülümsemeye çalışma." Bu adam neydi? O kadar mı belli oluyordu? Bunu bir an önce kontrolüm altına almalıydım.
Yüzümdeki gülümseme kaybolurken yüzünü daha çok eğerek sağ elini yanağıma yerleştirdi. Sert parmakları yumuşak yanağıma usulca yerleştiğinde donup kalmıştım. Bu adamın her şeyi çok farklıydı. Bana bakışı sert olsa bile dokunuşu oldukça naifti.
Konuşmasını beklerken sol elini belimde hissettiğimde bedenimi yavaşça kendine çekti. ayak parmaklarımın üzerine yükselirken, göğsüm sert göğsüne yapıştı. Sağ kolum aramızda kalmıştı ama acımamıştı. Bakışları gözlerimden usulca çekildiğinde, önce sol kaşımın üstündeki küçük bene baktı sonra bakışları ağır ağır dudaklarıma kaydı.
Onu itmek istiyordum ama bir yanım ne yapacağını deli gibi merak ediyordu. Beni öpecek gibiydi. Kafasını yavaşlıkla dudaklarıma eğerken gerçekten öpeceği için bir an sol elim koluna sıkıca tutundu. Bu adamdan neden kaçamıyordum?
Ondan ölesiye nefret ederken neden şu an dudaklarıma kapanmasına izin veriyordum? Zihnim çalışmayı durdurmuş, beni öpmesini deli gibi merak ediyordu. Kalbim ise aptalca çarpmakla kalmayıp, içindeki ölü kelebeklere suni teneffüs ediyordu. Ölmüş kelebeklerimi tekrar hayata bağlamak istiyordu.
Dudaklarımız arasında birkaç milim kala duyduğum adım sesleriyle Alparslan'ın kolunu daha da sıktım. Sanırım biri geliyordu. Ama bu Alparslan'ı durdurmayacak gibiydi. Gelen takırtı sesinin kesilmesiyle Yusuf Ali'nin sesiyle hızla sağ tarafıma baktım. Alparslan belimi bırakmak yerine daha sıkı tuttuğunda adamdaki rahatlığa hayretle baktım.
"Ağabey, etrafta şüpehli bir araba dolanıyordu durdurduk. Tahmin ettiğimiz gibi sana mesaj yolamış." Alparslan'ın belimdeki eli anında çekilirken az önceki adam kayboldu, yerine öfkeyle harmanlanan adam geçti.
"Ala eve gir!" Arkasına bakmadan yürüyerek bahçenin önüne doğru ilerlerken arkasından sadece bakmakla yetinmiştim.
"Bana adam elimizde olduğunu söyle Ali." Sert ve aceleciydi.
"Evet ağabey." Yusuf Ali onu hızlı adımlarla takip ediyordu.
"Ala! Eve gir!" Arkasına döner dönmez hızla eve doğru ilerledim. Ona mesaj yollayan adamı merak etmiştim. Düşmanı fazlaydı. Yer altındaki işlerden dolayı etrafı düşman kaynıyordu.
İçeri girer girmez Neva beni karşıladı. "Masal Hanım! Sizi öpecekti!" Telaşla söylediği şeyle hızla susması için parmağımı dudağıma götürdüm.
"Kes sesini Neva! Ulu orta yerde konuşma!"
"Ama siz ulu orta yerd-"
"Neva!" Diye adeta cırladığımda hızla ağzına fermuar çekerek beni takip etti. Haklıydı, Yusuf Ali gelmeseydi beni öpmesine izin verecektim. Kahrol Ala! Sanırım bir süre ondan kaçacaktım.
Odaya girdiğimde kol askısını çıkartarak öfkeyle yatağın üzerine attım. "Salak! Salak Masal Ala!"
Neva odanın kapısını kapatarak yanıma geldiğinde, bana merakla bakıyordu.
"Sizi öpmesine izin verdiniz farkında mısınız?"
"Farkındayım! Bir an önce buradan gitmeliyim!" Yatağa oturduğumda ağrıdan sızlayan bedenime lanet ettim. Canım yanıyordu ama o kadar arsızdım ki,
"Gitmek yerine sakin olup, mantıklı düşünün derim." Dolaba ilerleyerek benim için saten kısa pijama takımımı çıkararak yatağın üzerine bıraktı.
"Önce sakinleşin lütfen." Alayla göz devirerek yatağa oturdum.
"Ya koruması gelmeseydi öpecekti beni! Ve ben buna izin verdim! Öl Masal Ala! İlk öpücüğünü düşmanına verecek kadar aptalmışsın ya!"
Masal Hanım... Sakinleşin lütfen. Şimdi bunu boşverin. Bahadır Bey sizi evin arkasında bekliyor." Gayet sakin bir şekilde az önce fırlattığım kol askımı alarak dikkatle koluma taktı.
"Neden son zamanlarda her şeyden en son benim haberim oluyor?" Sinirle doğrulduğumda Neva dağılan saçımı düzelterek alnımdaki yara bantlarını kakülümle gizledi.
"Telefonunuz olmadığı için, Bahadır Bey bana ulaştı." Bütün öfekemi kusacağım kişiyi bulduğuma göre Neva'yı takip ederek evde ilerledik. Zemin katında bulunan ve ilk kez gördüğüm kilere girdiğimizde hafif aralıklı kapıdan bahçeye çıktık. Yarın evi gezeceğimi aklıma yazarken, bahçenin etrafında hiçbir korumanın olmaması işimize gelmişti.
Sanırım o yakaladıkları adamı Bahadır ayarlamıştı. Alparslan Agâh o adamla ilgilenirken diğer korumlar ise yanındaydı muhtemelen.
Evin hemen arkası karanlık bir araziydi. Bahçenin arka kapısından çıktığımızda Neva duraksadı. "Ben buralara bakacağım. Gelen olursa size haber veririm." Dediğinde kafamla onaylayarak hemen biraz ilerideki ağacın altında silüeti belli olan Bahadır'a doğru ilerledim.
Yanına vardığımda dikkatle beni süzdü. "İyi görünüyorsun?"
"İyiyim." Diyerek huysuzca yanıtladım.
Cebindeki elini çıkartarak bir telefon uzattı. "Bunu iyi bir yerde gizle. Muhtemelen Alparslan Agâh yeni telefonunu dinliyor olacak. Bununla iletişime gireceğiz."
"Başka?" Diye sorduğumda telefonu elinden aldım.
"Neva'da sana vermesi gereken şeyler var. Alır almaz harekete geç. Daha fazla bu adamla aynı yerde kalmanı istemiyorum." Aramızda oldukça soğuk rüzgarlar esiyordu. Ona karşı öfkeli olduğum kadar o da bana karşı fazla mesafeliydi.
"Bana bunu yapan adamlara kim cezasını verdi?" Sesim oldukça sert ve sorgularcasına çıkmıştı.
Birkaç saniye gözlerime bakarak konuştu. "Ba-" Yalan söylediği o kadar açıktı ki, Kendini sıkmış ve bakışlarını benden çekmişti.
"Yalan söyleme!" Diye bağırdığımda sesimin yüksek çıkmasından dolayı bir an arkama baktım. Neva biraz uzağımızda etrafına dikkatle bakıyordu.
"Alparslan Agâh cezasını verdi." Çöken omuzlarını dikleştirerek içine derin bir nefes aldığında yüzünde sinir belirdi.
"O senin düşmanın bunu sakın unutma Masal! O adama aldanıp, kapılma."
"Bu ne demek oluyor şimdi? Ona kapıldığımı mı ima ediyorsun?" Oldukça keskin ve serttim.
Tıpkı benim gibi öfkeyle solumaya başladığında sakinleşmek için birkaç adım geriye gitti.
"Neva'dan aldıklarını dikkat çekmeden yerine yerleştir."
"Bu imaların ve hareketlerin hüç hoşuma gitmedi! Bir daha bana böyle davranırsan aramızdaki arkadaşlığı bitiririm!" Diyerek arkamı döndüğüm gibi hızlı adımlarla bahçeye girdim.
Arkamda kırgın bir kalp bırakarak odama girdiğimde Neva'dan bahsettiği şeyleri de almıştım. Planımız yarın tamamen devreye girecekti. Piyonlarla işimiz bitmişti. Şimdi diğer taşlardaydı.
Üstümü değiştimiş, saçımı açık bırakmış, koluma ve bedenimdeki morluklara merhem sürerek yatağa geçmiştim. Şimdi karanlık odamda akşam ilk kez tattığım ve henüz adını bilmediğim hissimi düşünüyordum.
Çok değişik bir histi. Sanki annenden gizli çaldığın pasta dilimini yedikten sonra gelen o pişmanlık hissiydi. Beni öpseydi buna izin verdiğim için pişman olacaktım ama bir yanım ise ona izin verdiğim için oldukça iyi hissedecekti.
Tüm bunlar yılanın zehri gibi zihnimde dolaştıkça dolaştı. Her şeyi teker teker düşündüm. Defalarca kendime kızsam bile defalarca kendimle gurur duydum. Çünkü babam için buraya girmek neredeyse ölümüme neden olacaktı. Gün sonunda burada olduğum için rahatlıkla gözlerimi tamamen karanlığa kapattım.