Kaçış - 2 / 6. Bölüm
* * * * *
Cehennem lavlarının, insanların umutsuzluğundan yaratıldığını söyleyen bir inanışa denk gelmiştim yıllar önce. O yakıcı alevlerin en büyük harlayıcısının da aynı ümitsizlikler olduğuna inan bir inanış. Öyle miydi gerçekten? Bunu bilemiyordum. Zaten inandığım din ile aynı bağdaşmayan bir görüştü bu. Ama şunu söyleyebilirim ki, ümidin noksanlığının hissedildiği her yer en az bir cehennem lavı kadar sıcaktı.
İnsan en çok ümidin tükendiği yerde cayır cayır yanardı ve o alevlerin tadı dünyadaki bütün acılardan çok daha fenaydı. Kim bilir... Belki de ümitsizliğin acısının büyüklüğü bu inanışı doğurmuştu.
Şimdi benim içinde bulunduğum bu çaresizliğe benzer bir çaresizlik ile savaşan bir kadının düşüncesiydi belki de.
Uzandığım yatağın içinde manzaram yeniden bir tavandı. Baş ucumdaki lambaderden çıkan sarı ışık, tavana doğru anlamsız gölgeler oluşturuyordu. Ve her gölgenin içinde siyah siyah küçük insancıklar başını aşağı doğru sarkıtmış bana bakıyordu. Onların o donuk gözleri, göz bebeklerimin içinden onlara bakan Naomi ile denk geliyordu. Ve uzun uzun bakışmalar, sonsuz bekleyişlere dönüşüyordu. Küçük Naomi bakmaya devam ettiği her saniye git gide daha çok takatsizleşiyor, git gide daha çok gücünü kaybediyordu. Orada duran her küçük insan, benim içimdeki küçük kızın ruhunu emiyordu. Dudakları morarmış ete geçtiğinde, ben hiçbir şey yapamadan bakmaya devam ediyordum. O insancıkların beni soluduğu her an, içimdeki Naomi yavaş yavaş yere yığılıyordu.
Kaç gün geçmişti burada bulunmamın üzerinden? Kaç gündür aynı evin içinde saniyeler yahut günler devirmiştim? Güneş art arda kaç kez devir daim yapmıştı? Ve ben aynı evin içinde bir yabancı ile göz göze gelmeden yaşamaya devam etmiştim? Akdeniz' e en güzel kenarından bakan bu ev ne zamandan beridir benim için bir cennet bahçesinden ziyade, bir cehennem çukuru olmuştu?
Bedenimin ağrıları günler içinde iyice zayıflamış, kendimi çok daha iyi hissettiğim bir sağlığa doğru evrilmiştim. Odamın içinde bulunan banyoda günü birlik bir şekilde bedenimin morluklarını kontol etmeyi ihmal etmiyordum. Büyük mor çürükler, yer yer çirkin sarartılara dönüşmüşlerdi. Bu her şeyin biraz daha iyiye gittiğinin işareti olmalıydı. Getirilen doktor tarafından alınan dikişlerim ve özenle temizlenen enfeksiyon kalıntısı cerahatim de gayet iyi durumdaydı. O bahçeyi koşar adım terk ettiğim günden beri ilk kez bu kadar sessiz ve sorunsuz günler geçiriyordum. Ben ve sahip olduğum her şey normal bir zaman dilimine atılmış gibiydi. Uzun zamandan sonra ne silah sesleri, ne kaçışlar, ne de kavgalar ile mücadele etmiyorduk. Ve hayata karşı dimdik mücadele verdiğimiz o birkaç gün zihnim tarafından hızla geriye atılmıştı.
Sanki üzerinden seneler geçmiş gibi muamele yapıyordum kafamın içindekilere.
Kabuslar bile beni terk etmeye başlamıştı.
Onların terk edişi bile normal bir yerdeymişim gibi hissetmem için yeterliydi.
Gözlerimi gölgeli tavandan ayırmamın nedeni, uzun zamandır aynı pozisyonda uzandığım için ağrımaya başlayan omuzlarım ve sırtımdı. Onların el birliği ile başlattıkları ağrı senkronizasyonu ile başımı yastıktan yavaşça kaldırdım. İlk önce omuzlarım ardından üst gövdem yataktan koptuğunda, geçmiş günlere nazaran kendimi gerçekten iyi hissediyordum.
Ayaklarımı zemine koyduğumda, üstünden ne kadar geçtiğini tam olarak hesap edemediğim başka bir günün deja - vusunu yaşıyordum. Ve bu his uzun zamandır tekrar eden günlerimi daha çok birbirine karıştırmama neden oluyordu. Neyin gerçek neyin hayal olduğunu seçemeyecek kadar günden sıyrılıyordum. Bu işimi son günlerde zorlaştıran tek şeydi.
Yataktan nihayet kalkabildiğimde, hızlı bir yükseliş yaşamış olmasam bile başım dönmüş, kısa süreli bir karanlık yaşamak zorunda kalmıştım. Karartı bir kuşun kanat çırpışı süresince benimle kalmış, ardından ortalık yeniden loş ışık ile aydınlanmıştı. Adımlarım kapıya doğru giderken, evin içerisinde sesi çıkan tek şey ayaklarımdı. Bütün ev derin bir sessizliğe gömülüydü. Ammar' ın yemek yaptığı saatler olmasa, yalnız başıma yaşadığımı inkar edecek hiçbir delilim olmayacaktı. Onun sessizliğine gölge düşüren tek şey çalışırken çıkan kaşık ve bıçak sesleriydi. Onun dışında bu evde soluk bir gölgeden farksızdı.
Bu soluk teninin sebebini en çok beni nasıl göndereceğini düşünmesinden kaynaklandığını biliyordum. Bazen sabahlara kadar buna kafa yorduğu için kendisini renklendirecek en ufak bir enerjisi kalmıyordu. Benim gidişim, onun yolundan çekilmem onun için önemli ve kafa yorulacak tek şey haline gelmişti. Ve isteğini yerine getirene kadar durmayacağına çoktan ikna olmuştum. O bunu büyük bir vicdan meselesi haline getirmişken ben, benim sesimi vicdanının dumanları arasında duyamamasından yakınıyordum. Beni bir kez olsun vicdanı ile dinlese, göndermekten vazgeçeceğine adım kadar emindim.
Elim kapının kolunu tuttuğunda, metalin bütün soğukluğu avucumun içine akmıştı. Soğukluk evin sessizliği ile buluştuğu için çok daha yakıcı bir hale gelmişti. Bu sıcak ev, bizim içindeki hayatta kalma mücadelemiz ile oldukça ruhsuz bir hale bürünmüştü.
Kapı açıldığı zaman salonun içi kapkaranlıktı. Benim odamdan yayılan loş ışık sadece kapımın eşiğini aydınlatmaya yetiyordu. Evin geri kalanı büyük bir karanlık içindeydi. Yolumun üzerinde bulunan eşyaların yerini ezberlemiş olmasam, adımlarım ilerledikçe bir şeylere çarpacağımdan adım kadar emindim.
Evin her köşesi ve içinde bulunan her şey büyük bir suskunluk yemini etmişlerdi. Benim çıkardığım küçük sesler bile eve düşen büyük bir patlama gibiydi. Bu suskunluğa ihanet eden tek şey bendim.
Yürüyüşüm biraz daha devam ettikten sonra bu karanlığın daha fazla büyümesine izin vermek istemedim. Ve yeniden ezbere yön duygumu kullanarak ışığın yerini buldum. Evin içi bir aydınlandığı an, koltukta oturan adamı bir anda fark etmem ile dudaklarımdan büyük bir gürültü koptu.
Ammar, cama yakın duran bir berjerin üzerinde oturuyordu. Sessizliği ile evin yeminine en büyük desteği veriyordu. Oradaki görüntüsü aydınlanmasa, salonda olduğunu asla fark edemeyecektim.
Bedenim dudaklarımdan kaçan ses ile eşdeğer bir biçimde yerinde zıplamıştı. Ve o, ona şaşkınlıkla bakan gözlerimin içine bakarak konuşmaya başladı. "Sakin ol. Benim..."
Peçemin yüzümde olması büyük bir şanstı benim için.
"Neden karanlıkta oturuyorsun? Beni korkuttun..." Kelimeler zar zor çıkmıştı ağzımdan. Neyse ki, nefesimi hızla kontrol etmeyi başarmıştım. Soluklarım çok daha dengeli çıkıyordu burnumdan.
"Uyku tutmadı. Oturmayı tercih ettim." dediğinde bakışları benden yakınında oturduğu cama doğru kaydı. Gözlerinin içini kaplayan ve etrafına doğru uzanan kırmızılığı yeni fark etmiştim. Oldukça yorgun duruyordu. Ve bu hali, uzun zamandır uyumamış olma ihtimalini güçlendiriyordu. Bir an çok yorgun durduğunu söylemek istedim ama yorgunluğunun en büyük sebebinin ben olduğumu biliyordum. Beni uzağında bir yerlere yerleştirmek için gece gündüz demeden düşünmeye devam ettiğini bilmek, yeniden canımı acıtmıştı.
"Umarım..." dediğim zaman, bakışlarında herhangi bir değişim olmamıştı fakat kulağının bende olduğunu biliyordum. "Uykusuzluğunun sebebi hemen ortadan kalkar ve çok daha rahat uyuyabileceğin gecelerin olur."
Cümlemin sonunu getirdiğimde, bu sözlerim bir temenniden ziyade onun da anlayabileceği bir laf sokmaydı. Beni göndermek için düşündüğü her saniyeye atıfta bulunmamın sebebi, bütün aklındakilerin farkında olduğumu bilmesini istememden kaynaklanıyordu.
Ben kendimin farkında olarak yaşadığım küçük yaşlardan itibaren istenmeyen olmanın tadının ne olduğunu gayet iyi biliyordum. Fazlalıkmışım gibi gördüğüm muamelelerden asla kaçmamıştım. Başkalarının dudaklarından çıkan zehri alenen yudumlamanın ne demek olduğunun çok net farkında olmuştum her zaman. Bu yüzden Ammar' ın kaçak dövüşü yerine açık açık oynamasını talep ediyordum. Benim gözlerimin içine baka baka zehrini kusmalıydı. İstemediğini, gitmem gerektiğini uzuvları ile değil, kelimeleri ile dile getirmeliydi. Bunu yapması ikimiz için de işin daha kolay olacağını gösterirdi.
Bakışları tam cevap vermeyeceğine karar verdiğim bir anda bana döndü. Uyku dilenir gibi bakan göz bebekleri cümleleri ile hareketlenmeye başladı. Onu daha önce hiç sigara içerken görmemiştim ama göz bebeklerinin içinde sigarasını yudumlayan bir Ammar gördüğüme yemin edebilirim.
"Keşke uykusuzluklarımın sonu, senin temenni ettiğin kadar kolay gelseydi. Ben ömrümün sonuna kadar yarı uyanık olmaya mahkum edildim. Senin düşündüğün sebepler ortadan kalksa bile benim uykum derinleşmeyecek asla."
Sesinde derin bir hüzün vardı. O daima tok ve kesintisiz çıkan bir sesle konuşmayı tercih ederdi. Hislerini sesinden ziyade tavırlarına o kadar güzel yansıtırdı ki, bir el oynatışından hakim kılmak istediği duygusu anlaşılırdı. Ama şimdi başkaydı. Tıpkı baş ucumda yalvaran sesinin arkasına sığınmış o hüzne benziyordu hakim duygusu. Hatta öyle ki o saklanan duygunun gecenin karanlığında, ondan bağımsız olarak saklandığı yerden kurtulduğunu hissediyordum.
Ona hiç yakışmayan bir tondu bu.
İçimde ona karşı beslenen bütün art niyetli duyguların üstüne basarak konuşmaya başladım. Çıkan kelimelerim onun için endişelenen bir kıvamdaydı. "İyi misin Ammar?"
Aramızda adını bilmediğim bir şeyler oluyordu ha bire. Bu olan şeyler olumlu olmaktan çok uzaktı. Birbirimize karşı aleni bir düşmanlığımız olmasa bile negatif bir varlığının ikimizin arasında duran mesafede at koşturduğuna emindim. Ve bu his, onun bana daima yargı ile baktığını düşünmeme neden oluyordu. Yan yana iken bile uzaklaşmak istediğini hissettiren bir şeydi bu.
"Ben..." dediği zaman sesi Ammar' a değil, küçük bir çocuğa ait gibi çıkıyordu. Gözleri dizine koyduğu ellerine kayarken, bu adamın dünyaya kafa tutan bir deliden ziyade, çaresizce nefes almaya çalışan bir ümitsize dönüşmesini izliyordum. Gecenin onun kanatlarını kırdığı bir ana denk gelmiştim ve bu hali ile o da herkese benziyordu. Sarsılmaz ifadesinin altında mükemmel bir parçalanmışlık yatıyordu.
"Ben hiçbir şeyi hakkı ile yapamadığımın farkındayım. Nereyi düzeltmek için tutsam parçalara ayırıyorum. Ve..." Söylemekte zorluk çektiği şey boğazına düğümlendiği zaman onu böyle görmek beni dehşet bir korkuya sürüklemişti. O herkesten güçlü olan Ammar'dı. Güçsüzlük üzerine oturmayan bir elbise gibiydi. Ve herkesten, her şeyden hatta kendinden bile ayrı tuttuğu parçalanmış yanını ilk kez benim yanımda ortaya çıkarması beni hayretler içerisinde bırakmıştı. Bu adam savaştıklarının altında paramparça olmuştu. "Ve bu güç beni her gün öldürüyor."
Uzun cümlelerin adamı değildi Ammar. Bu kadar zamandır onun yanındaydım ve bir kez olsun fazladan sarf ettiği kelimelere denk gelmemiştim. En uzun cümlesinin kelime sayısı günlük bütün konuşmasına bedeldi. Uzun konuştuğu bir an varsa, sonrasında derin bir sessizliğe gömülürdü. Şimdi ise bana bir şeyler anlatmak istediğini göz pınarlarını kaplayan kırmızı yollardan görebiliyordum. Ve olduğum yerden yanına yürüyüp, hemen karşısında oturarak onu dinlememek için kendim ile savaş veriyordum. Yapıp yapmamanın arafında sıkışıp kalmıştım.
"Ben güçlü görünen bir zavallıdan başka bir şey değilim. Bu zavallılık benim sonumu getirecek. Er ya da geç..."
Bunu söylerken bana olan bakışlarının arasından beklemediğim bir şey uçuştu. O da benim ona yaptığım gibi, benim anlamam için üstü kapalı konuşmuştu. Amacının bir şeyleri açık açık söylemeden anlamam olduğunu görebiliyordum. Ama ben onun kadar kabiliyetli değildim sanırım. Yüzüne boş boş bakmaya devam ettiğimde cümlelerini açma gereği duydu.
"Bir zavallıyım çünkü bunca zamandır tek bir kere fire vermemiş olan ben bir kadının varlığı ile inanılmaz hatalar yapmaya başladım. Kendimi kontrol edemeyecek kadar zavallıyım. Senin varlığın hayatımda bir hiçten farksız olmalıyken, ben varlığın içinde sağa sola çarpmadan edemiyorum."
Okları, gözlerindeki anlam ile beraber bana döndüğü zaman bulunduğumuz salonun kiremitlerinin gürültü ile yerinden sökülüp yere düştüğünü duyabiliyordum. Salonun içinde bulunan her şey baş aşağı yeri boyluyordu ve oluşmaya başlayan yıkımın sesi, kalp atışlarımı hızlandırmıştı.
Öfke, onun yıkılmış halinin üzerine basarak aramızda yükseliyordu. Ve onun benim iyileşmem için yalvarır bakan gözlerinde, bana düşmanca bakan bir Ammar belirmişti. Yaralarımın üzerinden birkaç gün geçip giderken, onun merhametini de alıp götürmüş gibiydi.
"Kusura bakma." dediğimde sesimin onunki gibi çıkması için elimden geleni yapsam bile, gözlerimin içinden ona doğru değen halelerin düşmanca giyinmesini sağlayamamıştım. Ben onun kadar hızlı yönümü değiştiremiyordum.
"Joseph Levy'nin kızını bir koz olarak yanında tutmana müsaade ettiğim için bana kızmakta yerden göğe kadar haklısın. Beni yolundan çekmek için gösterdiğin her çabada gitmemek için uğraştığım için bütün sorunların sebebi olduğumu bilmiyordum. İnan bilseydim, Eliza' nın söylediklerine çok daha önce hak verirdim."
Ve yeni bir taş daha sarsılarak yere çakılmıştı...
Eliza' nın, Ammar' ın elindeki sonunun ne olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu. Ammar' ın kucağında bir savaş sahnesinin en güzel karesi gibi puslu bir şekilde benden uzaklaşması ona dair gördüğüm son şeydi. Bir daha ne ben sormuştum ne de konusu geçmişti. Ve Eliza çok yüksek bir olasılıkla tarihin toprak yüklü sayfaları arasına, Ammar tarafından gömülmüştü.
O evde beni tutarken anlattıkları ise, olaydan sonra ilk kez aklımdan geçiyordu. Söylediği her şeyin Ammar' a baktıkça git gide güçlenen ihtimaller olduğunu görebiliyordum. Burada zavallı tek kişi bendim. Duyduklarımın hesabını tartacak kadar bile aklımı kullanmaya fırsat vermemiştim.
"İnan Eliza' nın sana söylediği şeyleri merak bile etmiyorum. Seni bir koz olarak kullandığımı düşünüyorsan eğer böyle düşünmeye devam et. Eğer Eliza' nın söyledikleri kafanda büyük bir yer ettiyse, istediğin an bu kozu sahiplerine geri verebilirim. Benim seni kullandığıma ihtimal veriyorsan bunu gözüm kapalı yapmaya hazırım."
Gözlerindeki yorgunluk olduğu yerde dursa bile üzerine bir kızgınlık ifadesi örtülmüştü. Söyledikleri aksini iddia etse bile yeniden gözden çıkarılan olmak kanıma dokunuyordu. Herkes tarafından bu kadar kolay feda ediliyor olmak, benim taşıyabileceğimden daha ağır bir yük olmaya başlamıştı.
"Eğer bayıltılıp senden alındığım zaman onlara verdiğin sözün arkasında dursaydın, şu an bunları yaşamak zorunda kalmazdın. O gün beni nasıl kolay gözden çıkardığını gördüm. Yeniden aynısını yapmaman için hiçbir nedenin yok. Ama dur..." Ben art arda çıkan kelimelerime minik bir es verdiğim zaman yüzüm öfke ile yanıyordu. Onun ise çatık kaşlarının arasında alevler akıyordu. Olduğumuz yer cehennem sıcağı gibiydi. "ben, sana bütün kapıları rahatlıkla açacak bir anahtar gücü veriyorum değil mi? O yüzden gelip alman gerekti. Yoksa değil beni korumak, olduğum yerde soluk bile almak istemezsin sen..."
"Saçmalamayı kes artık." diye bir hışımla oturduğu yerden kalktığında, artık devrilen eşyalar ve kiremitler yere değil bize çarpıyordu. Hızla sağ elimi kaldırarak on susturdum ve cümlemi kurmaya devam ettim. "Ama keşke en azından baş ucumda beklerken beni, varlığıma alıştığına inandırmasaydın. Ben gerçekten senin için bir kıymetim olduğuna inanmıştım. Oysa hem söylediklerin hem de o tavrın büyük bir yalandan ibaretmiş."
Bazen hayatın akışı içinde bize çok nadir denk gelen hamleler olur. O hamleyi yaptığınız an hiçbir şeyin bir daha eskisi olmayacağını çok iyi bilirsiniz. İşte benim o son cümlelerim tam olarak bunu yapmıştı. Ucundan geri dönemeyeceğim bir uçurumun başına dikmiştim ikimizi de ve esen rüzgar, dalga sesleri eşliğinde saçlarımızın arasından geçiyordu. Saç tellerimizi birbirinden ayıran her tel, ayrılığın o elim sancısına dönüşüyordu. Bir daha asla dönemeyeceğimiz, ayak uçlarımızın altında parçalanan çakıllardan belliydi.
O dalga sesleri birbirine kenetleyen ve derin bir sukuta götüren şey, koltuklardan birisine hızla inen bir tekme olmuştu. Tekli koltuk geriye doğru hızla kaymış ve ahşap parke üzerinde kulakları çınlatacak bir çizgiye neden olmuştu. O tekli koltuğun ayağının hızla değdiği zeminde nasıl ki bir iz yol aldıysa, ikimizin kalbini de yerinden sökecek derin bir iz boydan boya göğsümüze atılmıştı. Hasar alan tek şey parke zemin değildi artık.
"Kafanın içerisinde yanlış şeylerle o kadar hızlı dolacak bir boşluk var ki, gözünün önündekini görmek yerine seni öldürmek için gözünü kırpmadan tekme atan bir kadının sözlerini tekrarlayıp duruyorsun."
Sözleri ne yorgunluk ne de parçalanmışlık kokuyordu. Bu adamın üzerine sinen şeyin adı katı bir öfkeydi. Öfkesinin alevinde yanan ruhunu görebiliyordum. O alevde hem kendini yakıyordu hem de iki kolu arasında uykulu halde esir tuttuğu beni. Beni sallayarak uyandırmaya çalışması, yangının alevlerini daha fazla hissettiriyordu. Adını koyamayacağım bir yanıştı bu.
"Sen..." dediğinde, sağ elinin işaret parmağı beni işaret etmişti. O işaretin ucundaki kadını, kelimeleri ile öldürebilecek güce sahip olduğunun farkında mıydı acaba? "Sen, beni mahveden şeyin adının sen olduğunu ne zaman anlayacaksın? Bir bakışın bile haram kılındığı bu davamda, sana değen her bakışımda içimden ayaklananlar yüzünden bu halde olduğumu nasıl görmüyorsun? Bir şehri kurtarmaya çalışıyorum ben... Koca bir dünyanın sırt sırta verip uğrunda benimle mücadele ettiği bir şehri... Senin gözlerin, benim kalbimdeki o hak şehrin aşkını ikiye bölmeye cürret ediyor. Ben aşkım ikiye bölünmesin diye kendimle her gece kavgaya tutuşurken, senin beni küçük hesaplar ile itham etmen göz yumabileceğim bir şey asla değil. Bütün yolların açık Naomi Levy," Bunu derken yüzündeki hüzün yere düşüp binlerce parçaya ayrılmıştı.
"İstediğin an seni bir koz olmaktan kurtarırım. Tamam dersen eğer, hemen şimdi seni annene geri yollarım. Ve gidişin zor gelse bile bir dakika dahi tereddüt etmem. Hem belki o zaman benim de uykusuz gecelerim biter. Seni bir sebep olarak ortadan kaldırmak - hem de bunu senin isteğin ile yapmak benim işime gelir. O zaman kalbimdeki sevginin ikiye bölünmesini de engellemiş olursun."
Sözleri anlamını bilmediğim bir alfabeye dönüşmüştü sonlara doğru. Bana, onun içindeki yerimi anlatırken aynı zamanda onun kalbindeki işgalini bitirmemi ister gibi bakıyordu. Etraf büyük moloz yığınları ile dolmuş ve biz koca bir enkazın arasında kalakalmıştık. Her şey olabildiğince birbirine girmişken, aramızda yıkıntıların dumanı yayılıyordu. Bu öyle bir dumandı ki, aramızda kalan birkaç adımlık mesafeye rağmen birbirimizi görememeye başlamıştık.
Benim onun için olan yerimi öğrendikçe sağ tarafım cennete dönüşmüş, bu ihtimalin onu öldürdüğünü anlatıp kapıyı gösterirken sol tarafım cehenneme dönüşmüştü. Ve ben hangi yöne düşmem gerektiğini bulamayan çaresiz bir kadından başka bir şey değildim. Yuvarlanmamı bekleyen bir yokuşun başında, peçemin hemen ardında duran yüzümdeki ümitsizlik ile ölüm kalım mücadelesi veriyordum. Ayakta kalmak, sırtıma vuran hortuma kafa tutmamı gerektiriyordu.
Ve söyleyebileceğim tek bir kelimem yoktu. Ne onunla koşulsuz kalmayı seçebiliyordum ne de arkamı dönüp gitmeyi.
O, bu sessizliğin içerisinde kaybolduğumu görebiliyordu. Ammar, bir bakışı ile içimi en derin yaraları görebilecek kadar tesirli bakmayı bilirdi. Ve yine aynısını yapıyordu. Cümleleri ağzından döküldüğü vakit aklımdan geçenlerin doğruluğu bir kez daha yüzüme çarpmıştı.
"Ben içine düştüğüm bu savaşta her gün birilerini kaybediyorum. Ve uğruna savaştığım şey ile kıyas edecek başka hiçbir şey kalsın istemiyorum. Eğer ailenin yanına dönmeye karar verirsen bunu bana söyle. Bu gece bir kez daha anladım ki, iki büyük sevgiyi içimde taşıyacak kadar kuvvetli değilim ben. Aileni tercih etmezsen dahi ben senin için yeni bir hayatın yollarını aramaya devam edeceğim."
Adım sesleri sözcüklerinin arasına karıştığında, arkasında ne düşüneceğini bilmeyen bir kadın bırakmıştı. Onu dinlemeden yargılamak o kadar kolaydı ki, şimdi anlattıklarına hak vererek karşı çıkmanın hiçbir yolunu bulamıyordum. O ömrünü feda ettiği davasına gölge düşürecek başka bir sevgi istemiyordu.
Arkasında kalakalmışken yanan lambanın ışığının düştüğüm kuyuyu gözler önüne sermesi için sadece benim üzerime yansıdığını düşünüyordum. Tek bir adım atamadığım kuyunun içerisinde çırpınmaktan daha ileri gidemiyordum. Ve Ammar, babamdan sonra içinde debelendiğim ikinci kuyu olarak alnımın ortasına kırmızı kanlı bir kalem ile işlenmişti. Onunla yollarımız ayrılsa da ayrılma da bu mühür sonsuza dek ruhumu yakmaya devam edecekti.
Loş ışık tepemi aydınlatmaya devam ederken, bütün bitkin halim ile odama doğru yürümeye başladım.
* * * * * * * * * * * * * * * * * *
Yatağımın üzerindeki yerimi yeniden aldığımda aklımın her zerresi onunla meşguldü. Saniyeler geçtikçe hislerim, onun beni istememesinden ziyade ona çektirdiğim azaptan doları ayaklanıyordu. Farkına bile varmadan onu içine çektiğim durumun vicdan azabını çekiyordum. Ben onu bu kadar çok önemsediğimi en çok şimdi anlıyordum. Beni yeniden bir cehenneme yollamayı teklif ederken bile kendi halime değil, onun kaldığı arafa üzülüyordum. Ve bu durum benim uzun zamandan sonra ilk kez kendimden korkmama sebep olmuştu.
Doğduğumdan beri etrafımda bulunan kimse benimle aynı pencereden bakmamıştı hayata ve geçen günlerim hep kendimi kanıtlama gereği duymakla akmıştı. Aynı yere bakacak kimsenin olmaması haliyle kimseyi önemseme fırsatı vermemişti bana. Şimdi ise ilk kez birini önemsemenin dişlileri arasında kalmıştım. Bu önemseyişin yeni bir sürtüşme getirmemesi en büyük korkumdu.
Ve korkumun gerçekleştiğini görmek bambaşka korkuları beraberinde getiriyordu.
Gözlerim yeniden tavandaki küçük siyah insanlara takıldığı zaman hızla baş ucumda duran sarı loş ışık yayan lambadere uzanmıştım. İpi tutup aşağı çekmem ile oda bir anda zifiri bir karanlığa büründü. Gözlerim karanlığa alışana kadar tavandaki bütün küçük insancıkların üzerime üzerime doğru yürüdüğünü hissediyordum. Gözlerim alıştığı an bütün korku hızla kenara dağılmıştı bile. Yine kendimle baş başa kalmıştım. Ta ki gözlerim uyku ile kapanana dek...
* * * * *
Zaman, ince bir ipin iğnenin ucundan geçtiği gibi geçiyordu. Geçen çoğu saniyenin akarken üzerime devrildiğini hissediyordum. Devrilen her saniyenin altında kalışım, soluklarımı kesiyordu. Ne yapacağımı, nasıl bir yol izlemem gerektiğini kesinlikle bilmiyordum. Arada kalmanın bu hali beni mahvediyordu.
Günlerim neredeyse onu hiç görmeden geçiyordu. Odamın kapısının dışında neler olduğunu bilmiyordum. Bu oda ve cam kenarı benim için yeterli bir yaşam alanına dönüşmüştü. Yemek ihtiyacımı ise kapımın önüne koyulan tepsilerle karşılıyordum. Gün içinde dikkatimi çeken tek şey bu olmuştu. Kapımın yanına yaklaşan adımları hissettiğimde pür dikkat kesiliyordum. Bir ihtimal açılmasını veya tıklatılmasını bekliyordum ama her seferinde aynı hüsran ile karşılaşıyordum.
Mutfağın kapısının önünde beklerken onun içeride olduğunu, gelen tıkırtılardan anlayabiliyordum. Girip girmemek konusunda arada kalmış olsam da, nihayet cesaretimi toplayıp girmeyi başarmıştım. Elimden geldiğince etrafında olmamaya çalışmam, kalbinin bölünmesine biraz bile olsa engel olmak istememden kaynaklanıyordu.
Ben mutfağa girdiğim zaman o buzdolabına eğilmiş bir şeyler almaya çalışıyordu. Muhtemelen girdiğimden haberi bile yoktu. Kapının hemen girişinde duran bedenini sollayıp tezgaha doğru yürüdüm.
Bu esnada kafasını hafifçe çevirip bana bakmıştı ama varlığımı fark eder etmez bakışları hemen yeniden başka tarafa dönmüştü. Üzerinde yeşil bir tişört ve siyah bir eşofman altı vardı. Saçları ve sakalları iyice uzamış, en son bıraktığım zamankinden daha dağınık hale gelmişlerdi.
Ben su şişesini elime alıp dolabın kapağını araladığım da, o elindeki sebzeler ile tezgaha yanaşmıştı. Aramızda kısalan mesafeleri elime bir bardak alır almaz hemen yeniden uzatmıştım. Ben suyu bardağa boşaltıp masanın bir kenarına oturduğumda o sebzeleri yıkamaya başlamıştı.
Yaşadığımız birçok andan çok daha ölü bir anın içindeydik. Yaşayan hiçbir şey yoktu etrafımızda. Biz dahil olmak üzere her şey ölüme ramak kalan vakitlerin içindeydi. Ve bu durum sessizliğimiz ile her geçen saniye biraz daha artıyordu. Su dolu bardağı dudaklarıma götürürken gözlerim onun sırtındaydı. Benim ile aynı şeyleri düşünüp düşünmediğini merak ederek onu seyrediyordum. Birkaç gün önce etrafa saçılan öfkesinden eser kalmamış gibiydi.
Ve onun sessizliğinin arkasına sığınan sakinliğinden medet umabilecek kadar özlem duymuştum konuşmasına.
Elindeki sebzeleri olabildiğince güzel yıkamaya çalışırken, ellerinin arasından ölü ruhlar geçmiş bir adama hiç benzemiyordu. Hatta o kadar özenliydi ki, bu görüntüsü iyi bir eşi, iyi bir babayı anımsatıyordu. Kim onun bu duruşuna bakarak bir katil olduğuna inanabilirdi ki?
Sudan birkaç aralıklı yudum almanın akabinde bardağı yavaşça masaya bıraktım. Gözlerim hala ondaydı. Yıkanan sebzeleri doğramaya başladığında, bıçak ile yaptığı her hamle bir şefi andırıyordu. Sebzeyi yıkarken bir katil edası yoktu belki ama avuçları arasına aldığı bıçağı olabildiğince usta kullanması, onun katil tarafı ile oldukça uyuşuyordu. Henüz hakkında hiçbir şey bilmediğim geçmişinde iyi bit bıçak eğitimi aldığına yemin bile edebilirdim. Belki de sebzeleri ustaca kesen bıçağı daha önce birden fazla boyna dokunmuştu. Bu ihtimal onun katil yönü ile tamamen uyuşuyordu.
"Bana böyle bakmaya devam edersen, elimi keseceğim."
Bir anda konuşmaya başlaması ile irkilmiştim. Bir kez olsun arkasına bakmadan ona baktığımı nereden bilmişti? Sırtında benim göremediğim gözleri vardı sanırım. Çünkü daha önce de buna benzer bir an yaşamıştık.
"Ben..." deyip duraksadığım zaman ne söyleyeceğimi bilememiştim. Kendi kendime bir süre söyleyecek bir şeyler aradıktan sonra geçen zamanı hızla lehime kullanıp susmayı tercih etmiştim. Çünkü konuşmaya devam etmem durumunda saçmalama olasılığım bir hayli yüksekti.
Benim susuşum ona konuşmak için yeterli alan sağlamıştı. Elindeki bıçağın kesme tahtasına art arda çarpışı arasına kelimeleri yayılmaya başladı. "Bugün dışarı çıkmam gerekiyor. Seni evde yalnız bırakamam. Gitmem gereken yere benimle beraber gelmen lazım."
Bunu beklemiyordum.
Daha birkaç gün öncesine kadar ayak bağı olup işini yavaşlattığımı söylemişti. Tabi bunun sebebini kalbine bağlamıştı ama yine de beni yanında istemesine şaşırmadan edemedim.
Hayretim yavaşça diriliğini kaybederken, onunla gitmek istemeyen yönüm daha ağır basıyordu. "Gelmesem olmaz mı? Evde kalsam daha iyi olur."
Elindeki bıçağın altında ezilecek başka sebze kalmadığında bıçağı kesme tahtasının üzerine koydu ve musluğa doğru minik bir adım attı. Ellerini usul usul akan suyun altında üstünkörü yıkadıktan sonra yavaşça bana döndü. Kalçasını tezgaha yaslayıp konuşmaya başladı.
"Daha önce seni yalnız bıraktığımda, dönüşümde pek güzel bir manzara ile karşılaşmamıştım.Yine aynı riski göze alamam."
Ammar' ın bahsettiği geceyi hatırladığım da tüylerimin ürpermesine engel olamamıştım. Eliza' nın vuruşları adamın tekmesinden çok daha sertti ama o gün bedenimde salınan tekmelerin gücünü de hiç hafife alamayacaktım. Kaşlarımın çatılmasına mani olamamıştım.
"O gün için yeniden özür dilerim." dediğinde, o günün akislerinin yüzümü peçenin ardından buruşturduğunu en çok gözlerimden anlamıştı. Sesinde birkaç gece önce beni yatağıma bırakırken yükselen merhamet duygusu vardı. Ama bu duygunun hakimiyeti çok da uzun sürmedi.
"Bütün bu olanlar beni çok yavaşlattı. Sahalara çıkmak zorundayım. Seni arkamda bırakmam benim için daha büyük bir risk olur diye düşündüm. En azından gözümün önünde olursan olası bir duruma hemen müdahale edebilirim."
"Seninle gelirsem daha büyük bir ayak bağı olurum. Seni daha çok yavaşlatırım ama." dediğimde, beni burada bırakması için yalvarmayı bile düşünüyordum. Onu iş başındayken görmek, istediğim son şey bile değildi.
"Olmaz. Yeni bir itiraz daha kabul etmiyorum. Yemeği yedikten hemen sonra çıkarız. Senden yapmanı istediğim tek bir şey var. O da uslu ve sessiz olman. Bana uyumla eşlik ettiğin müddetçe hiçbir sorun yaşamayız."
İtiraz etmem için hazırda bekleyen bütün cümlelerim, onun bu dediklerinden sonra büyük bir vazgeçişe geçmişlerdi. Ben başımı olumlu anlamda sallayıp onu onaylarken, o aklına yeni gelmiş bir şey ile hızla konuşmaya devam etti.
"Ha bu arada yaraların ne durumda?"
Bunu sorarken, kastının sadece bedenimdeki morluklar olmadığını çok iyi biliyordum. İnanılmaz derecede kötüleşmiş ve doktor müdahalesi ile ancak toparlanabilmiş bıçak izinden bahsediyordu. O gün doktordan durumun vahametini öğrenince yüzünün aldığı şekli asla unutmayacaktım.
"Gayet iyi hiçbir sorun yok." dememle kaşlarını kaldırması bir oldu.
"Bunu en son demenin üstünden kısa bir zaman geçmişti ki, iltihabın seni öldürecek kadar güçlendiğini öğrendim. Eğer bir sorun varsa benim zorla açıp bakmamı istemiyorsan hemen şimdi söyle."
O bunu dediğinde iki kaşım hayretle havaya kalktı. Bedenim hakkına bu kadar rahat konuşması beni oldukça şaşırtırken, o da bakışlarımın ardından beni korkutmak maksatlı söylediği kelimeleri hızla düzeltmenin çabasına koyuldu.
"Özür dilerim. Ben kendimi yanlış ifade ettim. Yoksa ne haddime. Sadece durumunu öğrenebilmek adına istemsizce ağzımdan kaçtı."
Bunu dedikten hemen sonra yeniden kalçasını tezgahtan çekti ve dolapların birinden bir tencere aldı. Sebzeleri tencerenin içine atarken, onu ilk kez utanırken gördüğümü fark ettim.
"Hayır." demem ile hareketleri bir an duraksasa da, işini yapmaya devam etti. "Her şey gayet yolunda. Dikişlerim alındıktan sonra gayet rahatladım. Ters giden hiçbir şey yok. Ve olursa sana söyleyeceğimden emin olabilirsin."
Ne garip insanın hali en çok suya benziyordu. Bir gün dalgalıyken, öteki gün durgun olmanın yolunu muhakkak bulabiliyorduk. Ve su, bizim kaderimize yazılmış en kıymetli tezkireydi. İnsan en çok ona benzediğinden olsa gerek, en çok onsuz yaşayamıyordu.
Mutfağın içine damlayan normallik havası iyiden iyiye yayılırken, günlerdir oluşmasını beklediğim bu sakinliğin ruhuma ne kadar iyi geldiğini hissedebiliyordum. O bunun farkında mıydı bilmiyorum ama içine atıldığımız bu çizgide, ikimiz de ancak ortak bir solukta nefeslenebiliyorduk. Korkum oydu ki, Ammar bunun farkına varana kadar iş işten çoktan geçmiş olacaktı. Başka hayatlarda sürüklenirken, geride bıraktığımız ihtimallerin aklımı kurcalaması, en çok korktuğum şeydi.
Söyleyecek başka bir şey kalmadığında, benim mutfakta bulunmamı gerektiren bütün sebepler de ortadan kalkmıştı. Ben oturduğum sandalyeden kalkıp kapıya doğru yürümeye başladığım zaman onun sesi, utanan hallerini bir kenara bırakarak konuşmaya başlamıştı.
"Yemek hazır olmak üzere. Hazırlan istersen. Yemeği yer yemez çıkmamız gerekiyor."
Onun güne olan acelesi benim içinde endişe tohumları biçerken hiçbir karşılık vermeden mutfaktan çıkmıştım. Odama doğru yürürken, bizi bekleyen şeyin ne olacağını düşünmeden edemiyordum.
Odamın içine girdiğimde büyük dolabın yanına doğru yürüdüm. Benim kendime ait bir şeyleri ardımda bırakmamın üzerinden uzun zamanlar geçmiş gibiydi. Hiçbir şey bulamayacağımı düşündüğüm dolabın kapağını açarken, günler sonra ilk kez içindekileri görüyordum.
Baştan aşağı tesettür giyim ile doluydu. Ve buranın da bize özel hazırlanan bir yer olduğunu şimdi fark edebiliyordum. Tıpkı kaldığımız ikinci dağ evi gibi...
Ammar, beni dahil ederek en ince ayrıntısına kadar her şeyi düşünmüştü. Günler sonra ilk kez üzerimdeki çarşaf değişecekti. Bu gerçekten iyi bir şeydi. Uzun zamandır elimde yıkayıp yıkayıp yeniden üzerime geçirdiğim siyahlık neredeyse üstüme yapışmak üzereydi.
Dolabın içinden siyah kloş bir etek aldım. Üzerine de kolları geniş siyah pelerin bir panço aldıktan sonra elimdekileri yavaşça yatağın üzerine bıraktım. Baş ucumdaki çekmecelerde daha önce kullanılmamış çorap ve iç çamaşırları olduğunu görmüştüm ama dolabı karıştırmanın beyhude bir çaba olduğunu düşünerek hiç yaklaşmamıştım bile. Komodinin içinden uygun çorap ve iç çamaşırlarını alarak, odamın içinde bulunan banyoya doğru yürüdüm.
Buradaki banyo cam bir duşa kabin ve mermer desenli küçük bir kurnaya sahipti. Yerleşik hayattaki kişiler zengin İngilizler olsa bile bu evlerin bir dönem Müslümanlar tarafından kullanıldığını düşündürüyordu bu detay bana. Ayağımdaki terlikleri çıkardım ve soğuk zemine basarak duşa kabine doğru yürüdüm. Kabine girmeden hemen önce kıyafetlerimi hızla çıkardım ve nihayet fıskiyenin altındaki yerimi aldım. Armatürü yukarı doğru kaldırmam ile saçlarımın arasına, fıskiyeden dökülen su akmaya başlamıştı. Başta soğuk olsa olan su tenimi ürpertse bile, yavaş yavaş ısınması ile banyonun her karesine hakim olmaya başlayan bir buğu oluşmuştu.
Suyun insanı dindiren bir yanı vardı. Suyun insanı ferahlatan bir yanı vardı. Ve suyun olabilecek en kötü halde bile ruha ilaç bir yanı muhakkak vardı. Ben o yanların hepsine, her müşkül duruma düştüğüm zaman sıkı sıkı sarılmıştım. Ve beklediğim huzur beni bulmasa bile sonunda rahatlamış bir şekilde çıkmıştım her seferinde banyodan.
Saçlarım gövdemin aşağısına süzülürken, ıslaklık bütün bedenime yayılmıştı. Sıcak su bedenimdeki bütün kötü hisleri vakumlayarak alıyordu. Gözlerim suyun altında kapanmaya başlarken, aklımı ilk kez hiçbir şeye yormadan dengede tutabiliyordum. Ben yıllardan beri, özellikle son zamanlarda her saniyemi düşünerek geçiren bir kadındım. Şimdi düşünmeden durabilmek bana sunulmuş kıymetli bir hazine gibiydi.
Tam sıcak suyun altında, hiçbir şeye kafa yormadan kendi halime dalmıştım ki gözlerimin önünde bir anda canlanan lacivert renk ile kapaklarım hızla aralandı. Sıcak su açık gözlerimin üzerinden aşağı düşerken, etrafı karmaşık bir aydınlık olarak görüyordum. Soluklarım hızla dengesizleşmeye başlamıştı.
Gözlerimin değdiği noktalarda da seyrek bir lacivert görmem ile kafamı hızla geriye doğru çektim. Korku etrafımı tamamen kuşatmıştı ve psikolojim asla iyi değildi. Elimle hızla armatürü kapatmam ile etraf biraz sakinleşmiş ama nefes alışlarım hala ilk anki hızındaydı.
Sağ elim ile yüzümdeki su fazlalığını çabucak silip duşakabinin dışına adımımı attım. Sanki biraz daha burada kalsam, göreceğim bir sonraki şey lacivert takım elbiseli Joseph Levy olacaktı. Ve ben bu korku ile baş edebilecek kadar kuvvetlenmemiştim henüz. Üzerime, asılı duran bir havluyu alelade alarak, kurulanmaya bile fırsat bırakmadan kendimi banyonun dışına attım.
Bedenimi yatağın üzerine atarken, yatağa sığınmak ister gibi bir halim vardı. Korku beni bulduğu ilk köşede, sıkıştırmayı becermişti. Nefeslerimi göğüs kafesime tıkamış, ne yapacağımı şaşırtmıştı.
Gördüğüm her şeyin hala bende ilk günkü kadar taze olduğunu, üzerine toprak atılsa bile hep bir kenarda beklediğini çok daha iyi anlamıştım.
İyi değildim.
Ve iyi olamayacaktım.
En başta Joseph Levy ve ölümüne şahit olduğum diğer herkes benimle beraber yaşamaya devam edeceklerdi. Ben onları unutmadığım sürece nefes alacaklardı zihnimin içinde. Ve ben onları ölene dek asla unutamayacaktım.
Gözyaşlarım sessizce yanağıma düşerken sığındığım yataktan ayağa kalktım. Kurulandıktan sonra giyinmeye başlamıştım. Son olarak peçemi de yüzüme geçirdikten sonra üzerime atılan ölü toprağı ile odadan çıkmayı başarmıştım. Zihnimin içinde canlanan her şey bir anda bütün enerjimi emmişti.
Odanın dışına çıktığımda Ammar ortada görünmüyordu. Mutfağa doğru yürüdüğümde odasının kapısının açıldığını duymuştum. Onun da arkamdan mutfağa doğru yürüdüğünü hissedebiliyordum. Mutfağa girip sandalyenin birisine oturduğum an ardımdan gelen Ammar' ın kıyafetlerine dikkat edebilmiştim.
Üzerinde uzun beyaz bir elbise, boynunda ise kırmızı beyaz bir puşi vardı. Kafasına da bir şapka geçirmişti. Bu hali ile bir Arap liderini andırırken ben ona hayretle bakıyordum.
Bakışlarımı fark ettiğince şapkasını omzunu silkerek düzeltti ve konuşmaya başladı.
"Dışarıda önlem almadan dolaşamayız değil mi? Madem yanımda peçeli bir kadın olacak, bu kombin ikimiz içinde uygun olur diye düşündüm. Kıbrıs'ta yaşayan çok fazla Arap var. Onların arasına rahatlıkla karışabiliriz. Kime bizi yadırgamaz. Ayrıca..." dediğinde onda uzun zamandır görmediğim egolu hali yeniden uyanışa geçmişti. "Bu kombin pek tarzım olmasa bile çok yakıştığına adım kadar eminim."
* * *
(O müşrikler ki) Onlar dinlerini fırkalara ayırmış ve kendileri de parça parça olmuşlardır; ki her hizip (parti, ekip, taife) kendi elindekiyle övünüp sevinç duymakta (ve oyalanıp avunmaktadır). ( 30 : 32 )
* * * * * * * * * *
Bir önceki bölümde yeniden bir hata meydana geldiğini öğrendim. Taslak bölümlerden birisi yayınlanmış yanlışlıkla. Bölümü düzenleyip yeniden paylaştım. Doğru halini okumak için göz atabilirsiniz.
Selamun Aleykum.
Selam ve dua ile...