Kaçış – 2 / 18. Bölüm
* * * * * * * * * *
Kontağı yeniden çevirip motoru çalıştırmaya başladığında, ben de kahvemden ilk yudumumu almıştım. Sıcaklık dudaklarımdan bedenimin aşağısına doğru inerken, ısınmaya başladığımı hissedebiliyordum…
Akşamın karanlığı şehrin her yerine yayılmıştı. Siyah bir örtü gibiydi. Her şey o karanlık örtünün altında gözlerinin kapatmış ve sabahın çıkagelmesini bekliyordu. Öyle bir şeydi ki, aydınlık düştüğü an göreceğimiz tek şey her tarafı yıkılmış, molozların üst üste yığıldığı, henüz sönmemiş ama sönmeye yakın ateşlerin dumanlarının gökyüzüne yükseldiği ve tek bir inanın dahi korkmadan nefes alamadığı bir yer…
Ve biz o karanlığın içerisinde korkmadan yürümeye çalışan iki bedendik. Üzerimize örtülen karanlık örtü sadece biraz daha az görünmemize neden oluyor diye ölümü göze alıp yola koyulmuştuk. Uğultusu düşen rüzgar dışında sesi çıkan tek bir şey bile yoktu yeryüzünde. Normallik ise bizi terk eden ilk şeydi…
Arabaya bindiğim an, iki kolumu hızla bedenime doladım. O kadar çetin bir soğuktu ki vücuduma çarpan şey, kemiklerim kırılacak gibi hissediyordum. Bütün vücuduma aynı anda saldıran binlerce iğne var gibiydi. Ve oturduğum koltuğun soğukluğu da cabası olmuştu. Bir buz küresine dönmemek için hızla ellerim ile kollarımı ovuşturmaya başladım. Tam minik bir ısınma kıvılcımı kollarıma yansımıştı ki, Ammar’ ın sürücü koltuğunun kapısını açması ile taze bir rüzgar yeniden içeri hücum etti. Bütün ısınma çabam sadece bir saniye içerisinde yerle bir olmuştu.
Arabaya biner binmez hemen kontağı çevirdi. Üzerine siyah bir ceket almış, altına ise yine aynı renkte bir kazak giymişti. Havanın gün ağardıktan sonra bu kadar soğuk olmayacağına adım kadar emindim. Böyle giyinmesinin nedenini sormadım da zaten. Yüzünden gergin olduğu ve konuşmak istemeyeceği her halinden belliydi. Benim odamda gülümseyen halinden eser yoktu ve bütün hali ile çıkacağımız yolculuğa hazır olduğunu görebiliyordum.
Arabayı profesyonel bir hareketle hızla çevirdi. Hiç duraksamadan gaza yüklenmesi bedenlerimizin hızla öne atılmasına neden olmuştu. Vücudum yeniden normal haline dönerken, dikiz aynasından arkamızda kalan eve bakmadan edemedim.
Karanlıktı ve git gide uzaklaşıyordu.
Biz ilerlemeye devam ederken o da kadrajımızdan çıkmadan küçülmeye devam ediyordu. Ta ki küçük bir nokta halini alana dek…
Dikiz aynası tamamen karanlığa gömüldüğü zaman ev de tamamen yok olmuştu. Aklımın bir köşesinde kalmaya devam eden bir anı olmak dışında bir daha asla gelmeyeceğim bir yere dönüşmüştü.
Tıpkı arkamda bıraktığım ve bir daha asla yolumun düşmeyeceği diğer evler gibi…
Kendimi buruk hissediyordum. Aslında hissettiğim duygunun adı bu muydu onu da bilemiyordum. Tuhaf bir duyguydu. Ağzımda hoş olmayan bir tat uyandırıyordu ve düşündükçe biraz daha şekillenmesine engel olamıyordum. Ağzımın her tarafına yayılıyordu.
Dikiz aynasında dikkatimi barındıran hiçbir şey kalmadığı zaman kafamı geriye yasladım. Arabanın ısınmaya başlayan havası eşliğinde gevşemeye çalıştım. Bu kez baktığım yer ise hemen yan tarafımda kalan pencereydi. Buruk tadı bastırabilmek adına baktığım karanlık yol, hiçbir şey ifade etmeyen bir siyahlık barındırıyordu.
Belirgin olan hiçbir şey yoktu. Ne ağaçlar, ne toprak, ne deniz, ne de başka bir şey. Önümüzü aydınlatan far ışıklarının vurduğu yol dışında görebileceğim hiçbir şey kalmamıştı. Bu gece içimle aynı tonlardaydı. Gözlerim önümüzde uzayıp giden manzara ile bütünleşince bir an aklıma gelen şey ile ürpermeme engel olamadım. Tuhaf bir titreme, kuyruk sokumumdan başlayıp enseme doğru yol almıştı. Refleks olarak derin bir nefes alıp bedenime iyice sarılmama engel olamadım. O kadar garip bir histi ki, içimden başka birisinin geçmesi gibiydi. Asfalt zemini izlerken böyle hissetmem, hiç hoş bir tesadüf değildi açıkçası…
“Ne oldu?”
İçimden geçen ruhu fark etmişti. Soğuk ve tok sesi ortama yayıldığında ona doğru döndü başım. Tek eli ile direksiyonu tutmuş, boşta kalan elini ise cama yaslamıştı. Çatık kaşlarında en ufak bir ifade yoktu. Ne kızgın gibi duruyordu ne de başka bir şey… Öylesine bir ifade takındığında bile ciddi olması, ona özel bir durum gibiydi.
“Ne yaptın ona?” dediğim zaman sorumu anlamamış gibi kafası yoldan, bana doğru döndü. Yüzümde kısa bir gezintiye çıktıktan sonra yeniden olması gereken yerdeydi gözleri.
“Kime ne yaptım?”
Bu yol üzerinde ilerlerken sorduğum soruyu anlamamış olma ihtimali yoktu. Sadece açıkça ifade etmemi istiyordu sanırım. İfadesi, konuşup konuşmamak arasında kalmama neden oluyordu. Bana karşı bu güne kadar hiç tehdit oluşturmamıştı varlığı ama bu halleri çekinmeme neden oluyordu. “O adama… Bu sabahki…”
Kelimeler o kadar ürkünç çıkıyordu ki, çıkarken bile tereddüt yaşayıp sekteye uğruyorlardı. Dışarıda hissedilen dağ soğuğunun arabanın içine yayılmasına imkan yoktu ama ondan bana doğru yükselen bir soğukluk olduğunu hissedebiliyordum. Bu konunun açılması, onu sabahki adama saldıran haline dönüştürmüş gibiydi.
“Ne yaptığımı görmedin mi zaten? Neden soruyorsun?” Titretecek kadar soğuk esiyordu. Sesinin her yerinden sarkan buz sarkıtları vardı. Her zaman odamdaki halinde kalmasının bir yolu yok muydu?
“Gördüm. Nasıl ortadan kaldırdığını soruyorum. Arkam-…” dediğim an sakin ve soğuk sesi ile cümlemi bitirmeden konuşmaya başladı.
“Evet. Mideni ayağa kaldıracak kadar vahşet dolu olduğu için arkanı dönmüştün hatırladım. Ama merak etme onu satırla parçalara bölecek kadar vaktim yoktu. Bu nedenle ağaçlık alanda gizlemek zorunda kaldım. Muhtemelen bulunmak üzeredir şimdi.”
Ne olduğunu anlayamadığım garip kızgınlığı yeniden üzerindeydi. Bu kadarını bile öğrenmeye hakkım yok muydu yani? Bir saati bir saatini tutmuyordu bugün. Sorduğum her soruda biraz daha yükseleceğini bildiğim için herhangi bir yanıt vermeden gözlerimi üzerinden çektim. Böyle yolculuklarda sürekli gergin oluyordu. Az da olsa bugün olanların onu yumuşatacağını zannetmiştim ama yatığı işin zırhını harekete geçtiği an üzerine giyiniyordu. Böyle anlarda ona ulaşmak çok zordu. Hatta imkansıza yakındı.
Kafamı yana doğru yaslayıp, boş karanlığın çok uzağında kalan ve yavaş yavaş belirginleşmeye başlayan küçük noktacıkları izlemeye başladım. Yol ilerledikçe bu küçük noktaların genişleyip birer konut halini alacağını biliyordum. Bu şekilde vakit geçirmek tek yoldu. Yolculuğun ne kadar sürebileceğini bilmediğim için uyuyakalmak istemiyordum. İyice ısınan hava ve araba motorunun sürekli tekrara düşen sesi ile uyku her ne kadar kendine çağırmaya başlayan bir ninniyi andırsa bile uyumamak en iyi yoldu.
Onun o karanlık tarafının dışarı çıktığı anları hiç sevmiyordum. Çoğunlukla bu karanlık yönü ile ortalıkta gezinse dahi çok nadir ortaya çıkan yumuşak yanı benim için çok daha iyiydi. Onun yumuşak ve iyi halleri normal bir insanın en kötü hali ile eşdeğerdi çoğunlukla ama en azından öyle olduğunda, yanımda çok daha kendisi oluyor gibi hissediyordum. Öyle anlarda kısa süreli olsa bile ağır zırhı sırtından iniyordu. Ne zaman o yükü yüklense, tıpkı şu an olduğu gibi karamsar hali bütün yanını kuşatıyordu. Ona ulaşmak, o siyah çemberi yıkmak imkansız oluyordu.
Başka koşullarda, bambaşka bir yerde tanışmış olsaydık muhtemelen onu ilk gülen gözleri ile sevmeye başlardım. Bugüne kadar ilk kez bugün kısılmalarına şahit olmuştum. Sadece bir kez onu öyle görmüştüm ama bu kadarı bile yetmişti, onu diğer insanlardan ayıracak bir yönü olmasına. O gülüşün içerisinde yaşamayı dileyecek binlerce çocuk olacağına adım kadar emindim. Farklı zamanlarda, daha iyi yerlerde karşılaşsaydık eğer onu insanlara olan mesafesinden değil, acısından kendini herkesten ayıran yanı ile değil, gerçekten kendini savunmak için giymek zorunda kalmadığı o zırhsız hali ile sevmek isterdim. Ben dışında birilerinin daha görecek olması kıskançlık damarlarıma basıp, topuklar altında ezse bile bunun olmasını isteyecek kadar güzeldi çünkü o yanı.
Karanlığın onu hapsetmesini kendisi seçmemişti. Aksine o itildiği o karanlıkta, aydınlık kalabilmek için çaba sarf ediyordu. Onu diğerlerinden, başka hikayelerden ayıran en büyük yönü buydu. Aydınlık kalmak. Verdiği en büyük savaştı…
Dağın eteklerinden aşağı doğru indiğimiz sıralarda ne kadarlık bir süre sessiz kalmıştık bilmiyorum. Ama kısa bir süre olmadığını iyice mayışan yanımdan anlayabiliyordum. Gözlerim büyük bir devrilmeme mücadelesi veriyordu. Kapanmamalarını sağlamak hiç kolay değildi. Neyse ki normal yola girdiğimizde başlayan aralıklı refüj ışıkları biraz toparlanmama neden olmuştu. Gözlerimdeki uykuyu geriye atabilmiştim.
Etrafta seyrek seyrek başlayan yerleşimler olsa bile henüz birine rastlamamıştım. Vaktin geç olması belki de bir nedendi ama yanımızdan geçen otomobil sayısı bile o kadar azdı ki, bu topraklarda yaşamaya başlayan insan sayısının bir elin beş parmağını geçmeyecek kadar olduğunu düşünmeye başlamıştım.
Issız ve insansız büyük ve boş topraklar.
Sanırım bu Ammar için büyük bir avantaj olmasaydı, muhtemelen şu an burada bulunuyor olmazdık. Hemen ilerimizde yaklaşmaya başlayan bir benzin istasyonu vardı. İstasyonu görmek bana tuvalete gitme ihtiyacımı hatırlatmıştı. Bir an durmasını söylemek konusunda çekinsem de, bu istasyonu geçtikten sonra yeni bir istasyon görme şansımızın az olduğunu düşünüyordum. Bu nedenle yaklaşan istasyonu kaçırmadan konuşmaya karar verdim.
“Burada birkaç dakikalığına durabilir miyiz?”
Hala aynı ifade vardı suratında. Oldukça ciddi ve oldukça mesafeli. Sorum üzerine bakışları kısa süreliğine bana döndü ama hiç beklemeden yeniden yola bakmaya başladı. Kafasında yaptığı bir hesabı bölmüş gibi hissetmiştim. Bana herhangi bir karşılık vermeden direksiyonu sağa doğru kırdı. İstasyonun yana beyaz yeşil ışıkları arabanın içerisine düşerken, Ammar’ ın sakalları arasına karışıyordu.
Araba, istasyon alanına girdikten sonra bir pompanın yanına yanaştık. Bu esnada market alanından birisi çıkmış, bizim olduğumuz alana doğru yürüyordu. Bizim dışımızda hiç kimse yok gibi duruyordu. Arabanın durduğunu fırsat bilerek tam kapıyı açmaya yeltenmiştim ki Ammar’ ın telkini ile olduğum yerde beklemek zorunda kaldım.
“Dur, açma. Beraber ineceğiz.”
Hiçbir şey demeden beklemeye başladım. Bu esnada otururken kasılan kasıklarımı hissedebiliyordum. Ammar’ ın bekleyişinin uzun sürmemesini diliyordum.
Yeşil yelekli ve görevli olduğu her halinden belli olan adam bize doğru yanaşmıştı. Ammar bana doğru yandan bir bakış attıktan sonra onun kapısına doğru yanaşan adama bakarak camı aşağı doğru indirdi. Soğuk hava yeniden içeri süzülmüştü. Akıcı bir İngilizce ile adamdan depoyu doldurmasını istedi. Adam pompaya doğru hamle yaptığında ise yeniden bana döndü.
“Şimdi inebiliriz.”
Onun üst üste verdiği komutlar sinir bozucu olsa da hiçbir şey demeden kapıyı açtım. Kapı açıldığı an yakıcı bir soğuk yeniden bedenlerimize saldırdı. Çarşafım hiçbir surette yetmeyip, adımımı attığım andan itibaren bacaklarıma dolanmaya başlamıştı. Adımlarım zemin ile buluşur buluşmaz, yeniden kollarımı bedenime dolamak zorunda kalmıştım. Ammar, bu esnada arabanın etrafından dolanmış ve yanıma gelmişti. Onun gelmesi ile market tarafına doğru yürümeye başladık.
Markete doğru giderken önüme baksam bile bana doğru yandan bakışlar attığını hissebiliyordum. Birkaç adım atmıştık ki üfleyerek üzerindeki kabanı hemen üzerinden sıyırdı. Ona doğru bakmaya başladığım da ise çıkardığı kabanı hızla omuzlarıma doğru attı. “Neden üzerine bir şey almadın ki? Sana hazırlanman gerektiğini söylemiştim.”
“Gerek yok.” Onun o sitemini boş geçip, omuzlarıma doğru attı kabanı geri çıkardığımda, benim tarafımda kalan elin ile kabanın bir kenarından tuttu.
“Donuyorsun resmen. Gerek var. En azından sabah giydiğin hırkayı alabilirdin yanına.”
Sanki tüm gün yan yana değilmişiz gibi koyduğu tavır sinir bozucu olmaya başlamıştı. Bu gece gerçekten çekilmezdi tavırları. Bir an bu sabahı bana hatırlatan hiçbir şeyi görmek istemediğimi anlatacaktım ki, bunun da onu tetikleyen bir unsur oluşturabileceğini düşünüp susmaya devam ettim. Yaptığım tek şey adımlarımı hızlandırarak onun önüne geçmek oldu. Önden önden yürürken, ne kadar hızlı olsam bile onun o uzun bacakları ile attığı adımlarla aramdaki mesafeyi açamıyordum.
Marketin içine girdikten sonra direkt tuvalet amblemlerinin bulunduğu kısma doğru yürümeye başladım. Ammar hala arkamdan gelmeye devam ediyordu. Pembe işaretli kapının önüne geldiğimde hala arkamda olmasıyla hızla geriye döndüm.
“İstersen içeri kadar girebilirsin. Eminim içerideki kadınların çok hoşuna gidecektir.”
Ona engel olmasam bir an içeri gireceğinden o kadar tedirgin olmuştum ki, onun bir gölge gibi takip eden bedenine rest çekmek zorunda kalmıştım.
“Burada bekleyeceğim. Hızlı ol.” Dediği zaman, söylediklerimi pek önemsiyor gibi değildi. Tamam, olağanüstü bir duruma karşı korumaya çalışıyor olabilirdi ama bizden başka sadece bir kişinin bulunduğu bir yerde tuvalet kapısı önünde bekçilik yapmasına hiç gerek yoktu. Ne yaparsam yapayım orada bekleyeceğini bildiğim için omuzlarımdaki kabanı hızla sıyırdım. Ellerime aldığım kabanı gözlerimi devirerek ona verdikten sonra kapıdan içeri girdim. Onu en son bıraktığımda boş gözlerle bana bakmaya devam ediyordu.
* * *
İçeride işimin bitmesi birkaç dakika kadar sürmüştü. Ellerimi yıkayıp kapıdan çıktığımda bıraktığım yerden bir adım bile yer değiştirmemişti. Hala aynı yerde beni bekliyordu. Kapıdan çıktığımda elinde tuttuğu kabanı bana doğru uzattı. Kabanı yeniden omuzlarıma geçirdikten sonra market kısmına doğru yürümeye başladık.
Ben arabaya doğru yürüyeceğimizi zannederken Ammar, ürün reyonlarının arasına girmeyi tercih etmişti. Rastgele ürünler yiyecek bir şeyler alırken, istasyondaki bir şey dikkatimi çekmişti. Bilgilendirme yazıları genellikle üç dilde yazılmıştı. Arapça ve İngilizce olan yazıları anlıyordum ama üçüncü dilde yazılmış yazıların hangi dile ait olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu. Ammar elindekileri kasaya doğru götürürken arkasında yürüyen bana, babalık yapıyor gibiydi.
Kasaya ürünleri bıraktıktan sonra bu kez içecek dolabına doğru yürümeye başlamıştı. Birkaç şişe su aldıktan sonra yeniden kasaya doğru yanaşmıştı. Bu esnada benim dikkatim hemen görevlinin arkasında duran kahve makinasındaydı. Bu geceye gidebilecek, en ihtiyacım olan şey hiç şüphesiz bir bardak kahveydi. Ürünler kasadan geçerken ödeme yapmak için bekleyen Ammar’ a bakmaya başladım.
“Şey…” dediğim zaman, bakışları bana doğru dönmüştü. İsmini söylemek tehlikeli olabilir mi diye düşünürken adını söylememenin en doğrusu olduğuna karar verdim. Bana bu konuda herhangi bir uyarı yapmamıştı ama yine de dikkatli olmanın iyi olacağına karar vermiştim. “Bir bardak kahve alabilir miyim ben?”
Kafasını olumlu anlamda salladıktan sonra ricamı hemen adama iletmişti. Ardından yeniden bana döndüğünde, bir şey düşündüğünü açıkça görebiliyordum. Uzun bakması beni huzursuz etmişti.
“Bir sorun mu var?”
Bunu demem ile kaşlarını garip bir şekilde çatarak konuşmaya başladı. “Başka bir ihtiyacın varsa çekinmeden alabileceğini biliyorsun değil mi?”
O öyle söyleyince çok ihtiyacım olan bir şeyi unutmuşum gibi hissetmiştim ama düşününce aklıma gelen hiçbir şey bulamamıştım. Benim uzun düşünmem onun beklemesini uzatacakmış gibi benim yanıtımı beklemeden yeniden rafların arasında doğru yürüdü. Geri döndüğünde ise elinde birkaç paket kadın pedi vardı. Şimdi neden bana sorgular gibi baktığını anlamıştım.
Pedleri de kasaya bırakırken utanmadan edememiştim. Bu süreçte elbette ihtiyacım olmuştu. Ama bulunduğumuz ikinci evde ihtiyacımı karşılayacak ürünü bulabilmiştim. Onun bunu düşünmesi benim açımdan çok iyi olmuştu. Yoksa olası bir durumda bu kez gerçekten zor durumda kalacaktım.
Kahveleri ve poşetleri aldıktan sonra nihayet marketten çıkabilmiştik. Arabaya yanaştığımızda avuçlarıma arasında tuttuğum kahve sayesinde ısınan ellerim hariç her yanım donacak gibiydi. Ammar elindeki poşetlerle benden bir adım önde gittiği için hemen benim kapımı açmıştı Muhtemelen o da titreyen bedenimle hem kapıyı açmayı hem de aynı anda kahveyi tutmamın mümkün olmayacağını görmüştü. Ben arabaya bindikten sonra hemen kapıyı kapatmış ardından arabanın ön kısmından dolanarak kendisi de sürücü koltuğuna geçmişti. Biner binmez elindeki kahvesini ortadaki bölmeye yerleştirdi.
Kontağı yeniden çevirip motoru çalıştırmaya başladığında, ben de kahvemden ilk yudumumu almıştım. Sıcaklık dudaklarımdan bedenimin aşağısına doğru inerken, ısınmaya başladığımı hissedebiliyordum…
Kahveni yudumlamaya devam ederken, yol önümüzde uzamaya devam eden bir kasırga gibiydi. Her kıvrımında bazen sağa, bazen sola savruluyorduk. Ama itiraf etmeliyim ki avuçlarım arasında tuttuğum sıcak kahve ve kafamı yasladığım koltuk bir araya geldiğinde bir kaçıştan ziyade tatlı bir kaçamağa dönüşmüş gibiydi. Vücudum bana doğru vuran klimanın sıcağında iyice gevşemiş, bedenim tıpkı etrafı yayıldıkça yayılan bir hamur kıvamını almıştı. Yol ise büyük bir ekrandan izlediğim güzel bir sahne…
Ammar kahvesinden bir adım aldıktan sonra bir da hiç dokunmamıştı. Kahve hala aramızda duran o boşlukta öylece bekliyordu. Gözlerimi dev ekranımdan yavaşça ona doğru kaydırdım. Bütün dikkati ile direksiyondaydı. En ufak bir değişme yoktu halinde. Dikkat canlanıp bir insan suretine bürünmüş olsaydı bu hiç şüphesiz Ammar olurdu. Onun aklını, fikirlerini, ciddiyetini yahut duruşunu değiştirebilecek hiçbir şey yok gibiydi. Onu kendi gözlerimde büyüttüğümü söylemişti ama ben bugüne kadar ona denk veya ona benzer hiç kimseye denk gelmediğime adım kadar emindim.
Ona olan bakışım boynumun acımasına neden olduğunda, elimde neredeyse bitmek üzere olan kahveyi onun kahvesinin yanına bıraktım. Ellerim boşa çıktığı zaman iki dizimde yavaşça birleştirdim. Ardından kafamı yeniden koltuğa yasladıktan sonra geriye doğru iyice yayılmış bir halde gözlerimi hiç kaçırmadan onu izlemeye devam ettim.
Profili, yüzünün bütününden çok daha güzeldi. Sakallarının yüzüne oturuşu, gözlerinin uçlara doğru hafifçe bir kalem gibi çekilmesi, adem elmasının önde duran o çıkıntısı, burnunun neredeyse görünmeyecek gibi duran kemeri… Hepsi birbiri içinde o kadar Ammar’dı ki, bir tek uzvu bile ondan ayrılsa avaz avaz bığracak gibiydi.
Bakışları onu tanıdığım günden beri hep aynıydı. Öyle ki, o bakışların içerisinde uykuya geçmeyen, durmayan ve beklemeyen bir erkek çocuk yatıyordu. Sadece bugün… Bu gün benim odamda kafasını geriye attığında kaybolmuştu o oğlan çocuğu. Kısa bir anlığına acısını da, yüklerini de, yapmak zorunda olduklarını da unutmuş gibi olmuştu. Ve o unuttuğu an kaybolan o çocuk, yerine som bir neşe bırakmıştı. O kısacık anda bile hayatı sevebileceğini görmüştüm. Onun yükü bir dağı bile devirecek kadar ağırdı. Ne arkasını dönüp gidebiliyordu ne de hayatı sevebilecek kadar azdı ahirete olan inancı. Onun içinde benimkinden çok daha büyük bir ateş vardı. Sönmesi ölümü bekleyen büyük bir ateş…
“Bir sorun mu var?” dediğinde, bana doğru hiç bakmadan konuşmuştu. Dudakları yavaşça öne doğru çıkmış, sakallarının arasında bir anda beliren tuhaf bir kırmızılığa neden olmuştu. Onu izlemek hiç durmayan bir şelaleye bakmak gibiydi. Dışarıdan durağan olsa bile içinde hiç eksilmeyen suların aktığı bir şelale…
“Hayır…” dediğimde, gözlerimi ondan çekmek için büyük bir uğraş veriyordum ama yolun o devamlı değişen kıvrımlarına nazaran çok daha güzel bir manzaraydı benim için. Bakışlarımı ondan çekmem oldukça zordu… “Bir sorun yok…”
Kesik kesik çıkan cümlelerim dikkatini çekmiş gibi gözlerini yoldan çekip bana doğru kısa bir bakış attı. Ardından yeniden önüne döndü. Sakallarının arasında görünmeye başlayan kızıllık ile konuşmaya başlayacağını anlamıştım. “Uykun geldiği zaman ne söyleyeceğini seçemeyen bir sarhoşa benziyorsun.”
Bir an ne dediğini anlamamıştım. Bana doğru yeniden bakıp “Gözleri her an devrilecek tuhaf bir sarhoşa…” dedi ve sonra yeniden önüne döndü. “Kahvenin uyku açma özelliği olduğunu zannediyordum ama sanırım sende tam tersi etki yapıyor Mona…”
Mona…
Bana bu takma isim için söylediği cümleler hızla aklımın içinde uyan yerlerinden uyandılar. Onun söylediği Mona kelimesinin içinde bir kez daha aklımın karıştığını hissediyordum.
Uykum yoktu ki benim. Var mıydı yoksa? Onun uyku kelimesi ile bedenimin biraz daha ağırlaştığını hissedebiliyordum. Sanırım haklıydı. Uyku iyiden iyiye bastırmaya başlamıştı. Hala sebepsiz bir şekilde onu izlememe engel olamıyordum.
“Bakmanın, bana haram olduğu kadar sana da haram olduğunu biliyorsun değil mi? Bakışların dikkatimi dağıtıyor Mona. Yolu izlemen ikimizin de hayrına olacak…”
Böyle demesini beklemiyordum. Kaşlarım istemsizce çatılarak önüme döndüm. Haklıydı. Elbette biliyordum ama… Aması yoktu haklıydı işte. Ona bakmak beni durgunlaştırıp sakinleştiren bir deniz gibi olsa bile haklıydı. Onu dinlemek zorundaydım. Şartlarımız normal bir kadın erkeğin şartları ile aynı olsaydı şayet bu kadarı bile mümkün olmayacaktı. Zorunluluklar dâhilinde böyle bir hayatın içinde olduğumun farkında olmak zorundaydım.
“Koltuğunun altında bir kol var.” Dediği zaman, bir daha konuşmaz zannettiğim sesi yeniden arabanın içerisine yayıldı. “Onu çekersen koltuğu geriye yaslayabilirsin. Gittiğimiz yer ile aramızda daha çok mesafe var. Sen biraz kestirsen iyi olacak. Varınca ben seni uyandırırım.”
Hamur gibi yumuşayan kemiklerim için iyi bir teklifti. Torpidoya doğru uzatmış olsam bile hep aynı pozisyonda oturduğum için bacaklarımın uyuştuğunu hissedebiliyordum. Söylediği şekilde kolu bulmak için hareketlendim. Yaslandığım yerden çekilmek bile o kadar zor olmuştu ki, uykunun beni kollarına doğru çektiğine tamamıyla ikna olmuştum. Kolu bulduktan sonra kendime doğru çekmeye başladım. Ben çektikçe arkamdaki koltuk geriye doğru gidiyordu.
“Tamamen yatır.”
Tam yeterli olduğunu düşünüp durmuştum ki Ammar’ ın sesi ile koltuk neredeyse yatay hale gelecek şekilde yatırmaya devam ettim. İşim bittiği zaman arabanın içinde rahatlıkla uyuyabileceğim bir yatağım olmuştu.
“Kabanımı yastık olarak kullanabilirsin.” Dediği zaman, beni bu kadar düşünmesi tebessüm etmeme neden olmuştu. Kabanını arka taraftan aldıktan sonra söylediği şekilde kullanmıştım. Yüzüm Ammar’ a dönük şekilde uzandığım zaman onun vücudu benim önümde kalıyordu. Görebildiğim tek şey ensesine doğru uzanan saçlarıydı.
Arada bir arabanın içine düşe ışıklar ve motor sesi birbirine karışıyordu. Uzanır uzanmaz uykum kaçmış gibi hissetsem bile birkaç dakika sonra yeniden sıcaklaşan vücudum, ağırlaşmaya başladı. Gözlerim onun ensesi ile saçları arasında bir yerde takılı kalmışken, her şey yavaş yavaş netliğini kaybetmeye başlamıştı.
Gözlerim yavaş yavaş geriye doğru gitmeye başladığında ise onun sesi kulaklarımı dolduran son şeydi.
“Rahatlıkla uyu Mona. Ben yanında olduğum müddetçe kimse kılına bile zarar veremez. Güzel uykular…”
Arabanın içinde bizim dışımızda iki kişi daha vardı. Onun içindeki oğlan çocuğu ve benim içimdeki küçük Naomi. Naomi kendi prangalarını kırmış özgürce gülümserken, onun içinden kopan küçük yanının başı daima büküktü. Onun o kendi halindeki duruşuna bakarak yavaşça mırıldanmaya başladım içimden.
“Senin saçlarını ben okşayacağım. Ne zaman olur bilmiyorum ama ilk ben öpeceğim alnından. Gülümsemen için kucak açacağım sana… Sana iyi geleceğim. Beraber iyileşeceğiz. Sana söz veriyorum…”
Beni duymasa bile, bunu bir gün yapacağıma adım kadar emindim. Er ya da geç. Muhakkak kendi penceremden yeni bir gökyüzü aralayacaktım ona.
* * * * * * * * * * * * * * * *
Selamun Aleykum
Selam Ve Dua İle...