KAÇIŞ/ "Gidişin Öfkesi"

2045 Kelimeler
Kaçış – 2 / 15. Bölüm * * * * * * * * * * O tamamen gözden kaybolduğu vakit onun cümleleri ile bükülen belim, büyük bir kar kütlesi gibi devrildi. Gözlerimden yaşlar süzülürken, biraz önce oturduğum koltuğa devrildim. Yaşlarım yanaklarımı istila ederken, onun gözden bu kadar hızlı çıkardığını görmek koca bir enkaza dönüşmeme neden olmuştu. Gidiş benim teklifim olsa bile onun beni itham ettiği yere gömülmüştüm. İkimizin de dudaklarından dökülen yanlış cümleler aramızdaki son bağları yerle bir etmişti. Büyük bir moloz yığınının arasında yapayalnızdım nihayet. Ve gidişim için sirenleri çalmaya başlayan trenleri hissedebiliyordum. Sonun en sonundaydım. Ve kendimi avutmaya devam etmememin tek yolu, hala bunun onun için en doğru yol olduğunu düşünmemdi. Şunu rahatlıkla görmüştüm ki, ben onunla tanıştığım günden beri ilk kez ondan daha cesur olabilmeyi başarmıştım. Onun almadığı kararı sırtlanmak ise en büyük başarım olmuştu…  Büyük bir yıkımdan sonra başlamış olan o zifiri sessizliğin içerisindeydik. Koca koca ağaçlar kesilmiş, etrafımızdaki bütün evler ateşe verilmişti. Karanlığın o koyu tadının içine o kadar güçlü bir duman yükseliyordu ki neredeyse bütün gökyüzü de aynı yangına bulanmak üzereydi. Olduğumuz yer öyleydi ki, ayaklarımızın altı tepemizin üzeri ile birleşmiş cayır cayır yanıyordu. Biz ise bilmiyorum… Yanmaya da razı değildik, kaçmaya da… Dünyanın her yanı üzerimize devrilirken kala kalmıştık. Bu büyük bir kıyımdı. Kimseden tek bir sesin çıkmadığı büyük bir kıyım… Sessizlik devam ederken büyük bir gök gürlemesi başlamıştı. Her yer enkaza dönerken kafamızı kaldırdığımız gök kubbeden elektrik boşalıyordu. Ve yağmur başladığında hiçbirimiz ıslanmıyorduk. Cayır cayır yanan tenlerimiz, bedenimize çarpan her yağmur damlasını hızla buharlaştırıyordu. Olduğumuz yer, cehennemin ta kendisiydi. Sığınacak yer olarak gördüğümüz kendimiz bile kapılarını sıkı sıkı kapatmış bizi açıkta bırakmıştı. Şimdi hiçbirimizin, birbirine faydası yoktu. Kendi bacaklarımızdan asılmanın eşiğinde sırılsıklam bekliyorduk. Onun tekmesi ile devirdiği sehpa, son saatlerini yaşayan bir hasta gibi yere serilmişti. İnlemelerinin kulaklarımın tam içinden duyabiliyordum. Dudağından kaçan her ses parçası öyle acı doluydu ki, bir ağıttan farksızdı. Ve o ağıt kala kaldığı yerden her yükselişte, yüreğimin tam üzerine oturuyordu. İkimiz de bir bal mumundan yapılan heykelleri andırıyorduk. En ufak bir hareketimiz yoktu. Burunlarımızdan kaçan derin soluklar olmasa, hareket edebilme yetimizi tamamen kaybetmek üzere olduğumuzu düşünecektim. Onun burun deliklerinden kaçan havanın her zerresinden öfke dolu bir duman barındırdığını görebiliyordum. Yanına doğru bir adım bile attığım an beni eritebilecek, kasıp kavurabilecek bir duman. Bağırırken söyledikleri kulaklarımın içinde devamlı bir tekrir oluşturmuştu. Zaafımsın… Onun en eksik ve en kötü yanının adıydım ben. Ona zarar veren, onu uçuruma götüren şeyin adı. Bir hatanın… Bir yanlışın… Belki de bir istememenin… Gözlerim yavaşça gecenin kapısını bize aralayan pencereye doğru kaydı. Camdaki yansımamız o kadar diriydi ki, o yansımanın içerisinde sadece bizi görmüyordum. Ruhlarımızı kasıp kavuran derin matemi de görebiliyordum. Biz ayakta dursak bile onlar içimize doğru diz çökmüş ve çaresizce ellerini şakaklarına dayamışlardı. Çaresizlik onların diz çöktüğü yerden ta kalbimize doğru yayılan derin bir acıdan ibaretti. Onun camdaki yansımasını incelemeye başladım. İki eli gücünü yitirmişçesine iki yanına düşmüştü. Gözleri ne düşündüğünü bilmediğim bir halde parkeleri tarıyordu. Çatık kaşlarının araladığı boşluktan geçen binlerce düşünceden oluşan nehri görebiliyordum. O kadar kızgın bir nehirdi ki bu bize anlatılan Musevi kıssalarındaki Nil Nehrini andırıyordu. Her an taşacak ve bütün Mısır’ ı tuzla buz edecek olan o nehri… Hala dik olan geniş omuzlarından anladığım kadarıyla, güçsüz olsa bile gayret etmenin yollarını arıyordu. Baş edebilmenin, yeniden mücadeleye girişmenin, bambaşka yollar bulabilmenin… Düşünceleri alnının ortasından omuzlarına doğru yol alıyordu. Sırtının üzerinde yük edinen ağırlık en çok kafasının içindekilerden kaynaklanıyordu. Ve o yükün tek bir adı vardı. NAOMİ LEVY! Zaafımsın… Sesi yeniden yankılanıyordu. Her yankısından kafatasımın duvarlarına çarparak genişliyordu. Zaafımsın… Dudaklarımın arasından kötü bir tadın geçtiğini ve damağımı yakmaya başladığını hissedebiliyordum. Zaafımsın… Dönen başım ve yükselen midemin her yerine sızıyordu kelimesi. Dünyanın en kötü sıfatının üzerime yapıştığını hissediyordum. Ayaklarımın altından titrek zemin kaymaya başlıyordu. Tir tir titriyordum. Nefesim kesik kesik çıkarken zaman hızlanmıştı. Dünyanın bir dönüşü artık yirmi dört saat içinde değildi. Küçüklüğüm, elbiselerim, genç kızlığım, oyuncaklarım, annem, babam, Eliza, okulum, okuldaki arkadaşlarım, gördüğüm rüyalar, kan, rüzgar sesi, silah sesi… Hepsi iç içe geçmiş gibi etrafımda derin bir hortum oluşturdular. Nefesim hızlanırken, soluklar gırtlağımı tıkıyordu. Olduğum yer iyiden iyiye kararırken, bir anda dudaklarımdan kaçan bir cümle ile her şey ve herkes buz kesti. Etrafımda dönen her şey kaskatıydı. “Onlarla gitmeyi kabul ediyorum.” Soğuk bir su ayaklarımızın arasına sızmıştı. Onun bakışları anlamadığım bir ifade ile bana dönerken, soğuk suyun derimi ürperttiğini ve tüylerimi havalandırdığını hissedebiliyordum. Biraz önce etrafıma doluşan ve hunharca dönen her şey keskin bir bıçağa dönüşmüştü. Sessizliğin içerisine bir bomba gibi düşen cümlem o kadar netti ki patlamanın ilk önce beni öldüreceğine adım kadar emindim. Ama en doğru olan buydu. Bu oyunu ona zarar vermeden bitirebilmenin tek yolu buydu. Ve ben bu yolu kendi rızam ile seçiyordum. Asla karşı koymaya hakkı yoktu. “Ne dedin sen?” Zaafımsın. Bana dönen bakışları o kadar sivriydi ki bedenimde değdiği her yeri kanatmaya başlamıştı bile. “Duydun beni.” Diye hızla karşılık verdiğimde, bana doğru bir adım atmıştı. En net ve korkmayan halim ile konuşmaya devam ettim. “Duydun beni işte. Gitmek istiyorum. Onların yanına… Evime döneceğim. Burada artık kalmak istemiyorum.” Acı kahve üstünün rengi, yüzündeki her kas ile yeniden aydınlanırken bunu beklemediğini her halinden anlıyordum. En az saç tellerinin birbiri ile kavgalı olması kadar öfke ile bakıyordu bana. “Nereden çıktı bu şimdi? Daha düne kadar bile yanımda kalmak istemiyor muydun?” Hiç beklemeden hızla karşılık verdim. “Artık istemiyorum. Kalmamı gerektirecek hiçbir şey yok.” Kaşlarının daha fazla çatıldığını görebiliyordum. Ayaklarımızın arasına sızan su gittikçe yükselmeye başlamıştı. Bir buzulun ortasında kalmış gibi titriyordu ruhum. “Bu mu planın gerçekten? Onlara istediğini hemen vermek mi? Bu şekilde mi halledeceksin problemimizi?” Bunu dediği an, son kelimesini hızla düzelttim. “Problemini… Benim değil, senin problemini.” “Aişe…” Sağ elini hızla saçlarının arasından geçirdi. Dayanamadığını gösterir gibi derin bir nefes aldı. “ne yapmaya çalışıyorsun?” Onun sorununu komple çözmek derdindeydim. Kendine mal ettiği her şeyi madem ki bozuyordum ve ben madem ki en büyük kötü zaafıydım, kurtulması için elimden geleni yapacaktım. “Bu plan da, problem de yalnızca sana ait. Ben ayağına dolanan ve senin ortadan kaldırmak istediğin en hassas yanınım. Sen beni ortadan kaldırabilecek kadar güçlü davranamıyorsun madem, bunu ben yapacağım. Geldiğim yere geri gideceğim. Eğer isteğim ile beni gönderirsen hiçbir şeyin yükünü çekmek zorunda kalmayacaksın.  Ben aradan çekildiğim an sen yeniden yalnız ve güçlü hayatına devam edebilirsin.” “Sen gerçekten olan biteni bu kadar kolay halledebileceğini mi zannediyorsun?” dediğinde, onun kontrol etmeye çalıştığı öfke hızla benim dudaklarımdan yere yığıldı. Zaafımsın… Beni paramparça eden cümlelerinin bedelini ona bu şekilde ödetmeye çalışıyordum. Bağıran sesim, bütün eşyaların evin bir köşesine sığınmasına neden oluyordu. Kinim, beni koyduğu yere karşı dipdiriydi. Onun baş edemediği yanı olmama çok kırgındım. “Ne istiyorsun? Ne istiyorsun? Kalmama izin yok, evime dönmeme izin yok, başka bir hayata başlamam için bir yol yok… Ne istiyorsun benden, ne?” Bağıran sesim ile neye uğradığını şaşırmıştı. Dinmeyen ateşim onun üzerine yağıyordu. “Ne yapayım? Bir emanet gibi yanına mı sığınayım? Kal demenle kalıp, git demenle gidecek bir köpeğe mi dönüşeyim? Neyim ben Ammar? Neyim? Al işte. Sana istediğin şeyi veriyorum. Yolundan çekiliyorum. Zaafın olmaktan, güçsüz yanın olmaktan çok yoruldum. Daha sana nasıl yardım edebilirim? Seni büyük bir karardan kurtarıyorum işte. Ayağına bağ olmaktan çok yoruldum. Her şeyin suçlusu gibi hissetmek çok zor olmaya başladı artık benim için. Gitmek istiyorum. Hemen yarın. Gitmek istiyorum anlıyor musun beni?” Gözlerinin içine bakarak sakinleşmeye çalıştım. “Sen benim kalmamı istediğini kabullenemeyecek kadar körsün.” Beni anladığını çatılan kaşlarının gevşemesinden anlayabiliyordum. Benim en büyük meselemin söylediği sözler olduğunu fark ettirmek istemesem bile canımın yanmasının sebebinin bu olduğunu bilmesini istiyordum. Kara bir kışın ortasında yapa yalnız kalmış gibiydim ve onun beni güçsüz tarafı olarak ilan etmesi canımı daha fazla yakıyordu. “Beni asla anlamıyorsun değil mi Aişe? Bütün sorunun, olanların, her şeyin sebebinin sana bağlı olduğunu zannediyorsun. Seni yanımda tutmamamın acısını hissettiğin için olan bitene asla anlamak için bakmıyorsun. Sana bugüne kadar söylediğim bütün kelimelerin boşa gittiğini hissediyorum. Verdiğim savaşı göremeyecek kadar körsün.” Sözleri kızgın bir kılıcın ucu gibiydi. Taze dövülmüş kılıç bedenimin her yanını usulca yakıyordu. Onun yüzünde ise som bir kırgınlık vardı. Benim onu anlamadığımı düşünmesinin kırgınlığı. “Benim yaşadığım hayata yakından tanık olmak bile senin için yeterli olmamış. Ben sana verilebilir bir zarar için kan kusarken, sen sadece sözlerimdeki ikinciliğine alınganlık gösteriyorsun. Kendi pencerenin içinden beni izlemek dışında yaptığın başka hiçbir şey yok.” İkizimden düşen parçalar da zeminin üzerini süslüyordu ve ortalık kan revan içinde kalmıştı. “Bu savaş o şehir için veriliyor Aişe, o topraklar için…” bakışları köz tutmuş bir kömür parçasından farksızdı ve onu anlamayan tarafıma olan kırgınlığı alev alevdi. “Beni ikizden birinizi seçmem konusunda inatla bir seçime zorluyorsun. İçten içe seni neden bu kadar rahat kabullenmediğime kinleniyorsun. Ama üzgünüm… Beni seçime zorlarsan gözüm kapalı davamı seçerim. Sadece senin yanımda olmam bile elimi ayağımı kilitliyor diye senden uzaklaşmak istiyorum, evet. Seni bırakıp savaşmaya devam etmek istiyorum, evet. Bunun senin canını yaktığını biliyorum. Fakat üzgünüm. Tercih yapamayacak kadar onu seçiyorum. Senin buna öfkelenip ailenin yanına dönmeni bana bir borç gibi bildirmen ise umurumda değil. Ben senin kendince ceza verebileceğin bir adam değilim.” Kırılacak bütün yanlarım tükenmişti. Tuzla buz olmuştum. Söyledikleri hem doğru, hem yanlışken kendimi açıklayabilecek tek bir güç bile bulamıyordum uzuvlarımda. Onu cezalandırmaya çalıştığımı düşünüyordu. Bilerek yaptığım kesindi ama bu bir seçim yapmasını istememden ötürü değildi. Ben sadece kızmıştım. Bir fazlalık olarak görülmekten, bir yük, bir zaaf olmaktan… Bunları ona açıklayamayacak kadar çaresizlik içinde kalmıştım. Hiç olmayacak bir kaosun arasında kalmıştık ve birbirimize çarptığımız her an yeni bir şeyler devriliyordu. Yıkılmak, artık istemeyeceğim kadar zorlu bir kıyımdı. Düşüncelerimi bölen şey onun yeniden konuşması oldu. Gözleri bana değmeye iğrenir gibiydi. “Madem gidişinin bir çözüm olacağını düşünüyorsun şunu bilmeni çok isterim. Bana dair hiçbir şey bilmiyorsun. Seni konuşturmaya çalışsalar bile – ki bunu mutlaka yapacaklardır – senden öğrenebilecekleri hiçbir şey yok. Bildiğin birkaç ufak detayı ortadan kaldırmam da sadece birkaç dakikamı alır.  O yüzden istediğin an bu kapıdan çıkmakta özgürsün. Ama onlara dönmeyi seçtiğin an benim için yeniden Naomi Levy olacağını bil. Onlara duyduğum nefreti sana duyamayacağım kadar Müslümansın ama seni en az onlar kadar sileceğimi bil. Babana ve ordusuna verdiği mücadelenin aynısını annene karşı vereceğime adın kadar emin olabilirsin. O toprakları onların altından çekip alacak kadar nefret ediyorum hepsinden.” Son cümlesi bittiğinde bir süre daha gözlerimin içine bakmaya devam etti. Duyduğu nefretin çürük tadını olduğum yerden alabiliyordum. Beni bu güne kadar asla onlarla bir tutmamıştı. Ama şimdi onların yanına bir Müslüman olarak geçmemin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini söylüyordu. Üzerimi silmesi sadece birkaç saniyesini almıştı. Onun davası ile kendimi kıyas ettiğimi zannedecek kadar körleşmişti. Kutuya olan bütün öfkesini üzerime kusacak kadar yanılmıştı. Sözlerimin, onun şahsi sözlerine karşı bir kırılma ve onu korumak için yapılmış bir hamle olduğunu düşünemeyecek kadar nefrete dönüşmüştü içindeki zaaf. Ve bütün bunlar, benim kalabilmem için gerekli köprülerin tamamını yıkmıştı. Tek yol vardı. Kapıyı çekip çıkmak… Arkasını dönüp gittiği zaman çıplak ayaklarının zemine çarpan topuklarının tam altındaydım. Yapmadığım bir seçimin sonucu beni yerden yere çarpıyordu. O da, ben de bir sonun kıyısına yaklaşmayı tercih etmiştik. O beni gözden çıkarırken, ben onu gözden çıkarmamak için kendimi feda ediyordum. Beni bekleyen yeni bir cehennemin adı olsa bile gitmek, kalmanın hiçbir anlamı kalmamıştı. Bu saatten sonra kalmak demek, bir düşman gibi muamele görmeyi gerektirecekti ve ben bunu omuzlayabilecek kadar kuvvetli değildim. En azından gidişim, onun güçlenişi olacaktı. O tamamen gözden kaybolduğu vakit onun cümleleri ile bükülen belim, büyük bir kar kütlesi gibi devrildi. Gözlerimden yaşlar süzülürken, biraz önce oturduğum koltuğa devrildim. Yaşlarım yanaklarımı istila ederken, onun gözden bu kadar hızlı çıkardığını görmek koca bir enkaza dönüşmeme neden olmuştu. Gidiş benim teklifim olsa bile onun beni itham ettiği yere gömülmüştüm. İkimizin de dudaklarından dökülen yanlış cümleler aramızdaki son bağları yerle bir etmişti. Büyük bir moloz yığınının arasında yapayalnızdım nihayet. Ve gidişim için sirenleri çalmaya başlayan trenleri hissedebiliyordum. Sonun en sonundaydım. Ve kendimi avutmaya devam etmememin tek yolu, hala bunun onun için en doğru yol olduğunu düşünmemdi. Şunu rahatlıkla görmüştüm ki, ben onunla tanıştığım günden beri ilk kez ondan daha cesur olabilmeyi başarmıştım. Onun almadığı kararı sırtlanmak ise en büyük başarım olmuştu…  ( Al-i İmran Suresi, 120. ayet: ) Size bir iyilik dokununca tasalanırlar, size bir kötülük isabet ettiğindeyse buna sevinirler. Eğer siz sabreder ve sakınırsanız, onların 'hileli düzenleri' size hiçbir zarar veremez. Şüphesiz, Allah, yapmakta olduklarını kuşatandır. * * * * * * * * * * * Selamun Aleykum. Selam Ve Dua ile....
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE