KAÇIŞ/ "Ruhlarda Yanan Meşale"

4669 Kelimeler
Kaçış -2 / 19. Bölüm * * * * * * * * * * Beni koyduğu yer tam olarak burasıydı. Olmak ile olmamak arasında bir yer. Bir açıklama yapmayı çok görecek kadar yoktum, evlenmek istediğini söyleyebilecek kadar var... Beni koyduğu yer, hiç olmanın başlangıcı ve her şeyi olmanın bittiği yerdi. Kısılan gözlerinin bana özel olmadığını gördüğüm andan itibaren kafamın içinde ona ait bıraktığım boşluk hızla dolmuştu. Sanırım, insan en çok zannettiklerinden asılıyordu tavana. Ve ayaklarının altındaki tabureyi çeken ilk şey yine zannettikleri oluyordu. Beni devirdiği yer, düşmek için gün saydığım göz bebekleri değildi artık. Sürüklenmek hissini iliklerime kadar yaşamanın ne demek olduğunu bu güne kadar hiç yaşamadığımı şimdi anlayabiliyordum. O kadar garip bir histi ki, olduğu yerin duvarlarına yapışıyordu insan. Ama çeperlerini sökercesine çeken zaman, onu bulunduğu yerden söküp alıyordu. Hiçbir yer ev gibi gelmezken, aynı zamanda her yer yabancı olmamaya başlıyordu. Bu başlarda güzel gelse bile zamanla inanın tenini çizen sivri bir demir parçasına dönüşüyordu. Saniyeler geçtikçe bedene batan uç daha fazla derine iniyordu. Tıpkı şu an kemiğime inmek için sesli bir şekilde zamanın çetelesini tutan bu sivri sürüklenme hissi gibi. Kafayı yememek, zor olandı. Ve biz zoru başarabilmek için etimiz ve kemiğimiz ile direnmeye devam ediyorduk. Çeperler ne zaman parçalanırdı? İşte bu cevabını bilmediğimiz bir soruydu. Parçalandığı an bir daha biz olmayacağımıza adımız kadar emindik… Araba hareket etmiyordu. Gözlerimi açtığım zaman koyu karanlık ve onun içeriye yansıyan kanatları yok olmuştu. Mor ve mavi arasında bir renk dolmuştu arabanın içerisine. Gözlerimin açıldığı tavanı rahatlıkla seçebildiğim bir aydınlıktı bu. Şehrin üzerine örtülmüş o karanlık örtü şimdi yerini büyük bir çıplaklığa devretmişti. O çıplaklığın içinde gözlerimin değeceği yangınları görebilmek için, başımı yavaşça yana doğru çevirdim. Gecenin soğukluğu hala olduğu yerde duruyordu. Arabanın içerisi boştu. Ammar yoktu. Başta yaşadığım anın gerçek olup olmamasına karar veremiyordum. Ama beklediğim yerde olağanüstü bir şey olmadığında, olduğum yerin gerçekliğin ta kendisi olduğuna karar vermiştim. O burada değildi. Elimden geldiğince olduğum yerden hızla doğrulmaya çalıştım. Fakat tutulan bedenim bana isyan eder gibi olabilecek en yavaş hali ile hareket ediyordu. Nihayet doğrulduğum zaman gördüğüm ilk şey, hemen karşımızda köpüklü dalgaları yavaşça salınan bir deniz olmuştu. Nerede olduğumuza dair bir fikrim yoktu ama biraz ilerimizde büyük bir yük gemisi duruyordu. Ve etrafında azımsanmayacak ölçüde bir insan topluluğu vardı. Neler olduğunu anlamadan gözlerim ile etrafta Ammar’ ı aramaya başladım. Ve aradığım yüz, arabanın sol tarafında ve biraz ilerisinde duruyordu… Sanki gün doğmuş olsa bile onun üzerinde yuvalanmış karanlığı dağıtamamış gibiydi. Dün geceki halinden hiçbir fark yoktu. Sadece gözlerinin şişen etrafı hiç uyumadığını gösteren bir delil gibi tam karşımda duruyordu. Gerçekten hiç uyumamış mıydı? Sağ elinin parmakları arasında bir sigara tutuyordu. Usulca yükselen duman onun yüzüne kavuşamadan beyaz bir kitle halinde hemen etrafa dağılıyordu. Öylece durmuş, bir eli cebinde ve sıkı sıkıya dik tuttuğu bedeni ile denizi seyrediyordu. Ne garip… Şu an izlediği manzaradan daha güzel olduğunu ona anlatabilmenin bir yolu var mıydı acaba? Yüzüne çarpan rüzgarın etkisiyle kaşlarını çatmıştı ama ifadesi kızgın olmaktan çok öteye düşünceli gibi duruyordu. Aynı rüzgar o kadar güzel bir şekilde saçlarını hareketlendiriyordu ki, vurduğu yerde öne arkaya doğru yaptıkları hamlenin içerisinde bu defa kavga değil, adını bilmediğim bir duygu vardı. Onun savrulan telleri arasında nefes almayı istetecek bir duyguydu bu. Ve gözleri… Doğrudan bana bakmıyor olsa bile orada verdiği kavgaları görebilmek mümkündü. O bebeklerin içerisinde kan revan içinde kaldığına adım kadar eminim. Ayağa kalkacak gücü olmamasına rağmen dışarıdan nasıl da dik duruyordu… Parmakları arasındaki sigarasını yavaşça dudaklarına doğru götürdü. Dudaklarının arasından yavaş bir yudum aldığında, o yudum ile beraber kapanan gözleri kavgasının arasına giren kötü bir fragman gibiydi. Kapanan halelerin içinde bir duraksama olduğunu bilsem sonsuza kadar açmamasını dileyecektim ama o yudumu çekerken bile verdiği kavganın yansımalarının bedenine vurduğunu görebiliyordum. O bedeninde dik durmanın yükü vardı. Çok güzel olması verdiği mücadeleyi asla durdurmuyordu. Verdiği uğraş, en az içine çektiği sigara dumanı kadar gerçekti. Ciğerlerine yayılan duman gibi gün ve gün aklının arasına sızdığını biliyordum. Bütün savaşları kaybetse bile kazanmış gibi duran bu adam, benim gördüğüm en yorulmaz yorgundu… En son uyumadan önce bana yaptığı minik ikaz akıl tellerimin arasına düştüğü zaman yavaşça gözlerimi ondan çektim. Haklıydı ve ben bu konu hakkında elimden geldiğince onu da, kendimi de korumak istiyordum. Bu belki bu güne kadar benden istenen en zor şey olabilirdi ama yapmak için çabalamak zorundaydım. En azından şartlar bizim için uygunlaşana kadar. Tamamen yatay pozisyonda duran koltuğu düzeltmenin vakti gelmişti. Gözlerimi rüzgarın esmesi ile dalgalanmaya devam eden denizden çektim. Torpidoya doğru eğildikten sonra alttaki kolu geriye doğru ittirmem ile koltuk yavaş yavaş eski haline dönmeye başlamıştı. Tüm gece boyunca başımın altında duran kabanını katlayıp arka koltuklardan birisine bıraktım. Ayaklarım neredeyse tamamen uyuşuk haldeydi. Dışarı çıkıp biraz yürümek, en azından ayakta durmak iyi gelebilirdi ama muhtemelen Ammar’ ı bile üşüten hava benim buz kesmeme neden olacağı için bu pek göze alamadım. Denizi izleyerek onu beklemek en doğrusu olacaktı. Burası neresiydi, nereye gidecektik, bu saatten sonraki planımız neydi hiçbir fikrim yoktu ama bekleyip görmek en doğru olandı. O bugüne kadar en ufak bir hata yapmamıştı. En küçük adımı bile önden hesaplayabilecek kadar zekiydi. O nedenle şu anki durumun içinde bizi çekip çıkarabilecek bir planı olduğundan emindim. Çok zordu belki ama ona güveniyordum. Düşüncelerim sırça bir zemin üzerinde yürüyen topuklu ayakkabılara benziyordu. Her fikir o kadar sert bir şekilde zemine çarpıyordu ki, çatlamaya başlayan zihnimin yakında tamamen çökmesi an meselesiydi… Ben kendi içimde topuk vuruşlarını engellemek için çaba harcarken, sürücü kapısının açılması ile hepsi hızla ışık görmüş fareler gibi kaçışmaya başlamışlardı. Ammar, arabaya bindiğinde ise esameleri dahi okunmuyordu. “Günaydın.” Dediğinde, sesi dışarıdaki duruşuna nazaran daha sıcaktı. Ama bu sıcaklık elbette normal bir sese ait bir sıcaklıktı. Onun olabileceği en yüksek sıcaklık neyse o kadardı işte… “Günaydın…” dediğim zaman sesim hala uykulu çıkıyordu. Onun sesine kıyasla hem uykulu hem de titrek. Benim olduğum tarafa hiç bakmamıştı. Tek yaptığı günaydın dedikten sonra oturduğu koltuğa rahatça yayılmak olmuştu. Geriye doğru yaslandıktan sonra kafasını hemen koltuğa dayamış ve gözlerini yummuştu. Yakından bakılınca daha net bir şekilde görünen yorgunluğu, canımı acıtmıştı. Yanımda gözleri kapalı duran adam sanki bir katilden çok hak etmediği bir cezayı aldıktan sonra kendini anlatmayı bırakmış bir çocuğu andırıyordu. Onu bu hale getirenler ise en büyük öfkesiydi. Kapalı olan gözlerinden bile yayılan kızgınlık en çok bunun eseriydi. “On dakikamız var. Gemiden siren sesi geldiğinde uyanamazsam beni uyandır olur mu?” Hiçbir karşılık vermedim. O da hiçbir şey söylemeden uyumaya çalışmaya başladı. Demek gemiye binecektik. Yeniden arkamızda, bizden izler taşıyan toprakları terk edecektik. Havanın böyle rüzgarlı olması bir miktar korku hissetmeme neden olsa bile Ammar her ne düşündüyse bir sebebi olduğunu bilerek yük gemisine bakmaya başladım. Bizim gibi içeri girmeyi bekleyen birçok araç ve yolcu vardı. Acaba onlarla beraber hareket edecek birer kaçağın olduğunu bilselerdi tepkileri ne olurdu? Ya da Ammar’ ın daha dün sabah bile birini yumrukları ile öldürdüğünü duysalardı bizimle beraber yolculuk yapmak isterler miydi? Siyahi ve beyaz insanların tuhaf bir senkronizasyon oluşturduğu topluluğun Ammar’ dan haberleri olduğu an çil yavrusu gibi etrafa dağılacaklarından adım kadar emindim. Çünkü sanırım insanların görünce kaçacağı, benim ise görüp onun güzelliği ile üzerine büyük bir set çektiğim şeyin adı tam olarak kandı… Ellerine, bedenine, elbiselerine ve hatta aklının her yerine bulaşmış siyah bir kan. Onun yaptığı gibi sırtımı yeniden koltuğa yasladım. On dakikanın dolmasını, o siren sesinin etrafa yayılmasını beklerken yapabildiğim tek şey denizi izlemekti. Ammar’ ın nefes alışları yavaşlayıp derinleştiği zaman uykuya daldığını anlayabilmiştim. Ve yan tarafımda oturan adama bakmamak için kendim ile inanılmaz bir mücadele veriyordum. Ona bakmamam için yükselen içim, dalgaları artan denize eşlik ediyor gibiydi. Ben kendimi sakinleştirmek için çaba sarf ederken dalgalar her saniye biraz daha büyüyordu. Sanki içimi görmeye başlayan damlalar denizin her yerine dağılmış gibiydi. Onun nefes alışları büyürken ben denizin içinde kaybolmayı diliyordum. Çünkü çok zordu. Yanımda tüm güzelliği ile çağlayan bir ırmak varken, bana kızgın gibi yükselmeye devam eden denizi izlemek gerçekten çok zordu… Mücadelem canhıraş şekilde devam ederken, bir anda benim bulunduğum taraftaki camın sert bir şekilde tıklatılması ile olduğum yerden sıçradım. Dudaklarımın arasından minik bir çığlık kaçtığı zaman uzun saçlı ve sakalları göğsüne kadar bir adamın camı indir işareti ile neye uğradığımı şaşırmıştım. Ammar’ ın gözleri hemen açılmış, bir anda uyanan bir çocuğun neye uğradığını anlamaması gibi ilk başta sağına soluna boş boş bakmaya başladı. Üzerinden o şaşırmış havayı attığı an gözleri ilk önce beni buldu. Hemen cam tarafında duran adamı fark etmesi ile üstündeki bütün hayreti ustaca kenara itti. Kaşları çatık bir şekilde adama bakarken, adam bana yaptığı hareketin aynısını Ammar’ a yapmaya başladı. Camı açması için işarette bulunuyordu. Ammar da ne olduğunu anlamamıştı. Adama anlamamış bir öfke ile bakmaya devam ederken kendi tarafına gelmesi için bir işarette bulundu. Benim olduğum camı açmak istemediğini görebiliyordum. Adam, Ammar’ ın isteği üzerine kaputun ön tarafından dolanarak onun olduğu cama doğru yürüdü. Kalbimin bir kuş gibi çırpınmasına mani olamıyordum. Uzun zaman olmuştu insanlar ile iletişim kurmayalı. Öyle ki en ufak bir girişimde silahların çekileceğini düşünmeye başlamıştım. Bu his, kalbimi boğazımda hissetmeme neden olacak kadar kuvvetliydi. Ammar gergin olsa bile o kadar rahat görünüyordu ki, onun sahip olduğu bu yönün sadece küçük bir kırıntısının bende de bulunmasını dilerdim. Ben onun aksine peçenin altında duran dudaklarımı dişlemeye başlamıştım bile. Korku kanımın arasında gezinmeye başlamıştı bile… Tuhaf Metalica armaları bulunan adam sürücü koltuğundaki cama doğru geçtiğinde, Ammar hiç tereddüt etmeden camı aşağı doğru indirdi. Yarıya kadar açılan aralıktan içeriye doğru buz gibi bir hava süzüldü. Bedenime yeniden küçük iğneler batmıştı. Cam yarıya kadar açıldıktan sonra adam bilmediğim bir dilde konuşmaya başlamıştı. Kaba olmayan ve yumuşak geçişleri olan bir aksanı vardı. Tam Ammar’ ın dili bilmediği için yalpalayacağını düşünmüştüm ki bir anda aynı aksan ile hızla yanıt verdi. O kadar rahat çıkıyordu ki kelimeler ağzından, en az ana dili olsa bu kadar kolay konuşabileceğini düşündüm. Konuşmaları birkaç dakikadan fazla sürmeye başladığında, ne hakkında konuştuklarını o kadar çok merak ediyordum ki, Ammar’ ı bu kadar meşgul eden konuşmanın detaylarını duymak için can atıyordum. Konuşmanın bir kısmından sonra adam bana doğru dönerek birkaç kelime söylemişti. Ne dediğini anlayamasam bile bana bakarak konuşmasını bölen şey Ammar’ ın da bana bakması olmuştu. “Diğer tarafa dön Aişe…” dediği anda ilk başta ne dediğini anlamamış gibi kala kalmıştım. Aynı şeyi sesini daha yükselterek söylediği zaman kızmaya başladığı her halinden belli oluyordu. “Diğer tarafa dön dedim.” Onun dediğini yapmamak gibi bir şansım yoktu. Yavaşça geminin olduğu tarafa dönerken Ammar adama da sesini yükselterek konuşmaya başlamıştı. Kızgın olduğunu ses tonundan anlamak mümkündü. Dün geceki agresifliğinin dağıldığını düşünmek büyük bir hataydı. Bu sakallı adamın gelişi ve uykudan uyanması yeniden aynı zırhı giymesine neden olmuştu. Konuşmaları aralıksız devam ederken, onları bölen şey bütün alana yayılmaya başlayan ses olmuştu. Ammar sesi duyduğu anda birkaç kelime daha ettikten sonra camı kapatmıştı. Onun tarafına döndüğümde ise sakallı adamın birkaç adım uzaklaştığını ama gözlerinin hala bende olduğunu fark ettim. Bu kendimi çırılçıplak hissetmeme neden olurken, arabayı çalıştırmaya başlayan Ammar’ a soru sormaya korkuyordum. Araba hareketlendiği zaman Ammar’ ın öfke ile dudakları arasından mırıldandığı küfrü duyabilmiştim. “Aşağılık şerefsiz…” Merakım beni deli edecek şekilde ruhumu okşarken, o anlatana kadar tek kelime etmemenin en doğrusu olduğunu düşünüyordum. * * * Araba ile yavaşça insan kalabalığının arasına doğru ilerlemeye başladık. Bu esnada Ammar birkaç dakika önce kabanını üzerine geçirmiş, yakalarını yüzünün yarısına kadar kaldırmıştı. Bunu her ihtimale karşı yaptığını biliyordum. Usulüne göre adımlar attığını biliyordum. Bir şeylerden emin olmasa asla bu kadar kalabalığa girmedi. Ama benim alenen, onunda içten bir şekilde tedirgin olduğunu hissedebiliyordum. En küçük bir durumda buradan kaçışımızın imkanı olmazdı. Gemiye üç ayrı giriş kapısı açılmıştı. Birisi yayalara aitken, diğer ikisi araba girişleri içindi. Araba kuyruğuna karıştığımız zaman arkamızda, önümüzde ve sağ tarafımızda duran başka araçlar vardı. Uzun zaman sonra insanlardan kaçmadığımız bir yolculuğa girmek o kadar garip hissettiriyordu ki, her an enseleneceğimizi düşünmeme neden oluyordu. Hiç güvende değildik. Bendeki endişenin onda olup olmadığını anlayabilmek için Ammar’ a doğru bakmaya başladım. Yüzünün yarısını gölgeleyen kabanın arasında endişeye dair en ufak bir kırıntı göremiyordum. Gördüğüm tek şey, çatık kaşlar ve oldukça gergin kaslardı. Bu Ammar, her zamanki Ammar’ın aynısıydı. Onun yüzündeki kasların gevşeyip gevşemeyeceğini anlayabilmek için arabaların oluşturduğu kuyrukta beklerken konuşmaya başladım. Uzun dakikalar sonunda konuşmak, garip hissettirmişti. “Nereye gidiyoruz?” Biliyordum. Onun da konuşmaya ihtiyacı olmalıydı. Devamlı sert bir kaya gibi olsa bile sonuçta bir insandı. Sahip olduğu meziyetler beni hayrete düşürse bile bir nefese, bir sese muhakkak ihtiyaç duyuyor olmalıydı. Bu tarz durumlarda tersleme olasılığı yüksek olsa bile onu o karanlığı ile baş başa bırakmak istemiyordum… Derin bir nefes alıp verdi. Tüm dikkatinin etrafımızdaki kalabalıkta olduğunu görmemek imkansızdı. “Türkiye…” dediğinde, kafamdaki seçenekler arasında kesinlikle olmayan bir yer seçmişti. “… orada halletmem gereken birkaç şey var. Çok uzun kalmayacağız. İşlerimi hallettikten sonra başka bir yere geçeceğiz. Orada çok kalamayız.” Bir an Joseph Levy ile konuşurken Türk olduğunu söylemesi gelmişti aklıma. O an yalan söyleyip söylemediğini anlamamıştım ama Ammar’ ın bir Arap olmadığı hem konuşma aksanından, hem de yüz şekillerinden rahatlıkla anlaşılıyordu. Fakat bir Türk müydü, o da kesin değildi. O günkü konuşmalarında baş düşmanına nereli olduğunu açıkça söyleyebileceğini hiç sanmıyordum. Gözleri hala etrafı tarıyordu. Bir cevap alacağımdan emin olmayarak ona sormaya karar verdim. Sesim bir perdenin arkasından yankılanır gibi tereddütlüydü. “Sen Türk müsün Ammar? Senin topraklarına mı gidiyoruz?” Bunu söylediğim an, kalabalıkta olan gözleri yavaşça bana döndü. Çok kısa bir an olsa bile o bakışının arasında garip bir ışıldama görmüş gibi hissetmiştim. Ama verdiği cevap düşüncemi hemen yıkmıştı. “Bir yere ait değilim ben Aişe. Böyle şeyleri öğrenmeye çalışmaktan vazgeçmelisin. Çünkü hiçbir zaman öğrenebileceğin şeyler değil bu bilgiler…” Cümlesini tamamladıktan sonra yeniden kalabalıkların arasına geçmişti bakışları. En ufak bir detayı kaçırmak istemeyen bir tazıya benziyordu bu hali. Kelimeleri canımı sıkmış olsa bile altında yatan nedeni daha önce de söylediği gibi biliyordum. Olası bir yakalanma durumunda beni de, onu da koruyacak tek şey hiçbir şey bilmeyişim olacaktı. Oysa benim düşüncelerim bundan çok öteydi. Ona dair öğreneceğim bir şeyin ölüm getirip getirmemesi umurumda bile değildi. Onun aidiyetini öğrenmek o kadar kıymetli geliyordu ki, ölümü göze almak çok kolay gibi duruyordu. “Araba ile hareket etmemiz daha tehlikeli değil mi? Bu araç ile bu ülkeye geldiğimiz günden beri hareket ediyoruz. Bu durumda bizleri elleri ile koymuş gibi olmazlar mı?” Bunu sorduğum zaman gerçekten merak ettiğim için değil, sessizliği kırmak için bir tabu arıyordum. Çünkü suskunluk beni gerçekten rahatsız etmeye başlayan bir taş duvara dönüşmüştü. “Aracın bilgileri değiştirildi. Giriş yaparken sorun yaşamayacağız. Ama bu onları sadece kısa bir süre oyalar. Eğer onlar ulaşana kadar kafamdakini gerçekleştirirsem, aracı bırakacağım yerde onlar için hedef saptırabilirim. Anlayacağın bu araba şu an bizim için bir sorun değil ama doğru zamanda doğru yerde olmazsak, büyük bir bombaya dönüşme olasılığı çok büyük.” Bunları söylerken gözleri bir kez olsun hedefinden ayrılmamıştı. Bana yaptığı açıklama ümidi de korkuyu da aynı anda içinde barındıran garip bir açıklamaydı. Ama ona duyduğum garip güven o kadar diriydi ki, endişelenmek yerine daha da rahatlamayı seçiyordu zihnim. Bu esnada araba akışı biraz daha hızlanmış önümüzde sadece bir araç kalmıştı. O araç da gişeden geçtikten sonra sıra bize gelebilmişti. Ammar arabayı öne doğru çektikten sonra usulca camını aşağı doğru indirdi. Bedenimde hissettiğim adrenalin nedeniyle bu kez soğuğu o kadar çetin bir şekilde hissetmemiştim. İçeri dolan hava sanki soğuk hava kütleleri yerine sıcaklık ile yer değişmişti. Bir anda bedenimi sırılsıklam edebilecek bir terin, ensemden kuyruk sokumuma doğru indiğini fark ettim. Cam açılır açılmaz adam yine bilmediğim bir dilde konuşmaya başlamıştı. Onun konuşması üzerine Ammar tepemizde duran araba rafına doğru uzandı. Bize ait kimlikleri ve arabaya ait birkaç belgeyi adama doğru uzattı. O kadar rahat bir hali vardı ki, kaçak yolculuk yapan birine kıyasla neredeyse hiç endişe hissetmiyordu. Ben ise… Bilmiyorum. Onun kadar sakin olmadığım kesindi. Adam birkaç bilgiyi not ettikten sonra belgeleri yeniden Ammar’ a doğru uzattı. Ammar belgeleri aldıktan sonra tam yeniden camı kapatacaktı ki, gişedeki adamın gülerek göz kırpması son anda dikkatime yakalanmıştı. Onun bunu yapması Ammar tarafından tanınıyor olduğu fikrini güçlendirmişti. Araba kaplumbağa hızından bir tık yukarı geçtiği zaman gişedeki adam ile aramızdaki mesafe açılmaya başlamıştı. Araba dikkatli hamleler ile geminin güvertesine geçtikten sonra birkaç manevra yaparak kendine uygun bir yer bulmuştu. Hiçbir sorun olmadan yerleştiğimizde derin bir soluk vermeden edemedim. Her an her şeyin olabileceği ihtimali ile yaşam o kadar zordu ki, en az ensemden aşağı inen terler kadar yakıcı bir histi. Bu kargaşanın içerisine atılalı ne kadar zaman olmuştu tam olarak kestiremiyordum ama bütün benliğimde yan etkilerini yaşadığımı hissedebiliyordum. Bu kadar stres ve korkunun üst üste gelmesi bedenimden gün geçtikçe daha fazla şey alıyordu. İyice hafiflediğimi ve zayıf düştüğümü rahatlıkla hissedebiliyordum. Üzerimdeki yükleri atmak ister gibi derin bir nefes verdim yeniden. Geriye doğru yaslandığım zaman arabalar hala yerleşmeye devam ediyorlardı. Filmli camların dibine girip zorla bakmadıkları sürece bizi görmeyeceklerini bilmek güzeldi. Kendimi biraz daha rahat hissetmeme neden oluyordu. Güneş bulanık bir parlaklıktan ziyade varlığını iyice hissettirmeye başladığında, günün ilk ışıklarını geride bıraktığımızı anlayabiliyordum. Şimdi sıra ne kadar süreceğini bilmediğim yolculuğun bitmesini beklemekti. Kısa sürmesi şansıma olurdu. “Daha önce hiç feribot ile yolculuk yaptın mı?” Arabanın içine yayılan sesi, dikkatimin ona kaymasına neden oldu. İki elini göğsünde birleştirmiş, benim gibi önümüzde duran arabaları izliyordu. Artık hareket eden bir araç görmememiz birkaç dakika içinde hareket edeceğimizi gösteriyordu. “Hayır. Yapmadım.” Onunla beraber yaşadığım birçok şey gibi bu da ilk kez yaşadığım bir şeydi. “Biliyor musun…” dediği zaman gözlerim onda olmasa bile bütün dikkatim onun üzerindeydi. En ufak bir nefes alış değişikliğini fark edebilecek kadar odaklanıyordum ona her seferinde. Sanki her defasında, onunla ilgili olan şeyler ile bir öncekinden daha az ilgilensem bütün ruhumda büyük bir yıkım başlayacağını hissediyordum. Bu his… Ona karşı beslediklerimden en yorucu olandı. “… bazen senin dünyanın yüzde doksanından daha zengin bir ailenin kızı olduğunu unutuyorum. Benden önce sahip oldukların ile o kadar uzaksın ki, sanki hiç senin olmamışlar gibi.” Bunun onun nezdinde nasıl bir manası olduğunu seçememiştim. “Bu söylediklerin kötü bir anlama mı geliyor?” dediğim zaman sesim gerçekten anlamamışım gibi çıkıyordu. Kafasının bana doğru döndüğünü hissettiğim zaman ben de onun olduğu tarafa bakmaya başladım. Bu gözlerin içinde her gün bambaşka şeyler görüyor olmak o kadar güzeldi ki… Aynı dünyanın üzerinde yaşıyorduk ama o gözlerinin içinde bambaşka bir dünya daha yaşatıyordu. Hislerinin ve düşüncelerinin ayaklanıp, onunla beraber yaşadığı bir dünya… “Çok güzel bir anlama geliyor. Herkesten o kadar ayrı ama bir o kadar herkessin ki sırf bu nedenle bile İslam seni seçmiş gibi hissediyorum. Sahip oldukların için sıraya dizilmiş o kadar insan varken, elinin tersi ile onları itmek mükemmel bir irade ister.” Onun sözleri benim uzak olduğum bir hissin uyanmasına neden olmuştu. Utanıyordum. O böyle cümleler kurdukça o kadar çok kızarıyordum ki, yanaklarımın peçenin altında kalması tek avantajımdı. Onun sözlerinin ruhumda oluşturduğu bayramları görmemesi en iyisiydi. Aksi halde bir gülüşü ile bile nasıl bir mücadele verdiğimi her seferinde görecekti. Sessiz kalmak dışında hiçbir şey yapmadım. O da önüne dönmüştü zaten. Dışarı doğru bakarken, yavaşça hareket etmeye başladığımızı hissedebiliyordum. Araba olduğu yerden oynamamıştı ama öne doğru ilerlediğimizi hissetmemek mümkün değildi. “Allah’ ım bize tarafından yardımcı bir kuvvet gönder…” diye mırıldandığı zaman sesi korkudan ziyade teslimiyet barındırıyordu. Ruhunun bir yanını teslim ettiği rabbini tespih etmek en büyük silahıydı. “Kaç saat sürecek yolculuğumuz?” dediğim zaman koltuğunu arkaya yaslamak ile meşguldü. Kolu çektikçe arkasını yasladığı kısım geriye doğru düşüyordu. Nihayet dinlenmeye geçeceğini bilmek güzeldi. Ama söyleyeceğim şey ile rahatının bozulacağını biliyordun. “Ammar…” dediğim zaman yatırdığı koltuğa uzanmakla meşguldü. Tamamen yatırmamıştı ama oturur pozisyonda da değildi. “Hmmm…” Gözlerini kapatmıştı. Verdiği tek tepki çıkardığı ses olmuştu. Birkaç dakika içinde yeniden derin nefesler alacağını tahmin etmek hiç zor değildi. Söyleyip söylememek konusunda kararsız kalmıştım. Bir süre sesim çıkmadığında kapalı olan gözlerinden birisini açtı ve bana bakmaya başladı. “Ne oldu Aişe söylesene?” sesi kızgın gibi olmasa bile biraz sabırsızlık barındırıyordu. Ne istiyorsam hemen söylememi, ardından da uykuya dalmak istiyordu. Kafamı yana yatırıp bakmaya başladığımda, onu gerçekten rahatsız edeceğini bildiğim için söylemekten hem çekiniyor hem de utanıyordum. Beni beklemeden yeniden konuştuğu zaman, kelimelere ihtiyacım olmadan beni anladığı için çok mutlu olmuştum. “Tuvalete gitmen gerekiyor değil mi?” dediğinde, istemsizce kafamı salladım. Onu onayladığım vakit yattığı yerden çabucak doğruldu. Çok da gerçeğe benzemeyen bir kızgınlık ile konuşmaya başladı yeniden. “Ben yetişkin bir kız ile ortaklık yaptığımı zannediyordum ama yanılmışım. Sen küçük bir bebekten farksızsın…” Arabanın kapısını açtığı zaman ondan herhangi bir komut almadan ben de oturduğum yerin kapısını açtım. Beraber arabadan indiğimizde üstümüzü kaplayan masmavi bir gökyüzü vardı. Güneşin olduğumuz yere vurması havayı iyice yumuşatmıştı. Ammar arabanın kapılarını kilitledikten sonra beraber yürümeye başlamıştık. Kabanın yakalarını yeniden yüzünün yarısına kadar çekmişti. Arabaların arasından sıyrılarak geçtiğimizde, ikimizin de en büyük isteğinin bu yolculuğun sorunsuz bitmesi olduğunu biliyordum. Bilinmezin içerisinde yaşamanın en kötü yanı buydu işte. Ne olacağını bilmemek insanı emin olduğu ve içinde bulunduğu bütün anlar için tereddüde zorluyordu. Hiçbir şey için belirgin bir netlik yaşamamak ise, insanın bu dünyada yaşayabileceği en büyük cehennemlerden birisiydi. Ben bu cehennemin içinde yeniydim. Ama o yıllardır içindeydi bu yangının. Alışmak bir yana dursun, içinde o kadar çok kalmıştı ki hiç durmadan yanmaya devam eden bir odundan farksızdı… “Biraz hızlı ol Aişe. Önüme geç…” dediği zaman birkaç adım onun arkasından yürüyordum. Onun biraz yavaşlaması ile önüne geçtiğimde, bu kez arkamdan gelen kişi oydu. Bizim dışımızda birçok insan da arabalarının dışına çıkmıştı. Ortalıkla gezinen belli bir güruhun arasına karışmak zorunda kaldığımızda tuvalete gitmek istediğime pişman olmuştum. Gemiye binerken başlayan endişemin aynısı yeniden bulmuştu beni. Apaçık ortada kalmış bir deney faresinden farksız hissediyordum. Ellerimin titremesine, ayaklarımın yalpalanmasına engel olamıyordum… Onun tam arkamda olması ise, tek dayanağımdı. Bir an bile ortadan kaybolsa korkudan yere devrileceğimden adım kadar emindim. Ammar’ ın direktifleri ile birçok arabayı sıyırarak geçmiştik. En az yirmiden fazla arabanın olduğuna emindim. Kocaman bir gemiydi bu. Yukarı çıkan merdivenlere geldiğimizde yeniden Ammar’ ın direktifi eşliğinde yukarı doğru çıkmaya başladım. Merdivende yoğunluk olmasından ötürü adımlarımız epey yavaşlamıştı ama neyse ki birkaç dakika içerisinde üst kata çıkabilmiştik. Merdivenler bittiğinde, kapalı alana geçmeden önce etrafıma bakma imkanı bulmuştum. Akdeniz’ i ufuk çizgisinin sonuna kadar görebiliyordum. Evim, bu denizin bambaşka kıyılarında kalmıştı. Suya bakmak, buraya ilk geldiğimiz zaman enseme inen darbeyi hatırlattığında ise tenimin ürpermesine engel olamamıştım. Daha fazla beklemeden Ammar’ın da arkadan destek vererek açtığı ağır kapıdan içeri girdim. İçerisi dışarından daha çok insan barındırıyordu. O kadar boğuk bir havası vardı ki, fazladan her kaldığım saniye içinde nefesimin kirlendiğini hissediyordum. Kalabalık ve basık hava kaşlarımı çatmama neden olurken WC yazısına doğru yürüdüm. Burası karşılıklı bakan iki küçük kapıdan oluşuyordu ve ne yalan söyleyeyim bu kadar kirli göründüğünü bilsem asla tuvalete gitme talebinde bulunmazdım. Woman yazan kapıdan içeri girmeden önce Ammar’ a döndüm. “İstersen burada bekleme. Çok fazla kalabalık var. Ben arabayı bulabilirim.” Bunu kabul etmeyeceğini bile bile sormuştum ki haklı çıkmam sadece birkaç saniyemi aldı. “Burada seni bekliyor olacağım. Elinden geldiğince hızlı çıkmaya çalış olur mu?” Kalabalığın ve ekşi bir kokunun yayıldığı ortamın onu da rahatsız ettiğini tahmin etmemek zordu. Başımı olumlu anlamda salladıktan sonra kapının önünde bekleyen birkaç kadını geçerek tuvalet kabinlerinin bulunduğu kapıdan içeri girdim. İçerisi dışarısı kadar kalabalık değildi. Ama o kadar kirliydi ki, pisliğin neredeyse duvardan aktığını hissettirebilecek kadar iğrenç görünüyordu her taraf. Kendimi bir anda Amerikan filmlerindeki hücre sahnelerinden birinde bulmuş gibi hissediyordum. Her an birisinin çıkıp öldürmesini beklemiyordum ama burada kirden ölmek kesinlikle mümkündü. * * * Ellerimi en yıkadıktan sonra kapıya doğru yürüdüm. Tahmin ettiğimden daha fazla oyalanmak zorunda kalmıştım. Elimden geldiğince az yere dokunmak, işimi gereğinden fazla uzatmama neden olmuştu. Tuvalet kapısından çıktığımda Ammar beklediğim yerde değildi. Hızla etrafıma baktığım zaman kapıdan biraz uzakta bir köşede durduğunu gördüm. Fakat yalnız değildi… Yanında uzun siyah saçları at kuyruğu olan, yandan bakıldığı zaman Eliza’yı andıran ama Eliza’ ya oranla ondan daha kısa kalan bir kadın vardı. Kız heyecanlı heyecanlı bir şeyler anlatırken Ammar etrafını seyretmek ile meşguldü. Bakışları etrafı tararken bir anda beni bulması ile kıza bir şey söyledikten sonra yanından ayrılıp bana doğru yürümeye başladı. Tam yanıma varmak üzereydi ki arkasında bıraktığı kızın seslenmesiyle durmak zorunda kalmıştı. “Bay David…” Bu isim onun sahte kimliğinde yer alan ismiydi. Kız, ona doğru birkaç adım atmış ve aralarında bulunan mesafeyi hızlıca kapatmıştı. Aramızda ufak bir aralık kaldığı için ne konuştuklarını duyabiliyordum. “Dilerseniz size numaramı vereyim. Bir gün yolunuz İstanbul’ a düşerse görüşmek isterim. Belki oraları gezdirmek konusunda bir rehbere ihtiyacınız olabilir.” Kadının dudakları tatlı bir gamze oluşturarak yavaşça yana doğru kıvrıldı. Bakarken alttan alttan o kadar tatlı bir eda ile süzüyordu ki, bu bakışın benim bile hoşuma gidiyor oluşu inanılmaz şekilde sinirlerimi bozmuştu. Ama asıl beni bir anda neye uğradığımı şaşırtan şey bambaşka bir şey olmuştu. Ammar’ın verdiği karşılık asla beklediğim gibi olmamıştı. Yüzüne o kadar samimi bir gülümseme yerleştirmişti ki, bu tebessümü görebilmek için ben günlerce aynı çatının altında yaşamak zorunda kalmıştım onunla. Onun yanaklarına doğru genişleyen dudaklarını, hemen elmacık kemikleri altında başlayan ve çenesine doğru inen derin kırışmayı beklerken, onun hayatının kıvrımları arasında ezilmek üzereydim. Oysa görmek için bu kadar zorlanmak, sadece benim payıma düşen bir şeydi sanırım… Ammar, bir şey arıyormuş gibi yaparak ellerini ceplerinde gezdirdi. Aradığı şeyi bulamadıktan sonra ise hiç karşılaşmadığım bir kibarlıkla konuşmaya başladı. Naiflik ile dudaklarının arasından dökülen kelimeler, o kadar sert bir şekilde kalbime batıyordu ki soluklarımın tıkandığını hissediyordum… “Ne büyük talihsizlik ama… Cep telefonum yanımda değil. Eğer yanınızda kalem kâğıdınız varsa, yazmanızı isteyebilir miyim? İstanbul’a geçmesem bile bir yanım size muhakkak ihtiyacım olacağını söylüyor…” Kadın, Ammar’ ın sözlerine karşı tatlı ve sesli bir kahkaha attığında, bende dahil olmak üzere birkaç kişinin kadına dönüp baktığı olmuştu. Üzerindeki kot pantolonu ve mavi bluzu ile o kadar güzel gülmüştü ki, o gülüşün Ammar’ ın da gülümsemesini genişlettiğini görmek soluklarımı tıkayan batmalar biraz daha genişlemişti. Canımın gerçekten yandığını hissediyordum. Sanırım bugüne kadar gördüğüm en acı verici manzara bir kaçış yolculuğumda, adını bilmediğim bir gemide bulmuştu beni. Ve manzaranın hasarının en çok gemilerden nefret etmek olarak bana geri döneceğine adım kadar emindim. Kadın gülüşünün hemen ardından, çantasını açıp karıştırmaya başladı. O, çantasından minik bir defter çıkarıp yazmaya başladığı zaman Ammar’ ın gözleri benim gözlerim ile buluştu. Ve o an buluşan bakışlarımızda dünyanın en çetin savaşının çıktığına yemin edebilirdim. Benim acım, onun anlam ifade etmeyen bakışları ile inanılmaz büyük bir kavgaya tutuşmuştu. Ve yenilginin pas dolu tadını boğazımda rahatlıkla hissedebiliyordum… Kadın, kağıdı yazdıktan sonra Ammar’ a doğru uzattı. “Aramanızı dört gözle bekliyor olacağım. Lütfen arayı fazla açmayın. ” "İnanın buna hiç niyetim yok." diyen Ammar, ruhumun içinde yanan büyük bir meşaleye dönüşmüştü bile. O karanlığın içerisinde o kadar sıkı bir şekilde tutuşturmuştu ki ruhumu, bana bakması için günlerce hatta haftalarca beklediğim o gözler şimdi saniyeler öncesinde tanıdığı bir kadının bakışlarında ışıldıyordu… Üstelik benim sadece bir kere gördüğüm o kısılmış gözler, aynı kadının karşısından arzı endam ediyordu. Kendimi koca bir balçık havuzunun içinde hissediyordum. Ve Ammar’ ın beni görmesine rağmen kıza yaptığı muamele aynı havuzun içerisine binlerce yeni çamurun dökülmesine neden oluyordu. O havuzun içerisinde dizime kadar gelen çamurda, boğulduğumu an ve an görebiliyordum… Kız ile olan konuşması bittikten sonra bana doğru yürümeye başladı. Yanıma geldiği an “İşin bittiyse gidelim artık.” deyip önüme geçti. Ben en ufak bir açıklama yapmasını beklerken, onun suskunluğu ruhuma doğru vurulmuş yeni bir prangaydı. Ardımızda kalan kadına tek bir kere bile dönüp bakmadan onun yaptığı gibi peşinden yürümeye başladım. Beni koyduğu yer tam olarak burasıydı. Olmak ile olmamak arasında bir yer. Bir açıklama yapmayı çok görecek kadar yoktum, evlenmek istediğini söyleyebilecek kadar var... Beni koyduğu yer, hiç olmanın başlangıcı ve her şeyi olmanın bittiği yerdi. Kısılan gözlerinin bana özel olmadığını gördüğüm andan itibaren kafamın içinde ona ait bıraktığım boşluk hızla dolmuştu. Sanırım, insan en çok zannettiklerinden asılıyordu tavana. Ve ayaklarının altındaki tabureyi çeken ilk şey yine zannettikleri oluyordu. Beni devirdiği yer, düşmek için gün saydığım göz bebekleri değildi artık. Ayaklarının tam altındaydım… * (Tevbe Suresi; 51. Ayet) “De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlâmızdır. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” Yaşadıklarımızın Allah’ın takdiri olduğunu unutmamamızı hatırlatıyor. “Keşke şöyle olsaydı, yapsaydım, etseydim” demeler boşa. Müslümanın keşkesi olmaz. Yaşadıklarımızı, hatalarımızı, kararlarımızı tabi ki gözden geçirip muhasebesini yapmalıyız. Fakat yazılan kaderi de unutmayalım. * * * * * * * * * Selamun Aleykum. Selam ve dua ile… Bölümlere yorum yapabildiğinizi hatırlatmak isterim. Yorumlarda buluşmak üzere...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE