KAÇIŞ / "Küçük Kız Çocuğu"

2709 Kelimeler
Kaçış – 2 / 17. Bölüm * * * * * * * * * * Küçük bir kız çocuğu yürüyordu aramızda. Dokunursak saçlarının kan ile boyanacağına adımız kadar emin olduğumuz bir kız çocuğu. O kız, benim içimdeki ümidin diğer adıydı. İmkansızlığın o kıyısında yeniden çıka gelmişti. İsmi küçük Naomi Levy olsa bile, gözleri Aişe’ ye ait küçük bir kız çocuğu… Keşke böyle olsaydı her zaman. Hayatımızın her anında, her yerinde bunu yapabilseydik. Görmek istemediklerimiz için gözlerimizi yumduğumuz andan itibaren her yer zifiri bir karanlığa dönüşseydi. İstediklerimiz dışındakileri ne duysaydık ne de görseydik… Belki o zaman zift karası gibi ömrümüze yapışmış olan o kara lekeleri silmemiz çok daha kolay olurdu. Gözümüzü yumduklarımız, hiç yaşanmamış gibi kazınırlardı oldukları yerden. Ve yaşamak çok daha kolay bir eyleme dönüşürdü. Benim lekelerim kan kırmızısıydı. Gözlerim kapandığı anda oluşan o karanlığın üzerine düşen kırmızı benekleri andırıyordu. Kurtuluşum yok gibiydi. Renkleri, daima peşime kovalayan kötü bir izci gibiydi. Kesip, bir tırnak gibi kenara atmam mümkün olmuyordu. Kestiklerimin yerine hemen bir yenisi ekleniyordu. Lekeler devrildikçe sonlanmayan domino taşları gibiydiler. Ben kazıdıkça altlarında kalmaktan asla kurtulamıyordum. Zaman geçmiş, gün tamamen aydınlanmıştı. Hemen tepemin üzerinden vuran güneş, o kadar ısıtmamasına rağmen bedenimin çarşafın altında sırılsıklam kesilmesine neden olmuştu. Peçem olmasa, alnımın üzerine nokta nokta düşmüş ter damlalarının şakaklarıma doğru kaydığına şahit olacaktım. Ve düşmeye yakın olan ter damlalarının tenime canhıraş yapışmasına… Bedenim, haki renkteki hırkam ile aynı renge dönmüştü. İçimde yükselen zehirli bir su vardı. Ben atmak için dudaklarımı açmadıkça asla kurtulamayacağım yeşil bir zehir. Midemden, boğazıma doğru olan yükselişi içimi yaka yaka ilerliyordu. Ve onu kustuğum an alışabilmek korkusunu kalbimin tam üzerinde hissediyordum. Ve sanırım gösterdiğim direnç en çok bunaydı… Alışmamaya. Yoldan geçen hiç kimse yoktu. Yeşil dalların üzerine sesi yayılan kuşlar dışında her yer suspus kesilmişti. Biz de dahil her şey bir ölümü uğurlamak ile meşguldü. Ölen doğru birisi değildi ama yas aynı yastı. Kişiyi değil, bir ruhun bedenden çekildiğineydi duyduğumuz hüzün. Normal olamamaya, herkesleşememeye, yaşamak için öldürmek zorunda oluşa… Kuşlar dışında herkesin vardı tasası. Bir tek onlar neşeyle ötmeye devam ediyorlardı. Ne garip… Oysa ruh onlara doğru süzülmemiş miydi? Görmemişler miydi yükselişini? Neyeydi o zaman bu kadar neşe? Kaç dakika? Hayır saat. Kaç saattir buradaydık? Arkamdan gelen sesler hırıltılı kin seslerinden ziyade, belli bir süreden sonra tıkırtı seslerine dönüşmüştü. Ne yaptığına asla dönüp bakmamıştım. Onun o diri öfkesi, gördüğüm an yakama yapışacağını düşündürecek kadar korkutuyordu beni. Ben arkamı döndüğüm ilk andan beri nasıl oturuyorsam hala aynı haldeydim. Dizlerimi karnıma çekmiş, çenem ile kapaklarıma yaslanmıştım. Manzaram ise bir avuç boşluktu. Arkamdan yaklaşan adım seslerini hissettiğim zaman bana doğru geldiğini hissedebiliyordum. Kaskatı kesilmiştim. Ona, içindeki öfkeli tarafa bu kadar açık bir şekilde tanık olmak, bedenimi buz kestirmişti. Sesini çıkarsa, en ufak bir şekilde yükseltse yerle bir olacak kadar korkuyordum ondan. O bir ölümü uğurlarken baygın olmayı, görmemeyi dileyecek kadar korkuyordum. O kanlı canlı bir katildi. Ve ben ise yanında can atan, gönül koyan, hafife alan bir aptal… Orman yangın içindeyken o yanıma oturdu. Alevler dört yanımızı kuşatmıştı ve ben yükselen yangından daha fazla ondan korkuyordum. Bir hayaleti çıplak görmüş gibiydim ve midemdeki yeşil zehir yükselmeye devam ediyordu. Gözlerim kapalıydı. Görmemeyi diliyordum. Onun kaybolmasını değil, kendimin yok olmasını diliyordum. Bir parmak şıkırtısı ile ortadan kalkmayı, hiç olmamayı… “Aişe…” Ah bu ses… Bu içinde merhameti büyüten, başını okşayan, alnından öptüğüne inandığım ses… Nasıl da kandan uzak bir sesti bu. Az önce gözlerimle gördüğüm gerçekleri bir anda silecek kadar güzeldi. Ama bedenim hala kaskatıydı. “Gözlerini açmayacak mısın?” dediğinde, bunun olmamasını dileyen bir tonda çıkmıştı sesi. Zaten ben de yapamayacak kadar takatsiz hissediyordum kendimi. “Eğer seni duymasaydım, gidecek miydin gerçekten? Çıktığın yoldan geri dönmeyecek miydin?” Demek ben evden çıkarken uyanıktı. Gidişimi bile bile ses çıkarmamıştı. En az benim kadar onaylıyordu işte ayrılıkları. Belki de arkamdaki adamı öylesine görmüş olmasaydı asla ardımdan çıkıp bakmayacaktı. Benden daha fazla farkındaydı doğru olanın. Gözlerimi açıp karşımda duran ağaçlık araziyi izlemeye başladım. Yandan bana bakan gözlerini hissedebiliyordum. Onu tanıdığım ilk günden beri hiç duymadığım kadar yüksek bir korku duyuyordum varlığından. Gerildikçe geriliyordum… “Gidecektim. Doğru yolu seçip, dönmeyecektim bir daha.” Çaresizce derin bir nefes aldıktan sonra konuşmaya devam ettim. “Sen de gideyim diye beklemedin mi zaten odanda? İkimiz de doğrunun farkındayız. Bu karanlık ikimiz ayrılmadıkça aydınlanmayacak?” İkimizin bir araya gelişi zifiri bir karanlığa dönüşüyordu. Yan yana oldukça asla önümüzü göremeyecektik. Aydınlanmayacaktık. Onun değimiyle kazanamayacaktık. “Sen kapıdan çıkarken arkandan gelecektim. Ama pencereden onun köşeye sindiğini gördüm. Çıkmak için onun olduğu yerden tamamen ayrılmasını bekledim. Beni görürse seni izlemeyecek ve ortaya çıkmaya asla cesaret edemeyecekti.” “Çok güzel.” Omuz silkerek. “Bir yem olmadığım eksikti. Onu da yapmışsın haberim olmadan.” Cümlem biter bitmez tam ona dönmüştüm ki karşılaştığım şey ile kalakaldım. Üzerindeki elbiseler kan içindeydi. Hatta öyle ki koyu tonlardaki kıyafetleri neredeyse siyaha dönmüştü. Ellerini üzerine silip temizlemiş olsa bile bir posa gibi kollarına uzanan kan orada duruyordu. İnce uzun parmaklarının arası kıpkırmızıydı. Yüzüne inen güzellik bile kapatamıyordu gördüğüm kanı. Midem kaynamaya başlarken, ölen adamın bana değen beyaz gözleri bir anda zehri hızla yukarı itmeye başlamıştı. Acı bir sıvı ağzımın içine dolarken hızla oturduğum yerden öne attım kendimi. Yüksek bir öğürme ile midemdekiler ağzımdan boşaldığında Ammar telaşla yanıma dikilmişti bile. Mide kaslarım o kadar hızlı kasılıyordu ki, her kasılma çirkin bir öğürme olarak ağzımdan kaçıyordu. Tahmin ettiğimden farklı olarak acı ve şeffaf bir sıvı dudaklarımdan dökülürken onun varlığı kendimi daha iğrenç hissetmeme neden oluyordu. Zeminle buluşan sıvının kokusu burnuma ulaştığı zaman mideme sarılarak gitmesi için yalvardım. “Git… Ne olur bakma. Yalvarırım uzaklaş yanımdan.” “Aişe. Yardım etmeme izin ver. Ne olur.” Dediği zaman, sesi iğrenmekten ziyade şefkat kokuyordu. Beni bu hale getiren oydu. Beni dinlemek zorundaydı ama öğürmelerden konuşmaya fırsat bulamıyordum. Yanı başımda durup beklerken ne yapması gerektiğini bilmediğini net bir şekilde görebiliyordum. İki dizim yerde, ellerim toprağa saplanmış ve kendimden geçmiş gibi kusarken, artık boş midemden akabilecek hiçbir şey kalmamıştı. Devam eden öğürmeler ile beraber tir tir titriyordu bacaklarım. Gözlerimin önüne beyaz gözler geldikçe öğürmelerim tam bitti derken, yenilenip duruyordu. Titreyen ellerim ve bacaklarım üzerinde daha fazla duramıyordum. Ammar, bunu anladığında, bir elini hızla sırtıma koydu ve devrilmemem için omzumu tutarak yardımcı olmaya çalıştı. Burnuma gelen ekşimtırak kokunun aynısının onun burnuna geldiğini düşündükçe yaşlarım daha çok artıyor, burnumun hemen üzerinden süzülerek yere düşüyorlardı. Öğürmelerim azalmıştı ama ağlamam geçmeyen bir sıtma gibi beni tir tir titretiyordu. Onun beni tutan ellerinin bile ağlamamın etkisi ile sarsıldığını hissedebiliyordum. Öğürmem durduğunda dakikalardır kasılan midemin yorgunluğu bütün bedenime yayılmıştı. O ellerini çektiği an devrileceğime adım kadar emindim. Kulağı kısık sesimi rahatlıkla duyabileceği bir yakınlıktaydı. Ve ben az önce bir adam öldürmüş katilin ellerinden ölümü dilenmeye başladım. “İstemiyorum Ammar. Gördüklerime aklım dayanacak gibi değil artık. Yalvarırım ona yaptığın gibi benim de canımı al. Artık dayanabilecek hiçbir gücüm kalmadı. Senin ellerinde ölmek bile güzeldir. Öldürürsen bir kez olsun sesimi çıkarmayacağıma söz veriyorum. Bitir şu azabımı. Beni kendi canımın belasından kurtar.” Duydukları, onu olduğu yerde kaskatı kesmişti. Bu kez bedeni buz kesen oydu hiç şüphesiz. Ve benim yalvarmalarımın arasında ruhunun cayır cayır tutuştuğunu biliyordum. Bir süre hiçbir şey demeden susmaya devam etti. Ardında bir demiri andıran sarsılmaz ifade ile konuşmaya başladı. “İyi değilsin sen. Seni buradan götürmeliyim.” Beni duymazdan geliyordu ya da gerçekten aklımın başımda olmadığını düşünüyordu. Pek yerinde olduğu sayılmazdı zaten… “Ben kendim gelirim.” Deyip olan son güç kırıntılarım ile onun beni tutan kolunu ittim. Benim gücüm onu yerinden kıpırdatmaya bile yetmezdi ama çaresizce geri çekilmek zorunda kalmıştı. Boğazımdaki acı tat ve burnumun direğini sarsan koku ile ardıma bile bakmadan eve doğru yürümeye çalıştım. Bacaklarım tir tir titrese bile ona ihtiyaç duymadan eve kadar gidecektim. Onun hemen arkamdan gelen adım sesleri ve düşme tehlikesi geçirdiğim an beni tutacağını bildiğim elleri ile aramda sadece birkaç karışlık mesafe vardı. Ardımızda bıraktığımız kan dolu manzara ise… Oraya bakmaya cesaret edemiyordum ama bu kadar zamandır onu çoktan hallettiğine adım kadar emindim. Adımlarım bir bebeğin emeklemesinden daha ağır bile olsa nihayet eve varmıştık. Evin dış kapısı açıktı. Olanca takatim ile içeri girdim ve odama doğru yürümeye devam ettim. Tam salonun yarısını geçmiştim ki ardımdan seslenmesi ile ona doğru dönmeden olduğum yerde durup, dinlemeye başladım. Ölüm benim üzerime de büyük bir ağırlık olarak çökmüştü. “Bu gece yola çıkacağız. Bile bile burada, yerimizi bilmelerine rağmen daha fazla bekleyeceklerini sanmıyorum. Gecenin karanlığı ile ev boşaltmak zorundayız. O zamana kadar iyi dinlen. Yorucu bir gün olacak.” Bunu birbirimize yapmaya hakkımız yoktu. Ben onun savaşına engeldim, o da benim yaşamama. En başından beri birlikte buralara kadar gelmemiz yanlıştı. Özellikle onun beni bir fazlalık olarak gördüğünü kendi dudaklarından duyduktan sonra bu gerçek çok daha ağır geliyordu. Ona olan hislerimin farkında olmasaydım, belki bir miktar daha katlanabilirdim ama artık yapamıyordum. Elime ayağıma dolanıyordu bu iş artık. Onun olduğu tarafa yavaşça döndüm. Artık ortalıkta ne yansımalar vardı ne de oynanan acı dolu piyesler. Yalnızca ben, o ve gerçekler… “En başından beri yanlış olduğunu söyleyip duruyordun. Kendin de beraber hareket etmemizin hem yanlış hem de zor olduğunun farkındasın. Beraber devam etmemiz imkansız. İzin ver döneyim. Dün gece söylediklerinin arkasında durmak zorundasın. Yoksa bu iş ikimiz için de büyük bir enkaza neden olacak.” Vücuduna bulanmış kan, midemde dökülecek başka bir şey kalmış olsaydı muhtemelen şu an onları da boşaltmama neden olurdu. O kadar güzeldi ki, o kırmızılık bile duruşuna bir gölge düşüremiyordu. “Söylediklerimin senin tavrına karşı söylenmiş sözler olduğunu çok iyi biliyorsun Aişe.” Gözleri bir jilet kadar keskindi. “Oraya gitmeye dayanamayacağını benden çok daha iyi biliyorsun.” Hızla sözlerine karşılık vermek için atıldım. “Neden dayanamacağım ki? Burada ayak bağı olmak ile orada fazlalık olmak arasında ne fark var? Hiç değilse tehlikede olan annemi korumuş olurum.” Söylediklerimin onunkinden çok daha anlamlı olduğunu biliyordum. Onun belirsiz ve hiçbir yere varmaz çözümleri, bizi hiçbir yere götürmüyordu işte. Başını yavaşça sağa sola salladığında, kavga etmek istemekten çok uzak bir hali vardı. Benim yükselen sesime nazaran o oldukça sakin konuşmaya başladı. “Onları hiç tanımıyorsun değil mi Aişe?” “Ben onları gayet bi-…” demem ile sağ elini havaya kaldırdı ve beni hemen susturdu. “Sen onları sadece tanıdığını zannediyorsun maalesef.” Üzerindeki kana zerre aldırmadan salonun içine doğru ilerledi ve koltuklardan birisine oturdu. “Bu adamlar seni oraya aldıklarında direkt evine geçebileceğini, rahatlıkla annene kavuşacağını zannediyorsun. Ama inan bana asla öyle olmayacak.” Elini iki şakaklarına koyup ovuştururken, ben kaşlarım çatık onu izliyordum. “Sen benim yıllar sonra yanıma aldığım, saatlerimi geçirdiğim tek insansın. Onların yanına vardığın an yapacakları ilk şey itiraf ettirmek için türlü yollar kullanmak olur. Bunu o kadar iyi yaparlar ki, aklını kaçırtacak kadar zorlu işkence yolları olduğunu bilmeni isterim.” “İyi de ben sana dair hiçbir şey bilmiyorum ki? Kim olduğuna dair en ufak bir fikrim yok. Neyi itiraf edebilirim ki?” dediğim zaman iki şakağını tutan elleri arasından yüzüme bakmaya başladı. Başının ağrıdığını görebiliyordum. “Bunu onlar bilmiyor ama…” diye karşılık verdiğinde, söyledikleri kulağa çok mantıklı geliyordu. Gerçekten bunca zamandır Ammar ile beraber olup, onunla ilgili herhangi bir şey öğrenememiş olduğuma asla ikna olmazlardı. “Ama ben onlar için önemli bir adamın kızıyım. Neden bana işkence yapsınlar ki? Üstelik seninle kaçtığımı değil, kaçırıldığımı zannediyorlar.” Bu defa karşılık vermesi biraz daha uzun sürmüştü. Çünkü bir süre hiçbir şey demeden, gözlerini yumarak şakaklarını ovmaya devam etmişti. “Evet, Joseph Levy’ nin kızısın. Ama çarşaflı ve namaz kılan Müslüman kızı… Bütün bunlara bakılınca onların tarafına mı ait görünüyorsun, benim tarafıma mı?” Haklıydı. “Üstüne üstelik bu adamların elinde birçok fotoğrafımız olduğunu biliyoruz. Sen o fotoğrafların hangi birinde bir kaçağa benziyorsun? Ben cevap vereyim. Hiçbiri…” Ellerini şakaklarından çekip yavaşça sırtını koltuğa yasladı. “ Bu adamlar seni, benim metresim bile zannediyor olabilirler sevgili Naomi Levy. İnadına zaafım olduğundan bahsetmeleri boşuna değil. Sence akıllarında seni bu kadar kendime ait kıldığım fikri varken, sana hiçbir bilgi vermediğime ikna olurlar mı?” “Ama…” dediğim de, aslında söyleyecek hiçbir şeyim yoktu. Ne olursa olsun söylediklerinin tamamı haklı ve mantıklıydı. Karşı çıkmam da, karşı durmam da anlamsız olurdu. “Aişe.” Dediği zaman, gecelediğim kelimemin devamını getiremeden o konuşmaya başlamıştı bile. “ Bunu neden göremiyorsun bilmiyorum ama senin yanımdaki varlığını ayak bağı gördüğüm için değil, sana bir zarar gelmesinden deli gibi korktuğum için seni kendimden uzaklaştırmaya çalışıyorum. Ben her gün senin midenin bile dayanamadığı bu işleri yaparken, sen yanımda hasar almadan kalabileceğini mi zannediyorsun? Üstelik iki kere ölümden dönmüş olmana rağmen.” Olduğu yerde kafasını iyice geriye yaslayıp tavana bakmaya başladı. “Sana bir zarar gelecek korkusuyla yaşadığım mücadele bir anda on katına çıkıyor görmüyor musun? Bu adamlar bizi böyle köşeye sıkıştırdıktan sonra istesen bile artık ayrı hareket edemeyiz, birbirimizden kopamayız. Benimle burada kalmak zorundasın artık. Başka bir yok yok.” Ağzından çıkanları kulakları duyuyor muydu acaba? Daha birkaç saat önce kalmam için hiçbir neden bırakmamışken, şimdi gitmemi mi istemiyordu? Kararsızlığı arasında sıkışıp kalmıştım. Öfkem ise gagası ile su yüzeyine dokunan kartal kadar hassastı. En ufak bir yanlışta yine her şey tuz buz olabilirdi. “Sen kafayı mı yedin? Ne yapmaya çalışıyorsun? Bir kal, bir git kar-“ Bir hışım ile ayağa kalkması lafımı kesen yegane şeydi. Onun öfkeli bir bağırtısını beklerken, kalkışına inat yumuşak bir sesle art arda konuşmaya başladı. “Gördüm anlıyor musun? Gördüm. Arkanı dönüp giderken, sana bir el izinsiz dokunurken, olmama ihtimalini düşünürken bir daha asla eski Ammar olamayacağımı gördüm. Gidişin hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Aksine her şey daha da rayından çıkacak bunu gördüm.” Söyledikleri ile şaşkınca yüzüne bakakalmıştım. Bir an ağzından çıkanların gerçek olup olmadığına kesinlikle karar veremiyordum. Söylediklerinin altında yatanları anlamaya çalışırken midem yeniden kaynamaya başlamıştı. Bana doğru kalkışına inat yumuşak bir adım attığında şaşkınlık bir mürekkep gibi her tarafı boyamaya başlamıştı bile. “Benimle evlenmeni istiyorum. Bunu bir sebepten ötürü değil Allah şahidim olsun ki sadece senin eşim olmadığını düşünürken üzerime çöken hüznü hayal edebildiğim için istiyorum. Herkese, her şeye inat hatta bütün dünyaya rağmen karım ol benim. İşte o zaman ne gitmek zorunda kalırsın, ne de durduğumuz yer bize haram olmaya başlar.” Küçük bir kız çocuğu yürüyordu aramızda. Dokunursak saçlarının kan ile boyanacağına adımız kadar emin olduğumuz bir kız çocuğu. O kız, benim içimdeki ümidin diğer adıydı. İmkansızlığın o kıyısında yeniden çıka gelmişti. İsmi küçük Naomi Levy olsa bile, gözleri Aişe’ ye ait küçük bir kız çocuğu… “Biliyorum…” dediğinde, gözlerim o küçük kızdan ona doğru kaydı. Kimse görmüyordu belki ama o kız da benimle beraber onu dinlemeye başlamıştı. “… ellerim kan lekeleri ile dolu. Yerleşik ne bir yerim ne de bir yurdum var. Sana benden önce sahip olduğun hiçbir şeyi vaat edemem. Ama eğer kabul edersen, seni Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’ in Aişe’ni sevmesini örnek alarak severim. Kaçak yaşadığım bu dünyayı önüne seremem ama saçına da tek bir toz kondurmam. Sen nasıl ki yılların Ammar’ ının kalbini gözlerinle tutuşurduysan, sana denk bir eş olmak için gerekirse kalbimi tutuştururum. Evlen benimle Mona…” İlk kez hiçbir örtü yoktu gözlerinde. Kalbinde taşıdığı bütün sevgi apaçık ortadaydı. Gözlerimin içine bakarken tutuştuğunu görebiliyordum. Yalvaran hali koskocaman Ammar’ ı önümde küçük bir oğlan çocuğuna çevirdiği zaman yüreğimin ona doğru aldığı yolu bastırmam mümkün dahi değildi… Aramızda koşuşturan küçük Naomi’ nin nutku dahi boğazında tutulmuştu. Onun bakışları ikimizi de kül ediyordu. (Al-i İmran Suresi, 7. ayet:) Sana Kitab'ı indiren O'dur. Ondan, Kitab'ın anası (temeli) olan bir kısım ayetler muhkem'dir; diğerleri ise müteşabihtir. Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne çıkarmak ve olmadık yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun tevilini Allah'tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise: "Biz ona inandık, tümü Rabbimiz'in Katındandır" derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez. (Al-i İmran Suresi, 103. ayet: )Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i İmran Suresi, 154. ayet: )Sonra kederin ardından üzerinize bir güvenlik (duygusu) indirdi, bir uyuklama ki, içinizden bir grubu sarıveriyordu. Bir grup da, canları derdine düşmüştü; Allah'a karşı haksız yere cahiliye zannıyla zanlara kapılarak: "Bu işten bize ne var ki?" diyorlardı. De ki: "Şüphesiz işin tümü Allah'ındır." Onlar, sana açıklamadıkları şeyi içlerinde gizli tutuyorlar, "Bu işten bize bir şey olsaydı, biz burada öldürülmezdik" diyorlar. De ki: "Evlerinizde olsaydınız da üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine devrilecekleri yerlere gidecekti. (Bunu) Allah, sinelerinizdekini denemek ve kalplerinizde olanı arındırmak için (yaptı). Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir. * * * * * * * * * * Selamun Aleykum. Selam Ve Dua İle...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE