Kaçış - 2 / 18. Bölüm
* * * * * * *
Sanırım insan sürekli aklının sınırlarını zorlayan şeylere maruz kaldıktan sonra etrafında olan biten her şeye zamanla daha az inanmayı tercih etmeye başlıyordu. Tercih derken, bu bilinçli yapılan bir karar verme değildi. İstemsizce seçenekler arasında hep en zor olanına, en kötüsüne meylediyorduk. Sanki ruhumuza denk gelebilecek iyi şeyler asla mümkün değilmiş gibi…
Şimdi tam olarak hissettiğim şey buydu. İnanıp inanmamak, gerçek olup olmamak arasında sıkışmıştım. Ammar’ ın gözleri ise benim üzerime üzerime gelen betonları ittiren güçtü. O öyle tanık olmadığım bir ifade ile bakıyordu ki bana, anın gerçek olma ihtimali gittikçe düşüyordu benim için…
Duygularım o kadar ani değişimlere maruz kalıyorlardı ki, artık karşılaştığım şeylere vereceğim tepkileri seçemiyordum. Tıpkı şu an onun karşısında ne yapacağımı şaşırmış bir halde kala kaldığım gibi. Sıkıştıkça sıkışıyor aklım anın etkisi ile karıştıkça karışmaya devam ediyordu.
Elleri hala kan ile kaplı, üzerindeki elbiseleri kan lekeleri ile dolu, sadece birkaç dakika kadar önce bir adamı gözlerimin önünde öldüren adam, şimdi tıpkı derin bir acıdan arınmak için yalvarır gibi gözlerimin içine bakıyordu. Öyle bir bakmaktı ki bu karşımda eridiğine şahit oluyordum. Oysa onun o sarsılmaz bedeni, hiçbir etkiyle devrilmemişti bu güne kadar…
“Aişe… Bir şey demeyecek misin?” dediğinde, söylenebilecek bütün kelimelerim bir uçurumun kenarındaydı. Dudaklarımı araladığım andan itibaren hepsi bir daha asla geri dönmeyecek bir uçurumun dibinde olacaklardı.
Ona karşı ilk gördüğüm andan beri yeşeren hislerin farkındaydım. Öyle bir his bulutuydu ki bu, asla küçülmüyor ve büyüdükçe içime sinmiyordu. Bunu daha ilk görüşmemizde bile anladığına emindim. Ona yazdığım mektupta her ne kadar ilk önce bu hisleri sadece ortak göz bebeğine bağlamış olsam da, şimdi anlıyordum ki ben ona en başından beri tutunmuştum. Habersiz olsam bile onun Ammar olduğundan, içimdeki yeşeren umut daima onun peşini kovalamıştı. Ve hayat bizi tıpkı bir köpüklü dalgası eşliğinde buraya kadar sürüklemişti. Onunla biçimlenen yeni bir yazgının içindeydim ve şimdi onunla sonsuza kadar kalmamı istiyordu.
Sözlerindeki hitapta bile açan çiçekler görebiliyordum. Midem bir bulantı değil, daha önce hiç yaşamadığım bir heyecan ile kasılıyordu.
“Ben…” deyip durduğumda, gözleri çıkacak her kelimenin hizmetindeydi. Öyle bir bakışla bekliyordu ki onu bir gün bu halde göreceğime asla inanmayacağım bir bakış ile…
“seni seviyorum Ammar…”
Sözler takibi olmayan garip bir yol gibiydi. Etrafım karanlıktı. Birkaç metre ötemi aydınlatan far ışıkları dışında hiçbir şey göremiyordum. Ve bu bilinmez yol, benden habersiz dökülmüştü olduğumuz salona. Onun anlattıklarının yanında tek bir cümle ile ona denk olmuştum ve o büyük düğümü ruhlarımıza atarken, bir ama ile savaştığımı görebiliyordu Ammar. O düğüm gözlerine kadar ulaşan bir heyecan vermemişti ona. Bir yerlerden çıkıp gelebilecek koyu bir karabasanın peşimizde olduğunu hissetmiş gibiydi. Ve sadece gözlerimin içine bakarken anlamıştı bunu.
“Sorun nedir Mona?”
Bana hitabı karışıktı. Karışık katlanan bir şeyler aklının bir yerinde fazlalık yapıyordu ve kırışan anlı ile beraber çatılan kaşları, olanı biteni görebilmek için sabır dilenir gibiydi.
Biz dünyanın karanlık olan tarafına doğmuştuk. Ben karaydım, o ise koyu bir karanlık. Aydınlığın bize ancak ölümden sonra ulaşacağını ikimiz de biliyorduk. Onun teklifi dünyanın bütün kötü günlerini silmek için başlamış bir devrim olsa bile önümüzde kocaman dağlar duruyordu.
“Benim er ya da geç gideceğim ihtimalim seni de korkutmuyor mu? Onlara istedikleri şeyi, kendimi vermeden annemi nasıl kurtarabilirim?”
Ve ona denk olmadığıma kanaat getirdiğim geçmişim. Bana dair bilmediği şeyler en az benim ona dair bilmediklerim kadardı. Büyük bir fırtınanın yaklaştığını duyabiliyordum. Uğultusu kulaklarımızı delip geçerken, bir yanım mutluluk ile kıvrılıyor ve bir yanımda başlamış büyük bir matem vardı.
Kafasını salladığı zaman pencereye doğru birkaç adım attı. Benim teslim olmamın onun nezdinde bir çözüm olmadığını birkaç dakika önce anlatmıştı zaten. Ama elimizde başka bir yol olmadığını da gayet iyi biliyordum.
Hızla bana döndü. Kafasının içinde dönenlerin içinde olmayı dilerim. Nasıl çalıştığını, nasıl kasılıp gevşediğini ve içinde neler olup bittiğini. “Seni asla onlara vermeyeceğimi biliyorsun. Ama eğer annenin de bu plan ile bir ortaklığı olduğunu sana kanıtlarsam o zaman ondan vazgeçebilecek misin? Benim yanımda, eşim olarak kalacak mısın?”
Annem, daha önce de onlarla işbirliği yapmıştı. Bunun büyük bir olasılık olduğunu düşünmese Ammar asla bana böyle bir teklif yapmazdı. Annemi bir kez arkamda bırakmıştım zaten. Onu özlesem bile yanında istediği gibi Musevi kızı olamayacağımı Ammar’ ın da çok iyi bildiğini biliyordum. Benim tek derdim başına bir şey gelme ihtimaliydi.
“Güvenliğinden emin olursan eğer bu kaçak adamın karısı olmayı kabul edecek misin?”
Sorusunu yinelerken, aklımı okuyordu yeniden. Meselenin bir gidiş değil, bir güvenlik üzerine kurulu olduğunu biliyordu. Ve yeniden sorduğu sorusu, yüreğimi bir kitap sayfası gibi kendi kalbinin üzerine katlamıştı. Onu böyle görmek Atlas Okyanusunda aç susuz hayatta kalabilmek gibi bir ihtimaldi benim için. O kadar güzeldi ki, bir bakışın onun böyle aydınlatacağı aklımın ucundan bile geçmezdi.
Ama ona evet demeden önce bilmesi gereken son bir şey daha vardı. Ve o da bunu bildiği için sorusunu yenilemek durumunda hissetmişti kendini. “Aişe. Anlatman gereken her ne ise çekinmeden söyle lütfen. Beni sevdiğini kendi ağzınla söyledin. Yanımda kalmayı istediğini de biliyorum. Seni duraklatan şey ne o zaman?”
Derin bir nefes aldım. Ve bugüne kadar onun yanında asla yapmaya cesaret edemediğim kadar cesur davrandım. Aramızda bulunan mesafeyi titrek birkaç adımda usulca kapattım. Tam karşısındaydım. Yüzü benden daha yukarıda durduğu için aramızda çok az bir mesafe kaldığında kafamı ona doğru kaldırdım. Şaşkınlık kırıntılarını görebiliyordum. Ne yapmaya çalıştığımı anlamaya çalışıyordu. Ona ilk kez bu kadar yakından bakmak nefesimin hızlanmasına neden olmuştu. Bunun yanlış olduğunu biliyordum ama o gözlerin içerisinde oluşabilecek en ufak bir tereddüdü dahi görmek istiyordum.
“Aişe ne yapıyorsun sen?” dediğinde çıkan cümle korku ile karışıktı. Yanlış bir hamlede bulunmama engel olmak ister gibi çıkıyordu sesi ve o konuşurken çıkan kelimeleri alnıma çarpıp yere düşüyordu. Gözleri kafamın içinde o kadar keyifli bir müziğin çalmasına neden oluyordu ki, aklımı toparlamak ve kafamın içindekileri unutmamak için büyük bir uğraş veriyordum. Üzerine sinmiş kokusu başımı döndürecek kadar yakınımdaydı.
“Beni her şeye rağmen sevebilecek misin Ammar? Geçmişimin bir Müslümana ait olmadığını unutmuyorsun değil mi bunu sorarken?” Tam içindeydim. O gözlerin bulunduğu yer kalbine doğru iniyordu. İçinde küçük bir Ammar görebilecek kadar yakınındaydım.
Ve sorum ile yeni bir şaşkınlık yaşadığına bizzat tanık oldum. Sözlerim tıpkı bir su yüzüne değen taş gibiydi. Onun denizine düştüğü andan itibaren hızla şeffaf dalgalanmalar oluşmuştu. Ve büyüdükçe daha fazla görünmez oluyorlardı. O kırıntıları takip edemeyeceğim kadar genişleyip, kayboluyorlardı. Bunu bugüne kadar bu şekilde düşünmediğini görebiliyordum. Benim elbette bir Yahudi olduğumu biliyordu ama geçmişimde yaşadıklarımı hiç düşünmediğine adım kadar emin olmuştum.
“Ben…” deyip durduğu zaman, bütün İsrail’ i peşinde koşturan, onlara bir azap gibi inen adam benim karşımda neye uğradığını ve ne diyeceğini bilemeyen bir vaziyette kala kalmıştı. Ve bu, duruş… Bu kala kalış, benim için yeterli olmuştu. Ondan bana dair hiçbir şeyi saklayamazdım eğer evlenmeyi düşünüyorsa. Ve geç öğrendiği zaman bir ömür boyunca pişmanlık duyabileceği hiçbir şeyi istemiyordum. En başından beri bilip, öyle karar vermesi şarttı.
“Bunu biraz daha düşünmelisin bence. Eğer karşılaşabileceğin şeylerin seni pişman etmeyeceğine emin hissedersen sorunu yeniden sorarsın. Ben o zamana kadar asla açmayacağım bir daha bu konuyu. Benim cevabımı ve sana akan kalbimi bilmemene imkan yok kaçak… Ama benim senin gözlerinde şüphe değil, saf bir istek görmem lazım. Aksi hali ikimiz için de büyük bir zulüm olur.”
Hızlanan nefesi, hiç kırpılmadan göz bebeklerimin içine bakan gözleri ve her an aşağı yukarı git gel yapmak için bekleyen adem elması ile o kadar kendisiydi ki, ona karşı koyup bir cevap verememek asıl benim için büyük bir zulümdü.
Konuşmam biter bitmez, yorgunluğumu sırtıma alıp odama doğru yürümeye başladım. Ve bu benim için en zor geriye dönüştü. Gözlerinin içi, bir ömür kalabileceğim bir yerdi ama emin olmak bütün duygulardan daha ağır basıyordu. Ayak topuklarımın zemine çarparken çıkardığı ses kafamın içindeki sese karışıyordu. Biraz önceki müzik, şimdi ne neşe barındırıyordu ne de keyif. Büyük bir yasın habercisi olmuştu. Ardımda bıraktığım adam belki de ömründe ilk kez buz kesmek duygusunu tadıyordu. Onun daha önce böyle ne yaptığını bilmeden duraksamadığına adım kadar emindim…
Odama geldiğim an, kapıyı ardımdan kapatmam ile bulunduğum yerdeki her şey üzerime üzerime doğru yürümeye başladı. Sanki büyük bir transtan çıkmış gibiydim ve bu kez titrememem üşümekten yahut halsizlikten değildi. Heyecanımın kalbime vuruşlarıydı. Ve ben bu heyecanı ellerimin tersi ile itmiştim.
Odadaki her eşya gözlerimin içine sorgular gibi bakıyordu. Onlar bana doğru geldikçe ben Ammar’ a sorduğum soruların pişmanlığını yaşıyordum. Hemen kabul etmediğim için, tamam demediğim için kendime kızmaya başlamıştım bile. Ondan önce hayatıma girmiş birileri vardı. Ama benim Ammar’ a düşündürdüğüm şey kesinlikle bu kadar masum değildi. Hayatımda hiç kimse ile birlikte olmamıştım. Bunu en çok annemin tutucu bir Yahudi olmasından başarabilmiştim. Ama bütün bunlar Ammar’ dan önce haram işlediğimi, yanlışlar yaptığım gerçeğini değiştirmiyordu. Benimle bir yola çıkmak için istek duyuyorsa, bütün bunları bilmesi lazımdı. Aksi halde bunun vicdani yükünden asla kurtulamazdım.
Kendime yaptığım açıklamalar yeterli olmuş gibi eşyalar üzerime gelmeyi bırakmışlardı. Yeniden kendi yerlerine geçmiş ve cansız olmayı seçmişlerdi. Onların bakışlarının tesiri geçince nihayet yatağa ulaşmayı becerebilmiştim.
Yatağa geçer geçmez hemen üstümdeki haki hırkayı çıkarıp kenara bıraktım. Ardından yatağın örtüsünü kenara doğru kıvırarak uzandım. Başımı yastığa koyduğum an yorgunluğum o kadar hızlı dirilmişti ki, neredeyse üç güne yakındır uykuyu pencerelerimin dışına itmiştim. Gelen bir kutu hem uykularımı kaçırmıştı hem de olmayan huzurumu.
Gözlerim hemen üzerimde duran tavana kaydı. Yorgunluk beni bir mıknatıs gibi yatağa çekerken, baktığım tavanda gördüğüm tek şey Ammar’ dı. Onu ilk kez yakından görmek yüzündeki çizgileri, sakallarının çıkış yönlerini, hemen sağ gözünün biraz aşağısında, elmacık kemiğinin üzerinde duran silik benini ilk kez görmek demekti.
Tavanda gördüğüm manzara onun o haliydi. Bana en yakın duran şekliyle görüyordum onu. Gözlerimi bir an olsun kapattığımda, bir daha asla bu kadar yakın göremeyeceğim diye korkuyordum. Onu görmek o kadar güzeldi ki, ağırlaşan kapaklarıma direnmeme neden oluyordu. Uykuya düşmemek için mükemmel bir çaba sarf ediyordum.
Direndim, direndim ve direndim…
Ta ki onun o gözlerinin içerisine devrilene dek. Göz bebeklerinin içindeki o boşluğa yuvarlandığımda gördüğüm şey ise nefes almak için bana tutunmaya çalışan bir oğlan çocuğuydu. Tıpkı içimdeki Naomi’ ye benzer duvarları vardı. Büyümemek için direniyor ve onu büyütmek için yamacına yaklaşan her şeyi hızla kendinden uzağa itiyordu…
* * * * * *
Gözlerimi açtığım zaman gördüğüm ilk şey, uykuya dalmadan önce gördüğüm son şeydi. Beyaz tavan… İlk önce garip karıncalı bir haldeydi. Ben gözlerimi kırpıştırıp uyanmaya gayret ederken görüntü yavaş yavaş netleşmişti.
Uykunun mahmurluğunu üzerimde hissedebiliyordum. Gözlerim tamamen açılmış olsa dahi hala yorgunluğun birkaç kırıntısını üzerimde hissedebiliyordum. Kendime tamamen gelebilmek için olduğum yerde biraz daha beklemeye gayret ettim.
Gözlerim tavandan duvara doğru kayarken hissettiğim şey ile bir an kaşlarımın çatılmasına neden olamamıştım. Gözlerimi yukarıdan ayırmadan elimi yavaşça yatağın kenarında gezdirdiğimde ellerimin ıslandığını fark etmem ile hızla olduğum yerden doğrulmam bir olmuştu.
Bütün yatan su içindeydi. Dehşet içinde ne yapacağımı bilmeden ellerimi altımdaki örtüde gezindirmeye devam ederken ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Yatak ıpıslaktı… Gözlerimi çarşaftan ve elimin değdiği yerden ayırdığım zaman ise bir karanlığın hızla aydınlanması gibi yatağın etrafını fark etmiştim. Sadece yatak değil. Bütün oda su içerisindeydi. Hatta su o kadar çok yükselmişti ki yatağın boyunu geçiyordu.
Bir an ne yapacağımı bilemeden şaşkın şaşkın etrafıma baktıktan sonra kalbimi kurcalayan korkuyu olabildiğince hissetmemeye çalışıyordum. Ne yapacağımı bilmeden hızla kapıya doğru seslendim. Ammar’ ın bu sudan haberi olmalıydı. Buradaki su bu kadar yükseldiyse muhakkak onun odasına kadar ulaşmış olmalıydı.
“Ammar… Ammar.”
Geldiğine dair hiçbir ses duyamıyordum. Birkaç saniye bekledikten sonra bağırmaya devam ettim. Şimdiki sesim, biraz önceye nazaran çok daha yüksek ve çok daha endişeli çıkıyordu. “Ammar. Beni duymuyor musun?”
Yataktan inmeye koruyordum. Sanki şeffaf suyun içinde benim göremediğim bir şeyler varmış gibi hissediyordum ve bu değil adım atmak, kımıldamama bile engel oluyordu. Allah aşkına neredeydi bu adam? Neden beni duymuyordu.
Suyun git gide yükselmeye devam ettiğini fark ettiğimde, bu defa sadece endişelenmek değildi yaptığım. Korku içinde bağırmaya başladım. Sesimdeki ton, sadece birkaç saniye içinde hüngür hüngür ağlayacağımı gösteriyordu.
“Ammar neredesin? Yardımına ihtiyacım var. Ammar?”
En ufak bir ses, en ufak bir kıpırdanış hissetmiyordum. O kadar çok korkuyordum ki, eğer buradan çıkmazsam, bu su çok kısa süre sonra beni boğabilecek yüksekliğe ulaşacaktı belki de…
Ammar neredeydi? Gitmiş miydi yoksa?
Başka bir yolumun kalmadığını biliyordum. Bu yataktan inip kaçmak zorundaydım. Yoksa su yükselmeye devam ettikçe, burada sıkışıp kalmam içten bile olmazdı. Bütün cesaretimi toplayarak hızla ayaklarımı yataktan aşağı sarkıttım. Yanlışlıkla bile ayağım bir şeye değecek olsa, korkudan bayılıp kalacakmışım gibi hissediyordum.
Soğuk su tenim ile buluştuğu an, soluklarım hızla değişti. Bedenimi saran soğuk o kadar yakıcıydı ki, yeni bir çığlık atmama neden olmuştu. Alışmaya zaman vermeden aynı atiklik ile yatağın üzerinden kalktım. Şimdi neredeyse kalçalarıma kadar suyun içerisindeydim. Soğukluk bedenimin yukarısını da talep ediyor gibi bütün vücudumu karıncalandırıyordu.
Bedenime değen tek sıcak şey, yüzümün aşağısına doğru inen gözyaşlarımdı…
Olabildiğince sakinliğimi korumaya çalışarak yürümeye başladım suyun içerisinde. Her şey kötü bir sahnenin içine atılmışım gibi hissettiriyordu. Suyun içindeki yürüyüşüm bana Titanik’ ten bir kesiti hatırlatırken, neler olduğunu anlamak için kapının dışına çıkmayı bekliyordum. Bütün bu olan bitenin muhakkak mantıklı bir açıklaması olmak zorundaydı. Ammar’ ın gelmemek için mutlaka bir nedeni olmak zorundaydı…
Su çarşafımın bacaklarımın arasına dolanmasına neden olduğu için yürümem zorlaşıyordu. Ama nihayet kapının önüne gelebilmiştim. Yapmam gereken son bir şey kalmıştı. O da kapıyı açıp çıkmaktı… Tam kola uzanıp aşağı indirecektim ki, duyduğum bir ağlama sesi ile hareketim yarıda kesildi.
İlk başta yanlış duyduğumu zannetmiştim ama bir ağlama sesi duyduğuma emindim. Ses kısık ve boğuk gelse bile birisi ağlıyordu. Ve benim korkumun yerini garip bir merak almıştı. Daha çok korkmam gerekmez miydi aslında?
Kulpu tutmaktan vazgeçtim ve etrafıma bakınmaya başladım. Sesin geldiği yeri bulmaya çalışıyordum. Sanki orada etrafına bakan kişi ben değilmişim gibi kendimi başka bir gözden izliyordum. Üzerimde çarşafım değil, beyaz ince uzun ve pamuktan bir gecelik vardı. Saçlarım kalçama doğru inerken uçları ıslanıp birbirine yapışmıştı. Daha önce yaşadığım bir manzaranın içerisine yeniden atılmış gibiydim.
Ağlama sesi odamdaki banyodan geliyordu. O kapının ardında birisinin olduğuna adım kadar emindim. Ses, ben tahmin ettiğimde daha da artmıştı. Ve yardım dilenir gibi daha yakıcı bir vurgu ile yayılmaya başlamıştı. Garip bir şekilde artık hiç korku hissetmiyordum. Ve bundan beslenerek banyo kapısına doğru hızlı adımlarla yürümeye devam ettim.
Kapının yanına geldiğimde, sesin kapının tam arkasından geldiğine tamamen emin olmuştum. Öyle ki kapının tam arkasından yükselen ses oldukça net bir kadın ağlamasına dönüşmüştü ve yardıma ihtiyacı olduğu her halinden belliydi.
Hızla banyonun kapısının kolunu tuttum ve aşağı indirdim. Fakat beklediğim gibi açılmamıştı. Sanki onu tutan büyük bir güç varmış gibi kulpu indirmeyi başarsam bile kapıyı öne doğru ittiremiyordum. Tek elim ile bir türlü beceremeyince, iki elimle hızla asıldım kapıya ve öne doğru ittirmeye çalıştım. İlk çabam yeniden hezimet ile sonuçlanmış olsa bile ikinci çabam meyvesini vermişti. Bütün gücüm ile ittirmem kapının yarıya kadar açılmasına neden oldu.
O ana kadar aklıma hiç gelmeyen bir oda dolusu banyo kapısının açılmasıyla hızla benim bulunduğum odaya dolmaya başlamıştı. O kadar güçlü bir akıntı oluşmuştu ki, durduğum yerden hızla geriye doğru savurmuştu beni. Son anda nefesimi tutmayı aklıma getirebilmiştim. Şimdi bütün bedenim ile suyun altındaydım. Ve ne tarafa savrulduğumu seçemeden sürükleniyordum. Ta ki suyun altında sırtım sert bir cisme çarpana kadar…
Odanın içerisi, tavandan tabana kadar komple su içindeydi. Gözlerimi suyun altında açık tutabiliyordum. Suyun içinde kendi hükümdarlığını ilan eden saçlarım benden bağımsız hareket ediyordu. Sağa sola doğru havalanmaları ilk başta görüşümü kısmış olsa bile sonrasında bana uyum sağlayabilmişlerdi. Ortak hareket etmeye başladığımızda, yüzmeye başlamıştım. Odanın içerisi bir anda büyük bir akvaryuma dönüşmüştü ve çabucak çıkmadığım müddetçe nefesimin çok fazla dayanabileceğini sanmıyordum.
Olduğum yerde hızla yönümü belirleyip banyo kapısına doğru yüzmeye başladım. Orada ağlayan kadını bulmam lazımdı. Bir şekilde ona ulaşıp buradan çıkmamız gerekiyordu.
Düşüncelerim önüme yol olmuş gibi bir anda banyo tarafından bana doğru yüzen bir kadın çıka geldi. Yüzerken saçları bütün yüzünü kapatıyordu. Kim olduğunu, yüzünü bir türlü göremiyordum.
Yaklaştı, yaklaştı ve yaklaştı…
Tam karşıma geldiği an saçları benim onu görebilmem gibi açılmış bir sahneyi andırarak sağa sola doğru çekildi. Gözleri gözlerimin tam içine doğru bakarken, karşımda gördüğüm kadın annemin ta kendisiydi. Yıllar önce bir fotoğrafta gördüğüm genç halindeydi. O kadar güzel ve o kadar gerçekti ki, içinde bulunduğumuz yerin bir suyun altı olduğunu unutturacak cinstendi. Dudaklarını açıp, küçük baloncuklar eşliğinde “Naomi…” dediği zaman suyun altında nefes alabildiğimizi fark ettim.
Hem nefes alabiliyorduk, hem de anlaşılır bir şekilde konuşabiliyorduk.
Annem onunla beraber yüzen saçları ve şifon elbisesi ile bir anda bana sarılığında, bir denizkızını andırıyordu. Bütün kokunu genzimde hissediyordum. Gerçek gibiydi. Ama ona sarılırken, bir rüya olduğunu bilebilecek kadar da güzeldi aynı zamanda. Beni sıkı sıkı kolları arasında tutarken onu ne kadar özlediğimi hissediyordum. İçime saracak kadar çok özlemiştim. Bunun bir rüya olduğunu bilerek ve uyandığımda onun yok olacağının farkında olarak sarılmaya devam ettim. Bana sarılışı tamamlanmışım gibi hissettiriyordu. O kadar yanımdaydı ki, hiç gitmeyecek gibiydi.
Kollarımın arasındaki annem, bir anda koyu kırmızı bir toz bulutuna döndüğünde ve ellerimin arası bomboş kaldığında neye uğradığımı şaşırmıştım. Kırmızı toz bulutu bedenimden aşağı süzülüp suyun arasına karışırken, dudaklarım hayretle açık öylece kalakaldım. Onun yokluğunun sarıldığım bir toz bulutu olarak elimde kalan son şey olduğunu anladığımda bir anda çığlık atmaya başladım.
Haykırışlarım suyun her yanına baloncuklar şeklinde dağılıyordu. Onu kaybettiğimi, bir daha göremeyeceğimi kabul etmeden bağıra bağıra etrafıma etrafıma bakarak onu aradım. Öyle ki, rüya olduğunun farkında olsam bile yeniden görebilmek için diretiyordum. Öyle bir diretmekti ki bu, dur durak bilmeden çırpınıyordum. O suyun altındayken bile yüzümden aşağı düşen yaşların sıcaklığını fark edebiliyordum. Çırpınışım devam ederken soluklarımın ve bana verilen nefesin sonuna geldiğimi hissettim.
Bütün gücüm ile uyanmamaya direnirken kesilen soluklarım sadece birkaç saniye içinde uyanacağım gerçeğini, içinde bulunduğum su ile hızla yüzüme çarpıyordu. Çaresizlik su olup ayaklarıma dolaşıyordu. Ben hasretim ile yapayalnız kalırken, duyduğum son ses, su içinde dalgalanarak yayılan saçlarım arasına karışan Ammar’ ın sesiydi.
“Uyan Aişe. Sadece bir rüya. Yanındayım ben senin… Uyan.”
Ve uyanmayı hiç istemeyerek kendimi gerçeğin kucağına yavaşça bıraktım. İlk kez… Günler sonra ilk kez rüya gördüğüm için değil, rüyadan uyandığım için ağlıyordum. Gördüğüm ilk şey ise, onun bana endişe ile bakan gözlerinden başka bir şey değildi.
Aydınlanan gözlerimin açıldığı yer, soğuk su dolu bir oda değildi. Aksine baş ucumdaki sarı ışığın yandığı ve içerisinin sımsıcak olduğu bir odaydı. Terin bütün bedenimi esir aldığını hissedebiliyordum ve hissettiğim tek ıslaklık buydu. Rüyadaki halime nazaran bu durum gözlerime oldukça kuru geliyordu. Mahmurluk ve hoşnutsuz bir tat birbirine doğru yürürken, Ammar sakince konuşmaya başladı.
“İyi misin? Sadece bir rüyaydı.”
Akşam olmuştu. Bir masalın içerisinde fısıldayarak konuşan huzurlu bir adamın sesi gibiydi çıkan sesi. Küçük kızını uyutmanın derdinde olan bir baba endişesi ile konuşuyordu sanki. Ve yalan söylemek çok zordu bu konuda. Sesi ile huzur bulmamak mümkün değildi. Uyandığım yer, olmak istediğim yer olmasa bile onun sesi loş ışıkla birleşince koyu aydınlık içinde kendimi iyi hissetmeme neden olmuştu.
“İyiyim. Merak etme… Sadece bir rüyaydı.”
“Bu kez her zamankinden uzun süren bir rüyaydı…” dediğinde hala fısıldıyordu gibiydi. “Seni uyandırmakta çok güçlük çektim bu defa.”
Elim yavaşça yüzüme gittiğinde, rüya içinde verdiğim mücadelenin gerçeğe yansıdığını anlamıştım. Belki biraz daha uğraş versem annemi daha uzun süre görebilirdim. Neyse ki peçem hala yüzümdeydi.
“Uyanmak istemediğim bir rüyaydı. Kâbus denemeyecek kadar güzel bir rüyaydı.” Diye yanıtladığımda, aklının karıştığını görebiliyordum. Muhtemelen yine bağırarak onu buraya kadar getirtmiştim. Korkmuş bağıran bir ses ile… “Başı kötüydü ama sonu güzeldi.” Derin bir nefes alarak konuşmaya devam ettim. “Annemi gördüm. Ona sarıldım bile ancak saniyeler içerisinde kayboldu. Sarılmam sadece birkaç saniye sürebildi.”
Sesimin üzgün çıkmasına engel olamamıştım. Ama biraz daha uzun sürmesini isterdim. En azından kokusunu biraz daha içime çekene dek… Çünkü ben her ne kadar onunla olan ilişkimizin bir anne kız ilişkisinden farklı olduğunu düşünsem bile yokluğunu geçen zamanla daha baskın hissetmeye başlamıştım.
“Çok özledin değil mi?” Sorusu kendi kendimle yalnız kaldığım özlemimin arasına karıştığında, çok daha net hissetmeye başlamıştım özlemimi. Sanırım bazı şeyler sözlere dökülmeyene kadar bri duvara dönüşmüyorlardı. Telaffuz edildikleri anda ise insanın her an çarpabileceği ağır bir taş yığınına dönüşüyorlardı. Benim ona duyduğum duygu da aynı böyleydi. Baskılarken her şey çok kolaydı fakat bir tetikleyici onu olduğu yerden çıkardıktan sonra sadece som bir acı vermeye başlıyordu.
Başımı salladım sadece. Anneme dair konuşmaya devam etmenin bana biraz daha hissedilir olarak geri döneceğini biliyordum çünkü. Baş ucumda duran adam ve olduğumuz oda beraber o kadar farklı bir havanın oluşmasına neden oluyordu ki, sanki fısıltıdan başka yükselen herhangi bir ses bir anda hem loş ışığı dağıtacak hem de hissettiğimiz sıcaklığı darmaduman edecekti. Özlem kemiklerimi kıracakmış gibi hissettirse de olduğum yer, uzun zamandan sonra huzurlu hissettiğim tek yerdi.
Lambaderden yükselen ışık Ammar’ ın saçlarının arasından yüzüne düşüyordu. Teni o ışığın altında bile parlıyordu. Saçlarının alnına düşen gölgesi o kadar güzel duruyordu ki, bir ağacın dibini anımsatıyordu. Yamacına oturmalık, gölgesinin altında dinlenmelik bir hava vaat ediyordu. Bir an küçülmeyi diledim. Onun alnının ortasında, saçlarının hemen altında sonsuz bir uyku çekebilmek için diledim bunu. Orada uykuya dalsam belki her şey çok daha kolay olacaktı.
“Sen anneni özlüyor musun Ammar?” Çok garip bir soruydu bu. Ama ona kendi acımın seyrini yaşattırırken, onun içinden kopanları duyabilmeyi arzuluyordum. Sanki kimse kulak vermemiş gibi hissediyorum, onun o eksik taraflarına. Sanki dünyadaki herkes onun bir annenin bir babanın çocuğu olduğunu yahut bir kardeşinin olabileceğine gözlerini yummuş gibiydi. Kimsenin bugüne kadar kulak dayamadığı o yerden ses işitebilmeyi arzuladım. Eğer acı dolu bir ses yükselecekse bile bunu dinlemeyi göze almıştım. Çünkü bazen içinde kaldığı yalnızlık ile nasıl başa çıktığını anlayamıyordum. Ben bu kadar kısa bir sürede aklımın yarısını bilmediğim bir şeylere feda etmişken o kim bilir nasıl bir delirmeme mücadelesi veriyordu.
“Herkes annesini özler Naomi Levy…” dediğinde, benden birkaç adım uzaklaşmıştı. Bu isim bir tek onun ağzından çıktığında beni rahatsız etmiyordu. Bana bu isimle hitap ettiğinde, sanki geçmişime duyduğu saygıyı gözler önüne seriyor gibi davranıyordu çoğu zaman. Aynalı şifonyere kalçasını dayamış ve iki elini göğsünde bağlamıştı. Sanki sorduğum soruya dair en ufak bir spesifik cevap verse beni büyük bir tehlikeye atacakmış gibi davranıyordu. Aslında bir bakıma haklı bile sayılırdı.
“Seni çocuk olarak hayal etmek çok zor biliyor musun?” dediğim zaman olduğum yerden doğruldum ve sırtımı yatağın başlığına dayadım.
“Neden?”
“Hiç çocuk olarak dünyaya gelmiş gibi davranmıyorsun çünkü. Sanki hatalı, yanlış, eksik yapabileceğin hiçbir şey yokmuş gibisin.” Dediğim zaman dudaklarına o kadar tatlı bir tebessüm yayılmıştı ki sanırım onu ilk kez gülerken görüyordum. Ve bir an nefesimin kesildiğini hissettim.
“Saçmalama Aişe. Sence yeryüzünde bu özelliklere sahip kimse olabilir mi? Bunlar benden çok Superman’ in özelliklerine benzemiyor mu sence?”
“Ama öyle gibi davranıyorsun hep.” Diye hızla karşı çıktım. “Bir kere bir şeyleri kurtardığın veya kurtarmaya çalıştığın kesin. Çok iyi bir dövüşçüsün, en azından çok iyi adam dövüyorsun. Asla korkmuyorsun. Ne yaşarsan yaşa hemen bir yeni bir planın var ve çok güzel yemek yapıyorsun.”
Son cümlemi söylemem ile ağzının içini dolduran sesli bir kahkaha attı. Fısıldayarak konuştuğumuz odanın içerisine düşen sesi, bir ırmağa benziyordu. Başı geriye doğru düşerken, ağzından çıkan ses o kadar şaşırtmıştı ki beni baka kalmıştım. Onu ilk kez bu şekilde görüyordum. Bugüne kadar neredeyse bu adamın kahkaha atmayı bilmediğini bile düşünüyordum. Ama şu an Geriye düşen başı, ortaya çıkan adem elması, dudaklarının yanlara doğru genişlemesi ve yanaklarında aşağı doğru inen uzun boşluk çizgileri o kadar güzeldi ki bir an gerçek bir insan olmadığını düşündürecekti neredeyse bana.
Uzun süren kahkahası, kısılan gözlerinin normale dönmesi ile kesilmişti. Kim bu adamın saatler önce bir adamı öldürdüğüne inanabilirdi ki? Daha saatler önce ellerindeki kırmızı kanın midemi alaşağı ettiğini kime anlatsam inanabilirdi ki?
“Beni gözlerinde bu kadar büyüttüğünü bilmiyordum. Ama seni temin ederim ki benim de yapamadığım birçok şey var. Ayrıca düşündüğünün aksine ben de çocuk oldum. Diğer çocuklara göre çok koşmalı eğlenmeli değildi ama doyasıya, beni tatmin eden bir çocukluğum oldu.”
Bunu söylediğinde, son cümlesinin özlem içerdiğini biliyordum. Fakat o yine üstünü örtebilecek kadar profesyonel davranmayı becermişti.
Onun neşeli haline kıyasla en durgun ve en ciddi halim ile cümleler dudaklarımdan dökülürken, vakit durmak için çok geçti. Onun varlığının oluşturduğu rüya hali ile benden bağımsız olarak dökülüyordu sanki kelimeler dilimden.
“Çocukluğunu o kadar çok görmeyi isterdim ki. Ait olduğun yeri, büyüdüğün odanı, kafanı koyduğun yastığı… O kadar zor bir hayatın var ki bunların mümkün olabileceği bir dünyanın içinden değilmişsin gibi geliyor. O kadar çetin bir mücadelenin içindesin ki, seni hiçbir yere ait olmadan tanımış olmak sanki bir yerlerden geliyor olduğun gerçeği öldürüyor Ammar. Sana bu dünyada bir ev hiç nasip olmamış gibi.”
Ciddiyetim ve sözlerimdeki buruk tat onun yüzündeki neşeyi hemen kazımıştı. Bir an ağzımdan çıkanlara çok pişman oldum. Oysa ne kadar da yakışmıştı gülümsemek… Ne kadar da nefes kesiciydi kısılan gözleri ile. Yine bir anda demirden yapma bir bedene büründü. Gözlerinin içine inen ifade yine sağlamlıktı. O istemediği müddetçe değil devrilmek, fiske bile yiyemezmiş gibiydi bu hali…
“Eğer kabul edersen ben kendime bir ev buldum Aişe. İlk kez bir yere ait olabileceğim ve yıllar sonra ilk kez başımı tereddüt etmeden yaslayabileceğim bir kalp… Benim oraya ait olmama izin ver Mona. Eğer sen izin verirsen, ölüm beni bulmadan benim de içinde ömrümü geçirdiğim bir çatım olur…”
Bu kadar kısa bir zaman yetmiş miydi gerçekten karar vermesine. Hiçbir kuşkusu olmadan benimle hala devam etmek mi istiyordu? Kafasına gömdüğüm o şüphelerin ağırlığından sonra bile mi?
“Ammar sana söyledim. Benim geçmişim seninki gibi haramsız değil. Ben kendini kaybetmiş gibi günaha batanların içinden geliyorum. Senin kendini feda ettiğin hikayene rağmen benim sayfalarım beyaz değil. Aksine katran karası her yanım. Gerçekten en ufak bir rahatsızlık hissetmeden benimle devam mı etmek istiyorsun?”
İki ellerini yavaşça dayandığı şifonyere yasladı. Sanki bana bakan gözlerinin içindekileri en küçük ayrıntısına kadar görmemi ister gibi hiç çekinmeden bana bakıyordu. O bakışın içimde neleri ayağa kaldırdığından haberi bile yoktu. Bir insanın bir bakışı ile yapabilmesinin imkanı olmayan bir ayağa kaldırmaydı bu.
“Bana bugün söylediklerinle tam olarak neyi, nasıl bir geçmişi kast ettiğini bilmiyorum Aişe.” Dediği zaman, cümlelerimin altında yatan mesajı aslında gayet net aldığını yüzündeki ifadeden anlayabiliyordum. “Bir insan geçmişi ne olursa olsun Nasuh bir tövbe ettiği zaman Allah katında silinmeyecek hiçbir günahı olmaz. Eğer sonradan Müslüman olduysa zaten Allah’ a iman ettiği andan itibaren onun geçmişine dair yaşadığı her şey silinir. Sen Naomi Levy olmayı bırakıp, Aişe olduğun günden beri olan hayatın önemli benim için. İnan öncesi durum ne olursa olsun ne yadırgayacağım ne de yargılayacağım bir şey olabilir. Allah’ ın kabul ettiğine ben ne cüret ile sorgulayabilirim ki zaten…”
Beni bütün halimden, olduğum yerden sıyırabilecek bir hassasiyetti bu. Olabilecek her şeyi her ihtimali elinin tersi ile geriye itiyordu. Bizim için sorgu haline gelebilecek her şeyi olduğumuz kapının dışına itmişti. Onun için önemli olan tek şeyin ben olduğum apaçık ortadaydı. Ama buna rağmen birkaç cümle etmeden edemedim.
“Benim hayatım karanfillerle dolu değildi. Allah’ ı bulana kadar temiz yaşamanın kıymetini bilmiyordum. Sen beni bu şekilde tek bir yanılgı dahi duymadan kabul etsen bile ben hayatıma dokunan ilk erkek olmanı çok isterdim. Ama sana yemin ederim ki gönlümü sen dışında kimse açmadım. Kimse senin gibi orada yer edinmedi. Eğer gençlik heyecanı ile zamanında kurduğum yanlış sohbetleri saymazsak ben hiç kimsenin dokunmasına müsaade etmeden sana geldim Ammar. Her ne kadar annemin dini beni muhafaza etmiş olsa bile bunu bilmeni istiyorum. Sana yuva olmaya da, kalbimi açmaya da hazırım. Belki senin kadar temiz gelmedim ama en az senin kadar dokunulmadan yanındayım şu an. İstediğin an evlenmeye hazırım.”
Ona hayatıma giren kimsenin bana dokunmadığını söylerken bunu elimden geldiğince edep çerçevesinde gerçekleştirmeye çalışmıştım. Yüzünde en ufak bir değişim olmamıştı. O söylediği her şeyde doğruydu. Eğer başkası ile bir münasebetim olmuş olsaydı bile bunu tıpkı söylediği gibi göz ardı edecekti. Çünkü bu dine girmeden önce yaptığım her şeyin Allah katında hükümsüz olduğuna bütün kalbi ile iman etmişti.
“Sana en yakın zamanda annen hakkında bilgi gelmesi için elimden gelen her şeyi yapacağım. Ardından nikahımızı kıydırmanın bir yolunu bulacağım…”
Sabahki söylediklerim yüzünden annem hakkında bilgi almadan evlenmeyeceğimi düşünüyordu. Ama fikrim değişeli çok olmuştu. Beklemek istemiyordum. Eğer annem zor durumdaysa bile Ammar’dan bunun için bir çözüm bulabilmek için yardım isteyebilirdim. Artık ne beklemek ne de harama yanaşmak istiyordum. Bir an önce nikahlanmak en doğru olandı. Bu şartlar altında gerçekleşmesi zaten biraz zaman alacaktı.
“Beklemeyelim Ammar.” Dediğimde başta duraksasa bile sonradan yüzüne hızlı bir gülümseme yayıldı. “Annem hakkında bilgi almanı istiyorum elbette ama ne olursa olsun ben senin karın olarak devam etmek istiyorum. Böylesi en doğru olan…”
Bir mum ışığı gibi odanın içine düşen loş ışık o kadar aydınlık hissettiriyordu ki içimi uzun zamandan beri ilk kez bütünlenmiş gibiydim. Ne dünyanın bir kalaylı ordu gibi üzerimize gelmesi ne de önümüzde duran büyük belirsizlik umurumdaydı. O, o kadar yükü ile benimle devam etmek için çabalıyorsa benim onun için razı olmamam büyük bir yanlış olurdu. Onun gözlerinin içindeki o ışığa yeniden yakından bakabilmem için evlenmemiz tek yoldu. Ve bu o kadar güzel bir yoldu ki, bunca zaman gibi ruhuma demir atan bütün acıyı hızla söküp atmıştı.
“Ne kadar doğru bir karar olduğunu bir kez daha anlıyorum Mona. Biliyorum, asla kolay olmayacak ama ben elimden geldiğince biz olmaya sahip çıkacağım.” dediği an, cümlesinin içindeki kelimenin anlamını sormanın zamanı geldiğine inanıyordum.
“Bana neden Mona diye sesleniyorsun? Anlamı nedir?”
“Bir kültüre göre yıllar önce büyük şairler…” deyip tebessüm ederek vücudunu yavaşça şifonyerden çekti. Odanın odasına yürümeye başladı. “sevdikleri kızlara ismi ile seslenmenin ayıp olduğunu düşünürlermiş. Bu nedenle yazılan şiirlerinde onların isimleri ile seslenmek yerine takma adlar kullanırlarmış. Mona ise bir şairin sevdiği kıza kavuşmasının imkansız olduğunu temsil eden bir takma ad. Mona kelimesinin geçtiği bir şiirde, okuyan hemen yazarın kavuşamayacağı bir kadına aşık olduğunu anlarmış.”
Pencerenin önüne gelmiş, dışarıyı seyrediyordu. Hemen dışarıda duran aydınlatmanın yansıması yüzüne düşüyordu. Sahil olmanın hayal gibi geldiği bir güzelliği vardı. “Sana her baktığımda, ulaşamayacağım, kavuşamayacağım bir yerde olduğunu kendime hatırlatmak için kullanıyordum. O kadar zor ki seninle bir gelecek hayal etmek. Ölümün bizimle yaşayacağı bir yere evlilik inşa etmek kulağa pek mümkün gibi gelmiyor.”
“Ama artık gerçek olacağını biliyorsun. Bana Mona demeyi bırakacak mısın?” dediğim zaman gözlerini yavaşça bana doğru çevirdi.
“Ama kolay olmadı, olmayacak kavuşmak. Bırakmam o yüzden. Hiç kolay olmadığını kendime sürekli hatırlatmak için sana sık sık bu isimle sesleneceğim. Her an benden kopabileceğin ihtimali ile yaşarsam seni o kadar sıkı tutarım Gücüm asla tükenmez. Ve hep yan yana olmanın kıymetini bilirim.”
Bu Ammar, tanıdığım Ammar’ın çok ötesindeydi. Konuşması bittiğinde yeniden o demirden tavrını giydi üzerine ve kapıya doğru yürüyerek son konuşmasını yaptı.
“Bu kadar konuşma yeter. Çıkmamız lazım artık. Daha fazla gecikemeyiz. Sen de hemen hazırlan. Çok vaktimiz yok.”
* * * *