KAÇIŞ/ " Kuş Ninnisi"

2519 Kelimeler
Kaçış – 2 / 16. Bölüm * * * * * * * * Artık ağıt ninnisi, sesleri duyamayacağım kadar çok içimdeydi. Ve kan en büyük yoldaşım olmuştu. Ölüm, bizi ziyaret eden yegane şeydi. Bizi öldürmek için gelen ölümü ölmemek için vuruyorduk alınlarının çatından. Ve Ammar’ ın dediği gibi alışamamak, insan kalmanın tek yoluydu... Boğuluyordum. Tenim boynuma geçirilmiş bir urgandan farksızdı. Ve ben düşüncelerin arasında savrulmaya devam ettikçe daha sıkı sarılıyordu boğazıma. Yaşamamayı diletecek bir yüktü bu. Kendi kendimin mahkumu olmanın yükü… Hiçbir yere sığamamanın, adım atamamanın. Kaçamamanın ve kurtulamamanın. Yeryüzünün bir köşesini yorgan gibi katlayıp içine saklanabilmeyi o kadar çok isterdim ki. Bütün fazlalık olan bedenimle kimsenin göremeyeceği bir yerde yer edinebilmeyi. Fakat sanıyorum ki insanlığın beni bağrına bir türlü basamadığı bu yerde, toprak da en az onlar kadar merhametsiz çıkacaktır. Beni sinesinden kusacağına o kadar emindim ki, onun için bile bir yerim yoktu. Yıllar önce okuduğum bir kitabı hatırlıyordum. Camda duran yansımam aklımın içinde canlananları gösterebilmek için beni silmiş ve bir sahneye dönüşmüştü. Benim yokluğumda oynanmaya başlayan mini piyes o kitabın satırlarına aitti. İlk kez okuduğum zaman eteklerim dizlerime vuran liseli bir genç kızdım. İçimde, yeni dünya ile tanışmanın bütün buhranı yaşıyordum. Soluğum bile aynı buhranın karasına bulanmıştı. Beni bir türlü kabullenmeyen yeryüzünün tamamınaydı isyanım. Ve kusmak için beklediğim her an, içime doğru biraz daha gömülüyordum. Camdaki kızın ellerinde bir demet çiçek vardı. Beyaz laleler… Yaprakları o kadar taze bir yeşile sahipti ki, sanırım bu benim bu dünya üzerinde sevip sevebileceğim en güzel renkti. O beyaz laleler, diz kapaklarında koştuğu için titreşen eteğinin rengindeydi. O kadar güzeldi ki yansımadaki, dünyanın sahte olmayan bir varlığının olduğuna inandırıyordu. O koştukça, ben heyecanlanıyordum. Onun saçları dalgalandıkça rüzgarda, benim nefesim kesiliyordu. Onun dudakları soğuk rüzgar ile aralanıp beyaz dişleri gözüktükçe benim nutkum kesiliyordu. Yağmuru peşinde dilendirecek kadar güzeldi… Hiç kötülükle tanışmamış olduğuna inandıracak kadar güzeldi… Ayaklarında, çıplak beyaz bacaklarında görünen çamur lekeleri fark ettim. Siyah bir camda oynanan piyese göre fazla canlıydı her şey. Birkaç adım daha atsa olduğum salonun ortasında koşmaya devam edecek gibiydi. Bacaklarına doğru bulaşmış olan kir güzelliğine gölge düşüremezdi ama yine de rahatsız edici bir şey vardı. O kıza ait olamayacak kadar malayani duruyordu. Sanki hiçbir güç onu kirletemez, hiçbir güç tarafından düşmeye zorlanamazdı. Ona bakmak, dünyanın her zaman yeşil kalan, insan eli değmemiş bahçeleri gibiydi. Bir anda beklemediğim bir şey oldu. Koşarken saçları aheste aheste dalgalanan kızın ayağı tökezlemişti. Olduğu yerde kalakalırken, onu tutan şeyin kendine doğru çeken toprak olduğunu fark ettim. Kız endişeli gözlerle ayaklarına doğru bakarken, en ufak bir gürültü dahi yoktu piyeste. Sessiz ama acı dolu bir sahneydi bu. Ayağını kendine doğru çekerken biraz daha batıyordu. Bu insani çırpınış bile ondan o kadar uzaktı ki, sanki yaşadığı müddetçe ne durabilir ne de tökezleyebilirdi. Sahne onun tökezlemesi ile iyice sessizleşmişti. Sanki biraz önce kimsenin duymadığı ama herkesin bildiği bir müzik ana eşlik ediyordu da, şimdi ortalık gerçekten zifiri karanlığa bulanmış gibiydi. O kadar çaresizdi ki ayakları sürekli batmaya devam eden kız, yüzüne düşen hüzünlü ifade ruhumun tam üzerine oturmuştu. O debelendikçe benim ruhum kabz oluyordu. O çırpındıkça ben batıyordu. Benzerlik olarak şu anki halimi hiç andırmasa bile, yaşadığı durum benimki ile aynıydı. Dakikalar geçmeye devam etti. Kızın aynaya vuran kırgın aksi o kadar canlıydı ki, gözlerimi asla çekemiyordum. Bir kez bile onun dışında bir yere bakacak olsam, tamamen toprağa hapsolacak gibi geliyordu. Onu tutan şey, beni de buraya hapsetmişti. Gözlerimi ayırmadan bakmaya devam ediyordum. Camın o karanlık yanını bir anda beni şimdiye mahkum eden bir yüz kapladı. Kabuslarımı, sanrılarımı ve geçmişi kuşatan bir yüz… Öyle büyüktü ki, neredeyse batmaya devam eden kızın bütün görüntüsünü kapatmak üzereydi. Onun varlığı ile benim de bacaklarım soğuk zemin tarafından çekilmeye başlamıştı. Olabilecek en kötü karabasan tam karşımda duruyordu. Kar ayaklarının kuşattığı gözleri o kadar diriydi ki, beni hummaya tutulmuş bir hasta gibi titretmeye başlamıştı bile. O alışık olduğum ifade bir anda kızın tepesinden bastırmaya başladı. Dudaklarım hayret ve korku ile açılmaya başlamıştı. Kızı o kadar sert bir şekilde toprağa doğru itiyordu ki kalp atışlarım hızlanmaya başlamıştı. O ellerinde tuttuğu beyaz laleler düşmemek için büyük bir mücadele veriyordu. Aşağı inen bedeninden sadece gövdesi açıkta kalmıştı. Çamur ve kırmızı toprak her yanındaydı. Artık yarıya kadar gözüküyordu sadece gövdesi. Bir anda laleler de ellerinden düştüğünde, mücadeleyi tamamen bıraktığını anlamıştım. O yenilgiyi kabullendiği an cama yansıyan piyes bir anda tuzla buz oldu. Her şey silinmişti. Benim şaşkın ve korkmuş çehrem dışında hiçbir şey yoktu şimdi. Zihnim bana karşı oynadığı oyunlardan birisini daha kazanmıştı. Ve ben bütün gardım ile sere serpe yere yığılmıştım. Benden bana kalan tek şey, biraz hayret ve biraz kabullenişti. Beni, beni hayat getiren adam bile sevmemişti. Bağrına basmamıştı ve yuva olmamıştı. Dünyanın her yerine fazla gelmemin nedeni en çok buydu. Onun beni kabullenmeyişi kader diye alnımın ortasına yazılmıştı. Tıpkı o sanrı piyesteki üste basış gibi her saniye üzerime basıp, ezmişti beni. Şimdi ne yaparsam yapayım yeni bir yazı ekleyemezdim çizgilerimin üzerine. Silmek ise ölüm ile eşdeğerdi. Onun beni sindirdiği yerden, ölene kadar yaşamaya devam edecektim… Gidiş… Onun da dediği gibi kapıyı çekip çıkmak en doğru olandı. Onu da, beni de kurtaracak olan gerçek bir yol. Bekleyiş, bizi yerimizde tutmaya devam edecek bir yalandan başka bir şey değildi. Bu iyiliği hem ona, hem de kendime yapacaktım. İkimizi de benim prangalarımdan kurtaracaktım. Sabahın mora yakın aydınlığı yavaş yavaş salonun ortasına düşerken, ben kararımı çoktan vermiştim bile. Zaman kaybetmek için çok geçti vakit. Şimdi kendi yolumu kendim çizmek zorundaydım. Gözlerim, aklımdakilerle kararmış bir şekilde hızla cama sırtımı döndüm. Orada kendi simam ile karşılaştığım an kararlılığıma gölge düşeceğinden adım kadar emindim. O nedenle daha fazla beklemeden hızla odama doğru yürüdüm. Ayaklarım zeminden çıkan ses ve eklemlerinden kopan çıtırdı sesleri ile sarsılıyordu ve onun uyanması umurumda bile değildi. Engel olmayacağını gayet net bir şekilde ifade etmemiş miydi zaten? Odamın kapısını açıp içeri girdim. Ellerimin ve bütün vücudumun sarsıntısı, salgılanan adrenalin hormonu ile dinmişti. Hissettiğim tek şey derin bir acıydı. Onun dışında bana ulaşan hiçbir hissim çalışmıyordu. Hepsi derin bir sessizliğe ve uykuya geçmişlerdi. Ruhumda olabilecek en sessiz veda gerçekleşiyordu. Dolaba doğru yanaştım. Üzerime alabileceğim kalın bir şeye ihtiyacım vardı. Onlar beni bulana kadar idare edebileceğim bir şey. Soğuğun zeminden bedenime saldırması oldukça yakıcıydı çünkü. Haki yeşili orta boylarda oversize bir hırkayı hemen sırtıma geçirdim. Peçem ve çarşafım üzerimdeydi zaten. Dolap kapaklarının hızla çarpması, çıkan gürültü, yükselen sesler umurumda değildi. Hiçbiri kafamın içindeki seslerin üzerine çıkamıyordu nasıl olsa. Yanıma alabileceğim başka hiçbir şey yoktu. Ne bir çanta ne de bir cüzdan. İçim kadar dışım da yalnızdı. Ayakkabıları da hızla ayaklarıma geçirmeye başladım. O kadar hızlıydım ki bir süre yalpalamanın etkisi ile giymekte zorlanmıştım. Tamamen hazır olduğuma kanaat getirdikten sonra doğruldum ve çıkışa doğru yürümeye başladım. Bizi yakından takip ediyorlarsa yalnız başıma çıkışımı mutlaka fark edeceklerdi ve istediklerini verdiğimi anlayacaklardı. Odamın kapısından çıktım. Oldukça seri hareket ediyordum. Adımlarım birbiri ardına o kadar hızlı geçiyordu ki, yalpalayıp her an düşme riskim çok yüksekti. Salondan geçerken cama asla bakmamaya çalışıyordum. Kararıma ket vurma ihtimali olan her şeyi elimin tersi ile itiyordum. Çıkıp gitmek, durmamak, ikimiz için de doğru olanı yapmak en iyisiydi. Nereye doğru gideceğimi bilmiyordum ama emin olduğum tek bir şey varsa İsrail’ in bütün dikkati ile yanı başımda durduğuydu. Dış kapının yanına gelmiştim. Adrenalin hala en yüksek seviyedeydi. Bu, hissettiğim her şeyin siyah bir örtü ile perdelenmesine neden oluyordu. Kapının kolunu korkmadan aşağı indirdim. Günler sonra hatta belki aylar sonra ilk kez tek başıma bir şeye kalkışıyordum. Onun olmayacağı, yanımda bulunmayacağı, gerimde eski bir anıya mahkum olacağı bir şey… Kapıyı kendime çektim ve açtım. Dışarıdaki taze gün yüzüme çarptığı an peçemin havalanmasına engel olamadım. Soğuk bütün bedenime aynı anda saldırmıştı. Küçük iğnelerin aynı anda vücuduma batması gibiydi bu durum. Derin bir nefes aldım ve dışarıya ilk adımımı attım. Korku o ilk adımla beraber hiç durmadan saldırmaya başladığında, kararım hızla dağılmaya başlamıştı bile. Gitmek fikri az önceki yerinde dururken, beni esir etmeye başlayan korku kalmaya ikna etmeye çalışıyordu. Bir karar aldıysam, arkasında durmak zorundaydım. Bunu yapmalıydım… Kendime duyduğum güven, korkumdan daha az olsa bile ikinci adımı atabilmiştim. Ve çorap söküğü gibi hızla devamı geldiği zaman açık kapıyı ardımdan hızla kapatmayı başardım. Begonviller, Akdeniz, yeşil çimenler ve günün ilk anları birbirine karışmaya başlamışken ben artık geri dönülmez bir yolun eşiğindeydim. Onu ardımda bırakıp çıkmayı başardığım andan itibaren ona karşı duyduğum bağımsızlığımı ilan etmiştim. Nihayet kendime bile karşı koymayı becerebilmiştim. Gözyaşlarım yanaklarıma doğru süzülürken evin bulunduğu bahçeden çıktım ve dağın aşağısına doğru yürümeye başladım. Tahminim üzerine beni bulmasını beklediklerimden en ufak bir ses dahi yoktu. Ve ondan ayrılışım, onunla kaçışımdan çok daha sakin ve sessizdi. Bu detay bile içimi acıtmaya yetmişti. En ufak bir tıkırtı haline bile uyanmayı becerebilen Ammar, benim gürültülü elvedama karşı koymamıştı. Sanırım en en çok da bu nedenden ötürü yanıyordu canım. Söylediklerinin arkasında durduğunu görmek… Onun için hemen gözden çıkarılmak… Bunlar bir gidişten çok daha fazla canımı yakıyordu. Ev ile aramda mesafeler açılmaya devam ederken, yola çıkalı birkaç dakikayı geçmişti. Gün her geçen dakika ısınırken, benim içim her geçen dakika soğumaya devam ediyordu. Ve ne yaptığımı bilmeden devam eden gidişimin acısı her adımda biraz daha hissedilir oluyordu. “Ona elini sürmeyi denesene… Bak bakayım bedeninde kırılacak tek bir kemik bile kalacak mı?” Sesi duyduğum an olduğum yerde kalakaldım. Ammar’ ın sesiydi bu… Hızla arkamı dönmem ile sadece birkaç adım arkamda duran adamı fark etmem bir oldu. Şaşkınlıkla olduğum durumu alamaya çalıştığım zaman, iş işten çoktan geçmiş gibiydi. Benden birkaç adım ilerimde duran adam bizi Hayfa Limanına getiren sürücüden başkası değildi. Kafamın içerisi o kadar doluydu ki, ardımdan muhtemelen hamle yapmak için yürüyen adamı fark edememiştim bile. Ammar ise bizden çok daha uzak bir mesafede duruyordu. Aramızdaki uzaklık çok büyük olmasa bile adam bana çok daha yakındı. O salonda ayaklarımıza doluşmaya başlayan soğuk su yeniden başroldeydi. Korku ile beraber bütün bedenime salgılanıyordu bu defa. Ortalık buz kesmişti. Ve üşüyen tek kişi ben gibiydi. Adam, Ammar’ a doğru bakarken, bana iki adım içinde uzanabilecek bir mesafede durması korkumu daha fazla perçinliyordu. Az önce onlar beni bulsun diye evden kaçar adım çıkan ben değil miydim? Şimdi bu korku da neyin nesiydi? Sorgulamalarım henüz bitmemişken içimde hayatta kalmaya çalışan dürtü bir anda ayaklarıma komut verdi. Adamın Ammar’ ın olduğu tarafa bakmasını fırsat bilerek hızla kaçmaya çalıştım. Tam iki üç adım atmıştım ki ardımdan seslenen ses ile enseme yapışılması bir oldu. “Dur bakalım Naomi. Nereye kaçıyorsun?” Korku dolu bir çığlık attıktan sonra onun ensemi yakalayan eline rağmen kaçmaya direndim ve adımlarım birbirine hızla dolandı. Ben öne doğru düşerken, duran adımlarım adamın bedeninin bana hızla çarpmasına neden oldu. Ben asfalt yolun üzerine yığıldığımda çenem ve dudaklarım zeminle buluşan ilk organlarım oldular. Dudaklarımın dişlerim arasında sıkışıp ezildiğini hissedebiliyordum. Saniyelik bir zaman diliminde de beni tutan ellerin sahibi hızla üzerime yığıldı. Üzerime çöken ağırlık ile debelenmeye devam ettiğimde, art arda çığlıklar atmaya devam ediyordum. Adamın ayağa kalkma çabasını hissedebiliyordum ama anın etkisi ile dur durak bilmeden çırpınmaya ve bağırmaya devam ediyordum. Sadece saniyeler içerisinde adamın bütün yükü üzerimden çekildiği zaman hızla zeminin üzerine yığılan bedenimi toparlamaya başladım. Ammar, adamı üzerimden çekmişti. Onu yere fırlattığı an, ayaklanmasına müsaade etmeden sağ boşluğuna hızlı bir tekme indirdi. Adam derin bir inilti bırakırken tamamen zemine yığıldı. Ammar’ ın gözlerinden akan öfke adamın üzerine dökülüyordu. Hırıltılı nefesini buradan duyabiliyordum. “Sana kemiklerini kırarım demiştim…” diye bağırdığı an, aynı yere daha sert bir tekme daha indirdi. Adam yerde iki büklüm olurken oturduğum yerde ne yapacağımı bilemeden kalakalmıştım. Art arda birkaç tekme daha geldiğinde, bu tekmeler Eliza’ nın tekmelerini hatırlatıyordu. Ammar vurdukça bedenimin sızladığını hissedebiliyordum. Adamın solukları bir horultuya döndüğünde Ammar hızla bedenini kendine doğru çevirdi ve hızla üzerine oturdu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Adamı öldürecekti. Bir eli ile yakasını tuttuktan sonra hızlı bir yumruğu adamın suratı ile buluşturdu. Yemin ederim kemiğin kırılma sesini olduğum yerden duyabilmiştim. Suratına durmak bilmeyen bir kanın saldırması ise sadece birkaç saniyeyi bulmuştu. Adam elinde kalacaktı. Hiç durmadan bir yumruk daha indirdi. Onun yeni bir yumruğu daha havalanırken dehşet içinde bağırmadan edemedim. “Ammar. Dur öldüreceksin.” Benim sesim verilmiş bir komut gibi onun bakışlarını bana döndürürken, aynı bakışların içinde gördüğüm ateş yine yerli yerindeydi. O ateş öfkenin ve kinin ateşiydi. Sadece saliselik bir şekilde bana dokunup önüne dönmüştü ama o bile yanmama yetmişti. İzin veremezdim. Daha önce gözünü kırpmadan insan öldürmüştü. Bunu görmüştüm ama o vakitler kendimde değildim. Şimdi müdahale etme imkanım varken durursam vicdanım ölene kadar yakamı bırakmayacaktı. Aynı dehşet içerisinde yeniden bağırdım. “Ammar, yalvarırım dur artık.” Art arda inen yumrukları asla sekteye uğramıyordu ve artık öfkeden beni görmediğine, duymadığına adım kadar emindim. Olduğum yerden hızla kalktığımda etraf bulanık bir ayna gibiydi. Durmadan yanına yaklaştım ve kan içinde yeniden inmek için havalanmış elini yakaladım. Kırmızı görmüş bir boğa gibi hızla bana döndü gözleri. Bütün gücüm ile tutmaya çalıştığım eliyle beni bir anda geriye doğru itti. Şaşkınlık içinde geriye doğru kalça üzerine düştüğüm zaman aynı öfke ile bağırmaya başladı. O sesi ile insan öldürebileceğini hissettim. “Sakın bir daha işime burnunu sokma. Canını yakarım.” Ardından hemen avına dönen bir aslan gibi hiç durmadan yumruklar indirmeye devam etti. Gözlerim onun yumruğundan ziyade adamın yüzüne kaydığı zaman kanlar içinde gördüğüm tek şey, sadece beyazı kalmış bir çift gözdü. O gözler ruhuma doğru baktığında, hıçkırarak ağlamaya başlamama engel olamıyordum. Ammar’ ı hiçbir koşulda durduramayacağımı anladığımda bu manzaraya daha fazla katlanamıyordum. Düştüğüm kalçalarım üzerinde sürünerek olan bitene arkamı döndüm. Ardımdan yükselen Ammar’ ın hırıltılı vuruş sesleri kulaklarımı doldururken o yolun ortasında iki dizimi karnıma çektim ve ellerimi kulaklarıma götürdüm. Gözyaşlarım çeneme inmeye devam ederken ölüm hemen arkamda can alıyordu. O kadar öfke doluydu ki asla müdahale edemiyordum ve kapalı kulaklarım bile gelen sesleri susturmaya yetmiyordu. O sesler beni delirtmek için gelen bir sanrıdan çok daha ağırdı. Delirmemek için kapalı kulaklarıma giren sesi azaltmak için annemin söylediği ninnilerden birini mırıldanmaya başladım. Ve geldiğim günden beri ilk kez açık gözler, sağlam bir zihin ile onun katil tarafını bu kadar net görüyordum. Kapalı kulaklarım ardından ninni akmaya devam ederken, göz yaşlarım çeneme süzülüyordu. Annemin o Musevi ninnisi ilk kez içimi yakan bir ağıda dönüşmüştü. Kan, göz yaşı ile karışıyordu. Bir ağaç var çimenliğin başındaki yolda Kuşları uçtu rüzgarın sesiyle Güneye, batıya ve doğuya sadece rüzgarın vuruşları var çimenlikte Anneme söyledim: Dinle Anne! Ben bir kuş olacağım, kanatlarımı kaldıracağım Ağaca uçacağım, başka bir yere değil Onun için neşeli şarkılar söyleyeceğim ve teselli edeceğim Yam t…ari tari - tari tari, tari tari tari - tari tari tar. Anne ağlayarak haykırdı: Canım oğlum! Tek başına uçamazsın. kaybolabilirsin! “Anne ağlama, yakışmıyor gözlerine ne olursa olsun uçacağım, kanatlarımı açacağım Anne iç çekti:"Itzhakım(ishak) benim canım En azından sıcak tutacak bir şeyler giy, soğuk alma şu atkıyı al, başına da iyice bir şapka ahh ne kadar da sert bir kış! Yam tari tari - tari tari, tari tari tari - tari tari tar. "Ayrıca şu hırkayı da giy, etrafta çok gezme Ve Tanrı aşkına, Ölümü ziyaret etme” Çok ağır oldum şimdi nasıl kanat çırpacağım Bu bir kuş için ne kadar kolaysa bir anne için o kadar zor. Anne; gözlerindeki acı ve tasa için Senin sevgin beni alıkoydu hep kanatlarımı açmamı yasakladı. / (A lullaby in Yiddish) Artık ağıt ninnisi, sesleri duyamayacağım kadar çok içimdeydi. Ve kan en büyük yoldaşım olmuştu. Ölüm, bizi ziyaret eden yegane şeydi. Bizi öldürmek için gelen ölümü ölmemek için vuruyorduk alınlarının çatından. Ve Ammar’ ın dediği gibi alışamamak, insan kalmanın tek yoluydu. * * * * * * * Selmaun Aleykum. Selam Ve Dua İle...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE